| Türkiye

Yazar Aydın Çubukçu: Salgın sonrası, muhalefet için önemli olanaklar sunacak

Yoksulluk, işsizlik, açlık arttı, kapanma nedeniyle psikolojiler bozuldu. Tüm bunlar bir yerde patlayacaktır. Bu, bütün dünyada yeni bir kitle hareketleri döneminin açılmasının dayanağı olacaktır.
 
Serpil İLGÜN
 
Birinci yılına giren ve iki milyona yakın insanın ölümüne neden olan Covit-19 salgını, tüm dünyada ekonomik, sosyolojik ve psikolojik etkilere yol açtı.  Güvensizlik arttı. Aydınlardan, bilim insanlarına, ekonomistlerden siyasetçilere pandemi ve sonrasına ilişkin çelişkili, birbiriyle örtüşmeyen değerlendirmeler yapıldı, yapılıyor. Süreçten, sadece halk kitlelerinin değil, patronların da yara aldığı propagandası yapılsa da dünyanın en zengin 500 kişisi, korona virüsü salgınına rağmen servetini yüzde 31 arttırdı. Bu artış, 8 yıldır yayımlanan Bloomberg Milyarderler Endeksi’nin tarihindeki en yüksek artış oldu.
Cumartesi söyleşisinde bu hafta, pandeminin kapitalizmden günlük siyasete etkilerini; kapitalizm salgın ilişkisini; toplumsal hareketlere yansımalarını ve Türkiye iç siyasetinde öne çıkan başlıkları Yazar Aydın Çubukçu ile konuştuk.
2020’nin pandemi nedeniyle genel olarak eve kapanma yılı olduğunu bu nedenle büyük kitle hareketlerinin görülmediğini anımsatan Çubukçu, “Dünyanın devrimci muhalefet hareketlerinin gelişmesi durdu. Salgından sonra ise, salgının yarattığı yıkım muhalefet hareketlerine çok önemli imkanlar sunacak” diyor.
 
Çeşitli kesimler, dünyanın bir kaos ve belirsizlik içinde olduğunu söylüyor. Kaos ve belirsizlik çağı tespitlerine nasıl yaklaşıyorsunuz?
Belirsizlik duygusu ile insanların kendi hayatlarını düzenlemede aciz kaldıkları duygusu birbiriyle çakışıyor. Herkes geleceğin kendisine ne getireceğinden kuşkulu, hayata, ilişkilerine ve özellikle yönetenlere karşı güvensiz. Dünyanın her yerinde bu böyle. Herkes kendi geleceğini eline alabilme yeteneğinden ve gücünden yoksun olduğu duygusuyla yaşıyor. Belirsizliğin kaynağı “yarın ne olacak” sorusuna bir cevap verememesi. Bundan dolayı kendisinin isteğine göre bir yarın kurabileceğine de güvenmiyor. İyi, doğru, güzel bir şeyler yapabileceğine inandığı başka bir güç de göremiyor. Yönetimlerin politikalarında sık sık yalpalamalar, birbiriyle çelişen uygulamalar, derin çelişkiler olması da buna ekleniyor. Bilim insanları, sosyologlar, ekonomistler de belirsizlikten şikâyet ediyorlar. Çünkü verilere dayanarak tahminler yapabilme olanağı tüketilmiş gibi. Bilgi adına ortalıkta dolaştırılan her şeyin doğruluğu çok kuşkulu olunca, güvensizlik bütün hayatı kaplıyor.
Salgın hastalık dolayısıyla dünyayı yeni güvensizlik dalgası kapladı. Hastalık, devlet kurumlarından özelleştirme politikalarına kadar her şeyi tartışma gündemine soktu. Hem hastalığın takibi, önlenmesi ve tedavisi konusunda, hem de güncel olarak aşı konusundaki yetersizlikler, yalanlar, yeni güvensizlik odakları doğurdu.
 
