Doğu Akdeniz ve Ege’de neler oluyor?

 

Ergün ÖZALP

Son ayların  gündemdeki  dış politika sorunlarından  en önemlisi,  Doğu Akdeniz’de ve Ege Denizinde başta Yunanistan olmak üzere kıyıdaş komşu ülkelerle gerilen ilişkilerdi. Bu bağlamda tartışmalarda geçen, Kıta sahanlığı, Münhasır Ekonomik Bölge, Navtex gibi  kavramları; kısaca açıklamamız yararlı olacaktır.

Kıta sahanlığı;Bir ülkenin topraklarının denizaltında devam ettiğini ve bu alanlara sahip olan devletin,  canlı ve cansız doğal kaynakları arama ve  onları işletme hakkını ifade ediyor.

Münhasır Ekonomik Bölge kavramı ise, karşılıklı olarak kıyıdaş ülkelerin karasularının devamında yaptıkları antlaşmalarla denizdeki sınırlarını belirlemesi ve o alanların ortak ekonomik  paylaşımı anlamına gelmektedir.

Navtex(Navigational telex) ise, denizcilere duyuru anlamına gelmekte .Herhangi bir ülkenin,  bir duyuruyla,askeri ya da araştırma amacıyla belirlediği  bildirdiği koordinat bölgesindki deniz trafiğini engelleyip kapatabilmesini anlatıyor..

 

12 Ada sorunu: Verenler kim ve alanlar kim?

 

Son günlerde Doğu Akdeniz ve Ege’deki gerilimde sıkça  adını duyduğumuz bu kavramlarla birlikte, Türkiye’nin ilan ettiği  ‘Mavi Vatan’ haritaları, AB’  ve  Yunanistan’a ait olduğu söylenen ‘Sevilla Haritası’ nedeniyle Ege’deki adalar ve oniki ada tartışmaları da gündeme geldi.Yani  ‘ Adaları savaşta yenilerek  vermedik, bizden  alınmadı verildi’  meselesi! Osmanlı imparatorluğunun, hıristiyan nüfusun çoğunlukla yaşadığı  bu adalar üzerinde 400 yıl eğemenlik  kurduğu  bir gerçektir. 1. Dünya savaşı öncesinde İtalya, Trablusgarp işgalinde başarı kazanamayınca 12 adayı işgal etti. Osmanlılar da başlaması yakın olan Balkan savaşında, İtalya ile antlaşma yaparak; Trablusgarp’ı ve işgal altındaki 12 Adayı, yunanlıların eline geçmesindense  İtalya’ya bırakmayı, tercih etti. 1. Dünya savaşında  İtalya  karşısındaki  cephede yeralan  Osmanlı, savaştan yenilerek çıktı. İşgalci İngilizlere teslim olmuş Padişah Vahdettin ve Kabinesi  Sevr teslimiyetini imzaladı. Anadolu’ nun kapılarını  emperyalistlere ve işbirlikçisi  yunan ordusuna  açtı. Ankara Hükümeti Sevr’ i tanımayarak başlattığı mücadeleyi, Lozan antlaşmasıyla   noktaladı. Türkiye’nin sınırlarını belirleyen bu antlaşmayla,  12  ada  yine İtalya’nın elinde kaldı. 2. Dünya savaşından sonra  ise,  İtalya, yenilen Faşist cephede yeraldığından; Paris’te yapılan  ve Türkiye’nin de katılmadığı Barış Konferansı sonucunda; 10 Şubat 1947’de, 12 ada   İtalya’nın elinden alınarak, adaların silahsızlandırılması koşuluyla, Yunanistan’a verildi.Türkiye’ de  Paris’te alınan bu kararı aynı  hafta  içerisinde onayladı. Buraya kadar yapılan özetten de anlaşılmalıdır ki,’Biz yenilmedik, ortaklarımız yenildi , biz de yenilmiş sayıldık, adalar bu yüzden gitti’’ vb. Yakınmalar,  Laf-ı güzahtır. Ekonomik ve Askeri olarak güçlü olan, sahada  ve  diplomaside de güçlü oluyor ve kaybetmiyor. Emperyalistlerin maşası olarak savaşa itilen  ‘Hasta Adam’ Osmanlı’nın; kaybettiği toprakların, zaten haddi hesabı yoktur.

