Yaşar ATAN- FAYAKLARIN GÜZEL ADASI

123

atanyasar@yahoo.de    

Troya savaşlarının bitiminden on yıl sonra ülkesine dönebilen kent kralı Odisseus, başından geçen bazı serüvenleri zaman zaman anlatıyordu karısı mahzun kraliçe Penelopeya’ya. Bir akşam gene öyle karşı karşıya otururlarken birden aklına o yamyam Polifemos geldi! Onu anlatmaya çalıştı kendince, acı acı gülümseyerekten…

Gerçekten de dillere destan olduğu gibi eskiçağda, karalar ve denizler tanrısı, eli yabalı Poseydon’un canavarlara dönüştürdüğü bütün çocukları, denizlerin gizemlerini çözmeye kalkacak yürekli insanları çiğ çiğ yemek için, Akdeniz’in belli limanlarında sürekli nöbet tutuyorlardı…

İşte kral Odisseus da; Troya’dan  ülkesine dönerken mola verdiği bir adada, sırf merakını gidermek için on kadar kürekçisiyle, tanrı Poseydon’un Tepegöz denen oğlullarından Polifemos’un mağarasına girdi. Alnında tek gözü bulunan Polifemos da, Odisseus’un kürekçilerinden üçünü, o günün akşam yemeğine dönüştürüverdi hemen!

POLİFEMOS’UN TEK GÖZÜNÜ KÖR ETTİ

Ama hep aklını kullanan Odisseus, bir punduna getirip Polifemos’un alnının ortasındaki tek gözünü,  o gece bir sopayla kör etti!.. Böylece sağ kalan yoldaşlarıyla birlikte mağaradan kaçıp kurtulabildi! Bu olaya çok öfkelenen Tepegöz Polifemos’un babası tanrı Poseydon da, denizde seyir halindeki Odisseus’un başına yıkım üstüne yıkımlar yağdırmaya başladı…

Son olarak Odisseus, Fayakların adasına yaklaştığında, tanrı Poseydon onun bütün gemilerini yoldaşlarıyla birlikte batırdı ve açık denizde savurduğu dalgalarla, üç gün üç gece boğuşturdu Odisseus’u. Neyse ki tanrıça Atena’nın yardımıyla Odisseus; azgın dalgalardan kurtulabildi ve Fayakların dillere destan ülkesi Sheri adasına, çok bitkin bir durumda da olsa ulaşabildi…

Biraz kendine gelir gelmez de, adanın toprağını taşını üst üste öptü… Ne güzel şeydi toprakla yeniden buluşmak! Az ötedeki bir zeytin ağacının yanına gitti sürüne sürüne. Yaygın dalların gölgesine uzandı; yerlere dökülüp yığılmış zeytin yapraklarıyla üstünü iyice örttü… Kral Odisseus, birzamanlar sarayındaki tahtında bile buncasına mutlu olduğu bir süreç anımsamıyordu! Çok geçmeden ağır bir uyku döküldü kanlanmış, bitkin gözlerine…

Bu adada “Fayaklar” denen, mutlu mu mutlu bir halk yaşıyordu. Ve halk, iyi yürekli kralları Alkinoos’u da çok seviyordu. Zaten yalnızca kral Alkinoos’un kendisi değil; karısı kraliçe Arete ve kızı Nausikaa’nın da iyilikten, hakseverlikten, cömertlikten yana bir eşleri daha yoktu! Üstelik ne savaş vardı bu ülkede, ne de sömürü… Halk, savaşın adını bile yalnızca gezginci ozanlardan, ülkelerine arada bir sığınmak için gelen göçmen kahramanlardan duymuştu… Zaten Fayaklar oldum olası hep savaşlardan kaçtılar. Daha önceleri, Hipereya denen uzak bir adada, Poseydon’un yamyam çocuklarının yaşadığı yere yakın bir adada yaşıyorlardı… O yamyamların yağma amaçlı saldırılarından bıkıp usandıkları için, bu adaya göçmen olarak gelip yerleşmişlerdi. Kısa sürede de, burayı burayı çok güzel bir ükeye dönüştürmüşerdi…

İşte Odisseus’un yorgun argın bu adaya ulaşmasıyla birlikte, onu çok seven tanrıça Atena da, onun ardısıra, bulutların üstündeki Olimpos’tan  buraya süzüle süzüle indi.