Dünya çapında güvensizlik duygusunu besleyen bir diğer etken, sürüp giden savaşlardır. Özellikle Ortadoğu başta olmak üzere, pek çok yerde, yeni savaş potansiyelleri doğuyor. Bir yerde savaş olması, her ülkenin halklarını etkiliyor. Dünya çapında başta göçmenlik-sığınmacılık sorunu olmak üzere, zincirleme toplumsal ve politik sorunlar savaşlar yüzünden doğuyor.
Gelecek hakkında karamsarlığı ve güvensizliği ağırlaştıran üçüncü etken gözle görülür hale gelen çevre sorunlarıdır.
Pandemi, kapitalizmin yönünü nasıl etkiledi? Korona öncesi başlayan neoliberalizm sorgulaması, koronayla birlikte yoğunluk kazandı. Dünya Bankası, IMF, neoliberalizmle ilgili daha önce savunduklarının tersini savunmaya başlarken, Dünya Ekonomik Forumu’nun kurucu başkanı Klaus Schwab neoliberalizmin miadını doldurduğunu ilan etti. Neoliberalizm miadını doldurdu mu gerçekten yoksa yaşanan neoliberalizme tadilat girişimi mi?
2020 bütün insanlık için savaş, salgın hastalık ve çevre sorunlarının birleştiği, gerçekten bir felaket yılı oldu. Ama kapitalizm, en acil ve piyasa ilişkilerini doğrudan ilgilendiren salgın sorununa yoğunlaştı.  Özellikle evlere kapatılma sosyal hayatın hemen hemen tümüyle durmuş olması, acil önlemlerin bu alana yığılması sonucunu doğurdu. Kapitalizmin dökülen bir sistem olduğu açıkça görülmeye başladı. Kapitalistler de gördü bunu. Ama bunun nasıl onarılacağı, devam ettirilebileceği konusunda görüş ayrılıkları var. Hastalığın ortaya çıkışı, başta sağlık sistemi olmak üzere neoliberal politikalarla gelen özelleştirmeler furyasının doğurduğu halka en zararlı sonuçları açıkça gösterdi. Diğer yandan iflaslar, dükkânların kapanması, işyerlerinin çalışamaz hale gelmesi, ticaretin durması küçük ve orta burjuvazinin önemli bir kesimini yıkıma uğrattı. İşçi ve emekçiler ise çalışma koşulları ile sağlık sorunları arasında dolaysız bağlar kurma imkânını buldular.
Ancak, Boris Johnson gibi en sağcı politikacılar bundan etkilenmedi, “her şeye rağmen devam edeceğiz” dediler ve bütün koşulları halkın sağlığını umursamadan zorladılar.  
Sözünü ettiğin eleştirileri dile getirenler en azından nefes alınabilecek koşulların yaratılmasını istiyorlar. Reformlar, sosyal devlet uygulamalarına dönüş gibi…  Geçmişe dönüş o kadar kolay değil. Emperyalizm, kazandığı yeni yayılma koşullarından geriye dönüşü istemez. Ya yıkılacak, ya bunu sürdürecek. Öyle bir çizgide duruyor. Fakat kimi zorunlu ama kendisine zarar vermeyecek kimi düzenlemeler yapılabilir. Ama 2. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşanan o sosyal devlet, sosyal Avrupa geriye gelmez. Bunun iki nedeni var: Birincisi, kapitalizmin kendini yeniden inşa etme ihtiyacını genel savaştan sonra olduğu gibi duyması! O koşullar şimdi yok.  İkincisi, kendisini ciddi bir alternatif olarak dayatan bir sosyalist dünyanın var olması. Şimdi o da yok. Geçmişteki sosyal politikaların iki esas dayanağı buydu. En önemlisi sosyalist dünyanın ayakta olmasıydı. Şimdi öyle bir tehlike görmüyorlar, dolayısıyla bu tehlike olmayınca sömürüyü en sert koşullarda sürdürebilmek, azami kâr elde etmeyi sağlayacak koşulları sürdürmeyi mümkün kılacak yollar dışında bir seçenek söz konusu olamaz.
 