 

Emperyalizmle bağımlılık ve kölece ilişkilerin geliştirildiği  ABD  ve NATO’nun ucuz asker deposu olarak kullanılan Türkiye’nin son 70 yıllık sürecinde, Yunanistan’ la gerilen ilişkilerde  Türkiye genellikle kaybeden taraf olmuştur. İster Osmanlı, ister Türkiye Cumhuriyeti olsun Ege’de emperyalistlerle ve Yunanistan’la yapılan tüm uluslararası  antlaşmalara devlet olarak imza atmıştır.Sorun, şu ya da bu liderin, ya da  diplomatın başarısızlığından çok;  ilk dönemler  Osmanlı’nın  daha sonrada  Türkiye’nin emperyalistlere bağımlılığı ve onların elinde, ekonomisi  zayıf bir aparat olarak  kullanılmasının yolaçtığı, uşak karakterli  padişah,b başbakan ve  dışişleri bakanlarının da çanak tuttuğu; bir başarısızlıktır.Yunanistan’la gerginlik, 1961 yılında Yunanlıların Ege’de petrol arama çalışmalarına girişmesi nedeniyle tekrar alevlendi.Türkiye’de 1973 sonrasında TPAO(Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı)’na Ege’deki  kıta sahanlığında  petrol arama yetkisi verdi.Türkiye ve Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı sorunu, böylece  uluslararası platformların da ilgi alanına girmeye başladı.

Yunanistan’ın savunduğu teze göre; ‘’ 1958 Cenevre ve 1982 BM Deniz Hukuku sözleşmesi gereğince adaların da kıta sahanlığı bulunduğunu ileri sürerek,kendisinin adaları da dahil bir takımada devleti olduğunu söyleyerek ülkesinin bölünemez bütünlüğü nedeniyle, araya yabancı bir deniz alanının giremeyeceğini, bu nedenle kendi  kıta sahanlığının sınırının, Türkiye ile Ege’deki yunan adalarının en doğusundaki adanın kıta sahanlığına dek uzandığını’ ve 12mil olduğunu’ savunmaktadır.Türkiye’ nin bu gerekçeye  ve Yunanistan’ın adaları silahlandırmasına yönelik  yanıtı;1975 yılında İzmir’de NATO dışında,  Ege Ordusu (4.ordu) nu kurmak olmuştu.

Türkiye  yunan tezlerine karşılık; ‘’Kıta sahanlığında, ülkelerin kara parçasının  denizdeki doğal uzantınsının esas alınmasını ve bu nedenle Anadolu’nun doğal uzantısı olan alanlarda Yunan kıta sahanlığı olamayacağını, Ege’de Adaların varlığı özel  bir durum oluşturduğunu, Ege’ yarı- kapalı bir deniz olduğunu ,Çözümün İki ülke arasında hakkaniyete ve hukuka uygun olması gerektiğini, kıta sahanlığının da 6 mil olarak belirlenmesi’’ görüşünü dile getiriyordu..

Bu çerçevede Yunanistan, Ege’deki kıta sahanlığının, adalarda da- adalarını   anakarasıyla birleşik  tek parça olarak gördüğünden- 12  deniz mili olduğunu, savunuyor.

Askeri fırkateynlerin birbirine sürtünerek  ’’it dalaşı’’ yapmaları, aynı koordinatlarda   karşılıklı Navtex ilan etmeleri ve buralarda doğal gaz aramaları ya da askeri tabikat yapmaları; kıta sahanlığı konusunda uyguladıkları  bu farklı ölçütten kaynaklanıyor. İki ülkenin 1974 sonrası, Ege’de sisimik araştırmaları başlatması sonucu çıkan kriz,  Birleşmiş Miletler Güvenlik Konseyi’nin gündemine gelmiş ve İki ülke arasındaki sorunlar çözülmese de; 11 Aralık 1976’daki Bern Mutabakatı’yla; bir şekilde dondurulmuştu.Bu antlaşma, iki tarafı da ‘’Müzakerelere zarar verecek girişimlerden kaçınmaya ve sorunlar çözülene kadar; karasuları  dışında bulunan   tartışmalı kıta sahanlığı bölgelerinde sismik araştırma yapmama ‘’ yükümlülüğü altına sokmuştu. Gelinen aşamada Türkiye ve Yunanistan’ın  son tutumları, karşılıklı  ilan edilen navtex ler, Bern Mutabakatı’nı işlevsiz hale  getirmiştir.