TANRIÇA ATENA GELDİ YARDIMINA

Hemen çok sevdiği bir arkadaşı kılığına girip doğruca güzeller güzeli gelinlik çağındaki prenses Nausikaa’nın saraylarındaki odasına daldı.  Nausikaa, iki yanında iki yardımcısıyla birlikte uyuyordu. Hemen düşüne girip; “Kız Nausikaa, anan ne de kaygısız doğurmuş seni!” diye çıkıştı. “Evlenme çağın çoktan gelip çattı!.. Yunağa gidip güzel rubalarını bir yıkasan, giyinip kuşansan ya!.. Haydi kalk, ben de geleceğim seninle; sana yardım edeceğim… Babana söyle; katır arabasını hazırlatsın. Sen de rubaları yüklersin arabaya, doğruca yunağa gidersin..”

Nausikaa uyandığında gördüğü düş gözlerinin önüne geldi hemen; içi bir tuhaf oldu… Doğruca anasının yanına gitti. Düşünü anlattı… “Bir yabancı konuk gelecek sarayımıza herhalde,” dedi anası kraliçe Arrete… Sonra babası kral Alkinoos’un yanına gitti. O da giyinip hazırlanmış, halkın temsilcileriyle bir toplantıya gidiyordu… Düşünü ona anlatamadı; utandı…

Anası prenses Arete’yle kral, katır arabasını hazırlattılar. Yıkanacak giysiler, yiyecek içecek sepetleri kondu arabaya.

YİĞİT NAUSİKAA, GÜZELLER GÜZELİYDİ…

     Nausikaa ve yardımcıları olan kız arkadaşları; sözkonusu o ırmağa varınca, oradaki yunakta çamaşırları pırıl pırıl yunup güneşe astılar. Kendileri de o masmavi akan sularda yıkanıp altın ibrikteki zeytinyağından bol bol sürdüler bedenlerine.. Artık hepsi de işlerini bitirmiş olmanın sevinciyle, ırmak kıyısında karınlarını birgüzel doyurdular… Sonra da gelenekselleştirdikleri top oyununa başladılar. Oyunu yöneten Nausikaa; av izinde koşan bakir tanrıça Artemis gibi, habire hoplayıp zıplıyordu…

Birsüre sonra kuruyan çamaşırları özenle dürüp katladılar… Artık tam arabaya yerleşecekleri an Nausikaa; öylesine, bir tekmeyle havaya fırlatıverdi topu. Top da gidip ırmağın burgaçlarına kapılınca, kızlar çok keskin bir çığlık kopardılar…

Ve bu çığlıklarla, aniden uyandı perişan Odisseus… Zeytin yapraklarının içinden doğruldu… “Gene mi tanrıçaların, perikızlarının içine. düştüm? Acaba burası neresi ola ki?” gibilerden sorular geçti kafasından. Sesin geldiği tarafa gidecekti zorunlu bolarak. Onlardan yardım isteyecekti.

Çıplak Odisseus, hemen bir zeytin dalı koparıp önünü örttü…

Sonra da sesin geldiği yöne doğru yürümeye başladı şaşkın şaşkın…

Artık Odisseus’u yaşam boyu etkileyecek ve dünya görüşlerini altüst edecek serüveni, böylece başlamış oluyordu…

Arada bir dinlenerekten, karısı güzel Penelopeya’ya, kendince anlattı bunları… Sonra da birikte gidip yataklarına uzandılar…

Odisseus ertesi akşam öyküsünü kaldığı yerden sürdürdü…

  oOo

 Ve bir şiir:

     NEYİMİZ YOK Kİ BİZİM

 Neyimiz yok ki bizim

Dağ ova yıldız

Gelmişiz bir kez buralara

Öylesine yaban yaban

Bu karanlıklar neyimize bizim

 

En derin sularda uyuyan

Deniz yıldızı gibi yüreğimiz

El verip gönül verip kardeşçe

Uyandıralım o yıldızları

Uyumasınlar içimizde öyle

 

Ne güzeldir aydınlık

Bölüştükçe gönülden gönüle

Boğulur karanlık…