Bununla örtüşen bir diğer tartışma da kapitalizmin bir tür reforme edilmesi (sosyal kapitalizm) gerektiği. Bazı kesimlere göre pandemi sonunda sosyalizme hatta komünizme dönüşler başlayacak. Kimilerine göre de otoriter faşizan yönetimler artacak ve zor daha da kuvvetlenecek. Pandeminin 1. yılında yaşananlar, hangisini daha öne çıkarıyor? Ve değindiğiniz üzere sömürüyü en sert koşullarda sürdürebilmek dışında alternatif yoksa bu tartışmaların kaynağı ne?
Bu tartışmaların kaynağında şüphesiz sosyal durumdaki ağır koşullar var. Yoksulluk artıyor, azınlıklar, göçmenler için durum daha da vahim. Bunun yaratacağı sonuçlardan, bir sosyal patlama vs.den çok korktukları yok. Çünkü sosyal hareketler tutarlı bir siyasi önderlikten yoksun olduğu koşullarda, sonuca ulaşmadan söner. Günümüzde böyle etkili bir siyasi önderlik yok. Yani sosyal patlama tehlikesi evet var, ama bunu devrime çevirebilecek, ya da kapitalizmi zora sokacak bir siyasal önderlik olmadığı için rahatlar. Onu ciddi reformlara yöneltecek olan şey halk taleplerinin fiili olarak ve siyasal iktidarı tehdit edecek biçimde gelişmesidir. Bu gelişme olmayınca da herhangi bir reform, işçiler emekçiler lehine herhangi bir düzenleme söz konusu olmaz.
 
Veba, İspanyol gribi gibi tarihteki akla ilk gelen salgınların, halk ve emekçiler açısından koşulların en kötüleştiği zamanlarda ortaya çıktığını anımsarsak, tüm o gelişmişlik, altın çağ hikayeleri içinde pandemi ve kapitalizm ilişkisi için ne söylersiniz?
Çok eskiden beri insan deneyimi üç büyük belanın hep birlikte yaşandığını tespit etmiştir. Salgın hastalık, kıtlık ve savaş. Bunlar tek başına gelmiyorlar, birbirlerini besleyerek geliyorlar. Mahşerin Dört Atlısı efsanesi buradan doğmuştur. Üç atlı, savaş, kıtlık ve salgın hastalık; dördüncü atlı umuttur, kurtarıcı Mesih’tir. Dördüncü atlının gelmesi sadece bir umuttur. Bu bir tecrübeye dayanıyor. Bu tip salgın hastalık, kıtlık gibi yapısal sorunlara dayanan krizlerden çıkışın en kolay yolu da savaşmaktır. Savaş daima yeni yağma imkânları sağladığı için yoksullaşan herhangi bir devleti yeniden ayağa kaldırmakta geçerli bir yol olarak görülmüştür. Savaş, dünya çapındaki krizleri takip eden bir tedavi aracı olarak kullanılmıştır. Günümüzde de aynı şeyi görüyoruz. Bir yandan kapitalizm krizden krize yuvarlanırken, adına savunma sanayisi dedikleri silah üretimine ayrılan kaynaklar sürekli arttırılıyor. Çünkü silah sanayisi çok kârlıdır. Marks’ın sermayenin devri dediği şeyi en kolay sağlayan araç savaştır. Savaşın sürekli kılınması, savaş olmayan bölgelerde de savaşların çıkmasını sağlayacak politikaların izlenmesi kapitalizmin kriziyle doğrudan ilintili bir şey. Buna hastalık koşullarının getirdiği yıkım da eklenince savaşların daha da şiddetlenerek ve yayılarak artmasını pekâlâ bekleyebiliriz.
 