1974’te Türkiye Kıbrıs’ın kuzeyini işgal etmesi sonucu , KKTC adıyla ortaya çıkmış olan ‘devletçik’  halen uluslararası platformlarda  tanınmıyor. Kıbrıs olarak tanınan 2004 yılında Avrupa Birliği’ne üye olan  Kıbrıs Cumhuriyeti’dir.Yunanistan’ın 1  Ocak 1981’de Avrupa Birliği’ne üye olması,Türkiye’nin bu dönem, tam üyelik için AB’ye başvurmaması;  Ege’de ve Kıbrıs’ta  Yunaistan’la olan uzlaşmazlıklar karşışısında; elini zayıflatmıştı.. NATO’dan daha önce çıkmış olan Yunanistan’ın,  Kenan Evren Faşist Cuntası döneminde tekrar NATO’ya dönüşü; buna karşılık Türkiyenin elinde bulunan veto yetkisini kullanmaması; NATO üyesi ve AB üyesi olan Yunanistan’a diplomatik üstünlük  sağladı. Türkiye’nin bugün için, ilan ettiği bölgelerde, askeri güç eşliğinde, hidrokarbon aramaya yönelmesi; tarihsel olarak geçmişini özetlediğimiz  bu ekonomik bağımlılığın ve diplomatik güçsüzlüğün  bir sonucudur. Diplomatik yolla  bir  sonuç alamayacağının, kazançlı çıkamayacağının ve  kaybettiğinin  farkında olan Türkiye  bu nedenle  askeri yöntemlere yönelmektedir. Bölgeye yönelik  yayılmacı emelleri olması, iç politikada şoven ulusal duyguların köpürtülmesi üzerinden politika ve algı yönetimi yapılması da; madalyonun diğer yüzüdür.

 

Sorunun hakkaniyetli  bir  çözümü olabilir mi?

 

Sadece Türkiye ve Yunanistan’ı değil, Akdeniz’deki tüm bölge ülkelerini, Akdeniz’de kıyısı olmayan Rusya, Amerika ve Almanya’yı bölgeye doğrudan ya da dolaylı müdahil olmaya iten, onların iştahını kabartan; deniz altında arkeolojik, ya da ekosistem zenginliği değil, paylaşılmak istenen Hidrokarbon yataklarıdır. Ayrıca, Doğu Akdeniz’in önemi; Ortadoğu coğrafyasından  Avrupa’ya geçiş yolu üzerindeki bir enerji güzergahı olmasından ileri geliyor.

Bugüne gelene dek, bölgede  imzalanmış olan  karşılıklı münhasır bölge antlaşmaları; Türkiye’nin bölgede yalnızlaşmasına yolaçtı. Türkiye  askeri güce dayalı gerginlik yaratarak, askeri gücü devreye sokarak, bölgede Osmanlı döneminden artakalmış  yakın ilişkilerin varlığını  ve  bölgedeki ülkelerle   yakın sınır komşusu  olma avantajlarını kullanarak;  oyun bozma taktikleriyle kurtlar sofrasından pay istemeye soyunmuştur. Suriye’deki  başarısızlığını Libya üzerinden kapatmaya yönelmiştir. Libya’ya askeri güç yollamıştır. Sarraç Hükümeti’ yle yapılan  Münhasır Bölge Antlaşması’ nın  henüz mürekkebi kurumadan; Yunanistan  karşı hamle  olarak  Mısır’la  Münhasır Ekonomik Bölge antlaşması imzalayarak;Türkiye’nin hamlesini bloke etmiş, etkisiz hale getirmiştir.. Daha önce Yunanistan ve Kıbrıs Cümhuriyeti’nin bölge ülkeleriyle imzaladıkları  Münhasır Bölge Antlaşmaları da   gözönüne alındığında; Türkiye’nin,  Akdeniz’de Antalya Körfezine sıkıştırıldığı,  görülmektedir.Türkiyenin diplomatik çaresizliği, uluslararası ve ikili antlaşmalar karşısındaki güçsüzlüğü, ’it dalaşı’yla kapatılacak boyutu aşmıştır..Çünkü  Türkiye, AB üyesi Yunanistan’ı ve  Kıbrıs Cumhuriyeti’ni karşısına almış, bölgede yalnızlaşmış  durumdadır. Tüm diğer Akdeniz ülkeleriyle de ( Mısır, Suriye Lübnan, İsrail, Fransa vb.) diplomatik ilişkisi ya yok ya da bozuk bir ülke konumundadır. Gelinen yerde Merkel’in  ya da Trump’ın  arabuluculuğuna fit olmaktadır. Almanya arabulucu role soyunmuşken, ABD  ve Rusya gibi iri emperyalist devletlerle ise, Doğu Akdeniz üzerinde hegomonyalarını geliştirmek  için, Akdeniz’de işbirliği yaptıkları  ülke yönetimlerini yönlendirme, cesaretlendirme ve destekleme  yoluyla iş tutmaktadır..