KADINLARIN ÖNDE OLMASI UMUT VERİCİ
Belarus’tan, Fransa’ya, Şili’den, Tayland’a, ABD’den, Hindistan’a dünyanın pek çok yerinde sağlık politikalarına, adaletsizliklere, eşitsizliklere, ekonomik krize, ırkçılığa karşı, halk kitleleri protestolar gerçekleştirdi, sokağa indi. Türkiye’de de sokağın yasaklanmış olmasına rağmen başta kadınlar olmak üzere, madencilerden esnafa hakları için pek çok kesim eylemler yaptı, işçi ve emekçiler fabrikalarında direnişler, protestolar gerçekleştirdi. Pandemiye, yasaklara, devlet şiddetine rağmen sokağa çıkmak, halk hareketlerinin karakteri açısından ne söylüyor?
Çok ilginç bir gelişme var, aşağı yukarı 2000’lerin başından itibaren yani bu Wall Street eylemleriyle başlayıp bütün dünyaya yayılan kitlesel muhalefet hareketlerinde başrolü kadınlar oynuyor. Bugün (çarşamba) haberlerde Sakarya Hendek’te havai fişek fabrikasındaki patlamanın duruşması vardı. Kadınların öfkesi, cesareti ve atılganlığı müthişti.  Şüphesiz sosyal hareketin önemli öğelerinden biridir kadın hareketi ama kadınların bir fiil harekete katılmasıyla, kadın hareketi birbirinden ayrıdır. Kadın hareketi dediğimiz, geleneksel olarak kadın hakları üzerine kurulmuş bir harekettir. Fakat şimdi kadınlar insanlığın bütün sorunlarına sahip çıkan bir güç olarak ortaya çıkıyorlar. İşçisiyle, ev kadınıyla, büroda çalışanıyla, öğretim üyesiyle, dünyanın her yerinde kadınlar hareketin önünde. Bu bir yenilik. Bunu dikkatle izlemek ve sonuçlar çıkarmak gerekiyor. Türkiye’de de öyle. Defalarca üzerinde düşünmemiz gereken bir gelişmeyi yaşıyoruz. Kadın işçiler ve hangi meslekten olursa olsun kadınlar bir meseleye sahip çıktıklarında bunu doğrudan doğruya her türlü aracı kullanabilecek zenginlikte bir eyleme çevirebiliyorlar. Meydanları, salonları dolduranlar, sloganları icat edenler, politikaları yürütenler kadınlar. Bunun umut verici bir şey olduğunu düşünüyorum. Gençlerde de yine genç kadınlar. Boğaziçi Üniversitesi’ndeki eylemlere baktım, slogan atarken o sloganın içeriğini hissederek, heyecanını duyarak bir sonuç alabileceğini umut ederek haykıranlar yine genç kadınlar.
 
SOSYAL MEDYA, KLASİK ÖRGÜTLENME ARAÇLARININ ÖNEMLİ BİR BİLEŞENİ HALİNE GELEBİLİR
Geçtiğimiz yılda daha fazla üzerine söz söylenen konulardan biri de sosyal medyadaki örgütlenmelerin neden sokak eylemlerine yönelmediği ve aktivizmlerin neden sadece Twitter kampanyaları ile sınırlı kaldığı meselesi oldu. Türkiye’de bu alan da “güvenli” değil ama soru şu; sosyal medya aktivizminin yükselmesi bir risk midir?
Sırf sosyal medyayla kalıyorsa bundan bir iş çıkmaz. Ama sosyal medya gerçekten bugün dünya çapında hareketlerin bir bileşeni halinde gelişebilir. Kitle hareketinin tıkandığı, sokaklara çıkma imkânının olmadığı yerlerde muhalefetin sesini duyurabileceği, başkalarına kendisini gösterebileceği tek alan orası kaldı. Basın yok, televizyon yok, vs. bu güçlü bir araç ve bunu kullanıyor insanlar. Buradan hareketle “bundan sonra her şey sosyal medya” denmesi de saçma olur tabii. Bu aracı kullanarak, birbirini tanımayan insanların rahatlıkla bir araya gelebildiklerini, ortak fikirler oluşturabildiklerini de görüyoruz. Kendiliğinden gelişen ve etkili olabilme potansiyeli taşıyan bir araç. “Klasik örgütlenmeleri bir yana bırakalım, sosyal medya üzerine yoğunlaşalım” teorileri bir yana, onlar sonuç vermeyecek hayaller, ama bunun etkili bir iletişim aracı olduğunu görmek gerekiyor. Kitle örgütlerinin ve siyasi partilerin yanı sıra kullanılabildiğinde  “sosyal medya” hareketin önemli bir bileşeni olabilir.
 
Araçlardan söz etmişken, değindiniz kapitalizmin durumu lehine çevirecek pek çok araç var, peki ya işçi ve emekçiler açısından içinde bulunduğumuz koşullarda bu araçlar neler?
Öncelikle klasik araçlar dediğimiz sendikadır, demokratik kitle örgütleridir ve siyasi partilerdir. Bunlardan vazgeçilemez. Günümüzde, madenci yürüyüşlerinde, grevlerde, işçilerin hepsi cep telefonlarıyla birbiriyle haberleştiklerini, deney alışverişi yaptıklarını görüyoruz. Ve bu aracı iyi kullanıyorlar, aynı şekilde köylüler de kullanıyor. Bu şunu gösteriyor, işçiler emekçiler bunu eline geçirdiği zaman her biçimde kullanıyorlar. Dolayısıyla klasik örgütler, sendika, parti, demokratik kitle örgütleri olmadan olmaz; ama gittikçe gelişen teknolojinin sunduğu iletişim araçları da artık hareketin bir bileşenidir. Bunun ne şekilde kullanabileceğine karar vermek de siyasetin işidir.
 
DÜNYAYI BİR BÜTÜN OLARAK KAVRAYAMIYORSA BU BİLİNÇ DEĞİLDİR
Pandemi, halk sağlığını gözetmeyen politikalar, daha çok yoksullaşma daha çok işsizlik, eşitsizlik gibi meseleleri daha fazla açığa çıkardı ve sınıf çelişkilerini derinleştirdi. Ancak bunun yansımaları aynı güçte değil. Farkındalığın ve bilincin yükselmesi ile mücadelenin zayıflığı arasındaki çelişkiyi nasıl açıklamalı?
Bir şeyleri bilmekle bilinç sahibi olmak farklı şeyler. Diyelim pandeminin pek çok bakımdan kapitalizmin çeşitli kötülüklerini açığa çıkarması mümkün oldu, insanlar bunu gördüler. Ama şimdi bu “pandemi geçince işler düzelir” noktasında kalıyorsa bu bir bilinç değildir. Ya da çevre sorunları hakkında bir şeyler söylüyor, bunun kapitalizmin bir sonucu olduğu hakkında da bir şeyler öğrenmiş, ama çevre sorununu diyelim öğrencilerin sorununa bağlayamıyorsa, yani dünyayı bir bütün olarak kavramak, aralarındaki o bütünü oluşturan bağlantıyı kurmak mümkün olmuyorsa bu bilinç değildir. Parçalı bilgi yığınıdır. Bilinç bunların bütününü görmek ve kendisinin bu bütün içindeki rolünün farkına varmaktır. Her işçi kendi fabrikasındaki sorunların farkındadır, kendi patronunu düşman olarak da görebilir, ama patronlar sınıfının tümünü sınıf düşmanı olarak görmüyorsa, bu sınıf bilinci değildir.
 
ESNEK ÇALIŞMA KALICILAŞTIRILIYOR
Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde işçi ve emekçiler “ya koronadan ölüm ya da işsizlik” ikilemiyle baş başa bırakıldı, esnek çalışma yoğunlaştırıldı. Fakat öte taraftan emekçilerin önemli bir bölümü de evden çalışmaya yönlendirildi. Yapılan açıklamalardan, sermayenin ne zamandır tasarladığı bu yeni çalışma biçiminin pandemiden sonra da sürdürülmesi konusundaki hazırlıklarını hızlandığını anlıyoruz. Sermaye bunu neden istiyor ve evden çalışma nasıl sorunlara yol açacak?
Evden çalışma başlangıçta bazı emekçilerin hoşuna gitti, “oh ne güzel” denildi. Sonra görüldü ki, işyerinde günde 8 saat çalışılırken şimdi 12-15 saat çalışılıyor. Ve iş yükünde bir azalma yok, ama ücret aynı, patron ne istiyorsa onu bilgisayarın başında yapıyor fakat 12 saat çalışıyor. Üstelik diğer arkadaşlarıyla ilişkisi tamamen kopmuş vaziyette, örgütü dağılıyor, İşyerinde birlikte olduğu insanlarla sorunları birlikte çözmeye yönelik bir şeyler yapma imkanı varken, evden çalışınca bu ortadan kalkıyor. Sendika, örgüt vs. hiç gereği yok gibi görünüyor. önemli sorun bu. Yani esnek çalışma dediğimiz şeyi artık zorunluluk haline getiriyor, kalıcılaştırıyor. Büro emekçileri dediğimiz ekranla muhataplar, başka hiç kimseyle ilişkileri yok. Ve işveren de “gelin artık” demiyor. İşler yürüyor çünkü, niye gelsinler ki? Büro kirası vermiyor, bilgisayar herkesin kendi bilgisayarı, elektriği vs. yani işveren veyahut kapitalist açısından son derece elverişli bir durum ama bizim açımızdan da özellikle örgütlenme imkânlarını son derece kısıtlı hale getirdiği için zararlı. İş yükünü, artı değer sömürüsünü yükselten bir şey, o bakımdan da bir çare bulunması gereken bir problem.
Reklam
 