Yunanistan,  AB tarafından hazırlandığı söylenen ‘Sevilla haritası’ na dayanarak; kendi kıta sahanlığını Meis adası doğusuna kadar uzatıyor, Kıbrıs Cumhuriyeti ile 2004  yılında imzaladığı Münhasır Ekonomik Bölge antlaşmasını da ileri sürerek; Türkiye’ye açık denizlere çıkış yolu olarak, sadece Antalya Körfezi karşışındaki  koridoru bırakıyor ve  Sevilla Haritası’nda çizilmiş  sınırları, AB’nin sınırları olarak görüyordu. Türkiye ise bu haritayı ‘yok hümünde’ sayıp, bu  koordinatlara  sondaj gemisi ve fırkateyn  gönderip Navtex ilan ediyordu. Ege’de Kemal Reis Fırkateyni, Oruç Reis sondaj gemisi’ne engellemede bulunan Yunan fırkateyni Lininor’a sürtündü, yunalılara ders vermiş sayıldı ! Bu türden ‘it dalaş’ları karşılıklı yapılacak olsa da, sürtünme olayı sonrasında  Merkel,  arabulucu  rolünde olarak ortaya çıkarak, tansiyonu düşürdü. Daha sonraki günlerde, Brüksel’deki  AB sözcüsü  de; ’’ Bağlı kurumlarımız tarafından hazırlanan harici raporlar, Avrupa Birliği’nin resmi belgeleri değildir ve AB için hukuki ve siyasi değeri yoktur.’’ açıklamasını yaptı. Bu,elbette Türkiye’yi bir nebze rahatlatmaya dönük bir demeçti. Sözkonusu  Sevilla Haritası; AB tarafından İspanya’nın Sevilla Üniversitesi’nde konunun uzmanı olan  Prof. Vivero tarafından hazırlanmıştı ve  Yunanistan’ı destekleyen AB’nin de eğilimlerini yansıtıyordu. Merkel’in tansiyonu hafifletmesinin ardından, Aynı bölgede, Meis adası açıklarında, Navtex ilan eden  Yunanistan’ın, ABD ve NATO güçleriyle ortak tatbikata başlaması; rahatlatıcı söylemlerin  geçici olduğunu, herkesin bildiğini okumaya devam edeceğini  göstermektedir.

Özetle kısa dönem içinde, bölgenin barış ve huzura kavuşması; ufukta görünmüyor. Bölge ülkeleri arasında uzun yıllara dayanan çözülemeyen sorunların varlığı, emperyalistlerin işbirlikçisi ülkeler ya da kiralık özel ordularla yürüttüğü gayrı- nizami savaşlar, sorunları kördüğüm haline getirmiştir. Türkiye ile Yunanistan’ın aralarında karşılıklı görüşmelerle çözebileceği sorunlar, uluslararası emperyalist güçlerin masasına taşınmış durumdadır. Çözülmeden kalan Filistin sorunu, Kıbrıs’ın belirsiz statüsü ve ada üzerinde  Türkiye–Yunanistan çatışması, Ege adaları sorunu, İsrail’in Suriye,Lübnan ve Filistin’le olan çatışmaları, Suriye’de ve Bölgede kürt sorununun çözülmeden varlığını sürdürmesi, Suriye’nin kuzeyindeki, Türkiye, Rusya, ABD ve İran’ın askeri varlığı, işgalci pozisyonları, İŞİD’in İdlip’teki sıkışmışlığı, Irak ve İran’daki istikrasızlıklar, Türkiye’nin uzun yıllardır bölgedeki  İhvancı terörist örgütlere desteğini sürdürmesi  gibi etkenlerin  üzerine ek olarak, parçalanmış  Libya eklendi. Kaddafi’nin katlinde ve Libya’nın  bugünkü parçalanmış yapısının  oluşmasında pay sahibi olan  AKP  ve  T. Erdoğan; son birkaç yıldır da Libya’daki  İhvancı Sarraç hükümetine; Askeri, mali ve diplomatik destek vererek; onunla iş tutmaya başladı. Emperyalistlerin  uçak gemileriyle, Doğu Akdeniz ve Libya açıklarında dans ettiği günümüz koşullarında, Türkiye’nin Yunanistan’la  karşılıklı  olarak  masa başında sorunlarını çözmeye çalışması; elbette iyi olacaktır fakat  bu saydığımız  etkenlerden ötürü,  şimdilik olanaklı görünmüyor.