BİDEN’İN GELMESİ ABD POLİTİKASINDA BİR DEĞİŞİKLİK YARATMAZ
Korona arka planda sürerken, ABD’de seçimler yapıldı ve Joe Biden kazandı. “Biden, Trump’ın verdiği hasarları tedavi edecek, ABD prestijini yeniden kazandıracak” yorumları yapılıyor. Bu ne kadar gerçekçi?
Bundan daha gösterişlisini Obama döneminde yaşadık. Hatırlarsın, Obama seçildiğinde Türkiye’de bile bayram edenler çoktu. Adam hem siyah, kadın hakları, azınlık hakları vs. bir sürü cilayla geldi. Türkiye’de de liberaller arasında, solcular arasında bile bir şeyler değişecek umudu doğdu. Fakat çok geçmeden anlaşıldı. Şimdi sanki Obama örneği hiç yaşanmamış gibi bu kez Biden hakkında bir şeyler söyleniyor. Kişisel özelliklerin politika üslubunda bir rolü muhakkak var, yani Trump son derece kereste bir adamdı ve üslubu da ona göreydi, ama Amerika’nın genel politik işlevi hakkında yapılabilecek her şey yine yapıldı. Korona ilk çıktığında “çamaşır suyu içsek geçmez mi” diyebilecek kadar bir odundu ama bu Amerikan politikalarını etkilemedi. O bir sistem. ABD sistemi kişilerin hödüklüklerinden etkilenecek bir sistem değil. Dolayısıyla Biden’in gelmesi belki üslup değişikliklerine yol açabilir ama ana hatlarıyla temel stratejik hedefleri bakımından ABD politikasında herhangi bir değişiklik olmaz.
Örneğin, ABD- İsrail çıkarları başkanların kişiliğine bağlı olmayacak esaslı dayanaklara sahiptir ve o dayanaklar bölgede tam bir tahakküm gerektiriyor. Dolayısıyla Ortadoğu’da farklı çözüm yolları denenir mi sorusu bile abes. ABD bugüne kadar hangi “çözüm” yollarında ısrar ettiyse bundan sonra da onda ısrar edecektir.
 
SAVAŞ, İKTİDARI BESLEYEN EN ÖNEMLİ DAYANAK
Türkiye’ye geçerken dış politika sorusuyla başlayalım, AKP’nin Ortadoğu’da, Libya’da, Kafkasya’da ne kadar manevra alanı kaldı? Ek olarak, AKP’nin “Eeyy Batı” söyleminden, AB ve ABD ile beyaz sayfa açmaya geçme politikası sonuç alıcı olur mu?
Genel çizgisi bakımından ele alırsak AKP’nin çeşitli ülkelerde askeri güç olarak kendisini göstermesinin esaslı tek bir sebebi var; kendi kontrolündeki şirketlerin kârını yükselterek sürdürmek. Bu alanı doğrudan doğruya kişisel ilişkileriyle kontrol ediyor. Dolayısıyla ne kadar çok farklı alanda askeri operasyona katılırsa o kadar çok kâr elde ediyor. Mesela Azerbaycan’da doğrudan askeri güç gösterisine girmesi gerekli değildi ama bir sürü İHA sattı. “Ermenistan’ı İHA’larımız batırdı” diye propaganda yaptı. Libya’da da öyle. Suriye’de Kürt hareketlerine karşı yine aynı fabrikanın aynı malları kullanılıyor. Savaş sanayini doğrudan kişisel sanayisi gibi görüyor. Tabii bunun bir de iç politikaya yansıyan tarafı var. Yaptığı her hareketi “milli menfaatlerimiz” çerçevesinde gösterdiği için muhalefetin sesi sedası çıkmıyor. İç politikada hem muhalefet partilerini teslim almak, hem kendi tabanını konsolide etmek için milliyetçi ve dini propagandaya da güçlü bir destek sağladığı için savaş güçlü bir araç. Savaş, iktidarı besleyen en önemli dayanaktır.
 
REFORM KAVRAMINI KULLANMASI BİLE ÇELİŞKİLİ
Erdoğan, 2021’i ekonomide ve demokraside reform yılı ilan etti. Diğer yandan bu söylem dile getirildiğinden bu yana sergilenen pratikler, dışardan rektör atamasını kabul etmeyen Boğaziçili öğrencilere yapılanlar örneğinde olduğu gibi söylemle oldukça çelişkili. Reform söyleminin esas hedeflerinden biri de ivme kaybeden başkanlığı ve AKP’yi korumak, güçlendirmek mi?
Temel çelişmesi şu, “ben pozisyonumu koruyayım, egemenlik araçlarımda herhangi bir eksilme olmasın, sistem olduğu gibi kalsın ama şu sermaye darlığı boğazından çıkalım!” Her şeyi muhafaza edilerek reform nasıl yapılabilir, asıl çelişme burada. Yapacağı reformlar kendi egemenlik sistemini gevşemesine yol açacak mı? Başkanlık sistemi başta olmak üzere, güçler ayrılığı prensibinin tamamen ortadan kalkmış olması gibi unsurlar değişmedikçe reform söyleminin ne anlamı var? Adalet reformu dediği şeyin ne olduğu belli değil, yani baroları berhava etmiş, mahkemeleri kendisine bağlamış, Anayasa Mahkemesi, Danıştay gibi denetim kurumlarını ortadan kaldırmış, bunlardan geri dönemez. Bunlar olmadan mutlak egemenlik yaşayamaz. Şunu ciddi olarak düşündüğünü zannediyorum; “bir iki bir şey yaparız, çok göze batan birkaç kişiyi de serbest bırakırım, kandırırım!” Dünya o kadar enayi değil. Yani reform çok önemli bir açmazdır, bu kelimeyi kullanması bile çelişki. Birilerini ikna edecek bir sonucun çıkması mümkün değil.
 
‘YERLİ VE MİLLİ MUHALEFETİ BİZ YARATACAĞIZ’, FAŞİST BİR SÖYLEMDİR
Sanattan eğitime bütün alanları “milli ve yerli” şemsiyesi altına alarak söylemini kuran Erdoğan, son olarak milli ve yerli muhalefet yaratmaktan söz etti. Söylem, seçimde yüzde 50+1’in zora girmesinin tezahürü mü, yoksa zaten kriminal hale getirilen meclis içi muhalefeti daha da baskılamak mı?
Açık. Yani muhalefet zaten günlük demeçlerine, grup toplantılarında yapılan konuşmalarına, muhalefetin muhalefet teması olarak ileri sürdüğü unsurlara baktığımızda gerçek bir muhalefet değil. Çarşı pazar muhalefeti yapılıyor. Ama temel meselelerde hükümetin çizgisi dışına çıkıldığını söylemek mümkün değil. Yani “milli” meselelerde Kılıçdaroğlu’nun “bunun neresi milli ben bu işte yokum” dediğini görmedik. Meral Akşener de milliyetçilik ve devletçilik konusunda hükümetten geri kalmayı hiç düşünmüyor.
Buna rağmen Erdoğan, yeterli bulmuyor. Tamamen kendisini destekleyen, onaylayan bir muhalefet istiyor. “Yerli ve milli muhalefeti de biz yaratacağız” sözü, uygun partileri gerekirse ben kurdururum, uygun olmayanları da kapatırım anlamına geliyor ki, bu artık açık ve tartışılmaz biçimde faşizmdir. Türkiye tarihinde Atatürk bunu denemişti, sonra güvendiği insanlara kurdurduğu partiyi yine kendisi kapatmak zorunda kaldı. Rabia’nın beşinci parmağını, yani “tek parti” sloganına hazırlandığından hiç kuşku duyulmamalı.
 