 

Sonuç olarak,

 

Türkiye’nin NATO ve Avrupa Birliği ülkesi Yunanistan’la Meis gibi adacıklar yüzünden savaşı göze alması mümkün olmadığı gibi,  diplomasi masasında kazanma şansı da  bulunmuyor. Ekonomisi bozuk, içeride ve dışarıda şoven bir milliyetçiliğe ve  islamiyetin en gerici yorumuna sırtını yaslayarak, kanlı bir terör ve tehditle  ayakta durmaya, kendi halkına kan kusturmaya çalışan faşizan bir rejimin; Bölge Ülkelerine yönelik efelenmesinin, uluslararası düzeyde kabul görmeyeceği açıktır. Bölgede oluşan  ülkeler arası gerginliğin, özellikle  her ikisi de NATO üyesi olan Yunanistan ve Türkiye arasındaki  krizin, Akdeniz ‘de   bir savaşa dönüşme  olasılığı, zayıftır. Tarafların, daha çok karşılıklı ‘ it dalaş’ larıyla, Kardak Krizi benzeri yöntemler kullanarak; diplomasi masasına oturmadan önce,  üstünlük sağlayıcı atraksiyonlara dönemsel olarak başvuracağı ve bu gerginliklerin  uzun bir sürece yayılacağı görülüyor.

Yaşanan bunca gerginliğin  ardından; Türkiye Dış Politikası’nın, AKP döneminde her seçim döneminde  yinelenen ‘Karadeniz’de Doğal gaz  bulduk, artık 20 yıl bu bize yeter ’ demagojisini ; Doğu Akdeniz ve Ege’de birşey elde edememenin  örtüsü  olarak kullanması; giderek Doğu Akdeniz’deki sismik araştırma ve sondajlardan  tornistan edebilecek  bir  manevra yapması beklenebilir.

Bu tür gerginlikler  ve savaş kundakçılığı, ne yunan halkının ne de Türkiye emekçilerinin tercihi olamaz. Ülkeler arasındaki  bu tür problemlerin  barış içinde, diplomatik görüşmeler yoluyla , masa başında çözülmesi, temel alınmalıdır..Deniz üstü ve altı tüm doğal kaynaklar, onları işleyen ve üreten  emekçilerindir.Tekelci sermaye, pandemi sürecinde, emek sömürüsünü daha da yoğunlaştırır,işçilerin kan ve teri  üzerinden kârlarına kâr katarken; öte yandan faşizan söylemlerle de; halkları birbirine düşmanlaştırmak peşindedir. Sadece Türkiye eğemen sınıfları değil, tüm emperyalist güçler ve  pastadan pay kapma peşindeki işbirlikçileri; yeni sömürü alanları elde etme peşinde koşuyor.Tüm dünya halkları ve  bölge halklarının bu tür gerginlik ve ‘it dalaş’larından bir çıkarı bulunmamaktadır. Gerginliklere, ülkelerarası çatışmalara, eninde sonuda barış masasında  çözüm aranır ve aranacaktır. Bunun bilinciyle Türkiye ve  Yunanistan  emekçileri, Ege’nin ve Doğu Akdeniz’in; barış,dostluk ve kardeşlik denizi haline getirilmesi için, enternasyonalist dayanışmalarını, ortak mücadele cephesini  daha da  güçlendirmeli;  öfkelerini  tekelci sermayeye ve işbirlikçisi  faşizan yönetimlere yönelterek, savaş çığırtkanlarının ‘gazı’ na gelmemelidir.

( Eylül 2020)