KİMSE REJİME ÖVGÜLER DİZEREK EVRENSEL ÇAPTA BİR SANATÇI OLAMAZ
Eğitim ve kültürde istediğimiz hedefe ulaşamadık özeleştirisini yapan Erdoğan, yılın son günlerinde düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Sanat Ödülleri töreninde, “biz sanatçının slogan atmayanını, şikayet etmeyenini, polemik yapmayanını severiz” dedi. Erdoğan’ın bu tasavvuruna yorumunuz ne olur?
İktidara geldiklerinden beri bu İslamcı aydınların da bir şikâyeti. Kültür alanında hegemonya nedir? Ressamı, yazarı, edebiyatçısı, müzisyeni, bütün bunlar bir ortam, atmosfer yaratıyorlar. Türkiye’de geleneksel olarak bu atmosferi yaratanlar solcu aydınlar olmuştur. Hegemonya dediği şey üretilen bütün sanatsal ve kültürel ürünlerin “şahsım” damgasını taşıması. İslamcı siyasetlerin tarihleri boyunca yapamadığı bir şeydir kültürel hegemonya kurmak. Evrensel çapta sanat bilim insanları çıkarmak, bu geleneğin egemenliği altında olmamıştır, tarih boyunca. Çıkanlar da İslam dışı olarak lanetlenmiştir. Farabi, İbni Rüşd, İbni Sina İslam dünyasından çıkmış ama İslam egemenleri tarafından  kâfir ilan edilmişlerdir. Onları çekip çıkardığınızda bir İslam felsefesinden, İslam medeniyetinden söz etmek mümkün değildir. Muhalif olmadan evrensel çapta ses getirecek bir şey üretmek imkânı yoktur. Bütün dünyada böyledir. Sistemle çatıştığı zaman Shakespeare, Balzac, Victor Hugo çıkar. Kimse rejimine övgüler dizerek evrensel çapta bir sanatçı olamaz, yoktur böyle bir şey. Mücadele edecek, insanların ortak dertlerini dile getirecek, bu dertlerin kaynağına vuracak ki, evrensel olsun. Şefin istediği gibi bir sanatçı nasıl evrensel olsun. İnsanlığın ortak özlemlerine, hayallerine, ortak sorunlarına evrensel çapta dokunabildiği zaman sanatçı evrensel olur. Bu özelliklere sahip olanlar da daima muhalifler, devrimciler, solcular olmuştur.
 
DEVRİMCİ MUHALEFET HAREKETLERİNİN GELİŞMESİ DURDU
Kasım 2019’da ve ardından Ocak 2020’de Gazeteduvar’dan Hakkı Özdal’a verdiğiniz söyleşide, “Savaşa, kana, zehre bulanmış dünya, yeni bir devrim çağının eşiğindedir. Şu anda devrim, kendine bir biçim arıyor” demiştiniz. 2020 bu arayış için nasıl veriler sundu? Veya sunabildi mi?
2020 maalesef her şey için kötü gitti. Yılın başından Mayıs ayına kadar önemli kıpırdanmalar oldu yine. Ama Mayıs’tan itibaren bütün dünya evine kapandı. Bir tek George Floyd dolayısıyla ABD’de, İngiltere’de Fransa’da ırkçılık karşıtı hareketler ortaya çıktı. Irkçılık karşıtı hareketler olarak ortaya çıkmasına rağmen bütün ülkelerde rejimleri hedef alan, ırkçılığı sadece bazılarının sapık düşüncesi olarak değil, bir sistem sorunu olarak irdeleyen hareketlerdi bunlar. Salgın hastalık dolayısıyla, sokağa çıkmak yasak, bir araya gelmek yasak. Zaten insanlar gelmek de istemiyorlar. Yani yalnızca yasaklar dolayısıyla değil, salgın hastalık önemli bir korku da yarattı herkeste. Bir araya gelmek mümkün olmuyor. Dolayısıyla 2002’den 2019’a kadar süren dünyanın her yerinde ortaya çıkan büyük kitle hareketleri 2020’de görülmedi. Yeni bir veri vermedi bize. Dünyanın devrimci muhalefet hareketlerinin gelişmesi durdu. Salgından sonra ise, bu salgının yarattığı yıkım çok önemli imkanlar sunacak muhalefet hareketlerine.
 
Nasıl?
Yoksullaşma arttı, işsizlik arttı, açlık arttı, kapanmanın getirdiği o psikolojik rahatsızlıklar, şiddet eğilimleri vs. tüm bunlar bir yerde patlayacaktır. Bu bütün dünyada yeni bir kitle hareketleri döneminin açılmasının dayanağı olacaktır. Orada tekrar konuşabiliriz, yani bir devrimci muhalefet dalgası (ama bir devrim dalgası olmaz bu) kendisini nasıl örgütleyecek? Özellikle belirttiğim gibi kadınların rolü çok belirgin biçimde tekrar öne çıkacak. Kendilerinin istediği, özlediği dünyayı, bütün insanlığın özlediği dünya haline getirecek güç onlarda var. Kadınların harekete kattığı yeni nitelik son derece önem kazanacak.
Her düzeyde ciddi örgütlerin yaratılması lazım ve bunlar birleşik bir muhalefete öncülük edebilecek yetenekte örgütler olmalı. Bütün dünya için temennimiz odur.