Yalanla ikna ! / Ergün ÖZALP

Son yılların politik yaşamında  sık duyduğumuz  yeni kavramlardan biri; ‘algı yönetimi’dir.  Bununla anlatılmak istenen, kitlelerin düşünce ve duygularına  etkide bulunularak   belli bir yöne kanalize edilmesi ve ‘onay’ ının alınmasıdır. Politik arenadaki  rakiplerde, birbirlerini ‘algı yönetimi’ yapmakla suçlayıp dururlar. Algı yönetimi, yıllardır bilinen propaganda kavramının  versiyonu olarak  kullanıma sokuldu.

Kitlesel  iletişimin geliştiği ve bir haberin, görüntünün  saniyeler içinde, dünyanın her köşeşine ulaştığı çağımızda; gelişkin medyatik araçlarla  etkili ve  daha hızlı  bir şekilde algılara müdahale etmek, olanaklı hale geldi. Duyguların  gıdıklanarak  kışkırtılması, beyinlerin esir alınması,  kitlelerin tüketime ya da provakatif eylemlere yönlendirilmesi; kavramın kullanım alanını genişletti.. Gerçekte insanların duygularını, davranışlarını,eğilim ve düşünce sitematiğini bozuşturmada  en etkin ve kalıcı  klasik kurumsal yapı; kuşkusuz ‘eğitim’dir. Egemen düşüncelerin,  doğmaların, empoze edilmesi, anaokulundan üniversiteye dek uzanan  eğitimle sağlanır. Mevcut  sömürü  çarkının sürmesi için; politik alanda istismar edilen, genel kabul gören değerler  kullanılır. Vatan-Millet-Ayet edebiyatıyla, ya da ataların kahramanlık masallarıyla; ulusal ve dinsel, ırkçı şoven  söylemle, kitlelerin beynine, bilincine tecavüz edilir,  yani  ‘ikna’ edilirler. Camiler, kiliseler, havralar, kışla  ve okullar, dinsel tarikat mekanları;  bu ‘beyin yıkama’ nın ‘ikna odaları’dır. İkna, algı yönetimi  ve propaganda  kavramları  arasında, bir Çin Seddi yoktur. Bu kavramalar,  kitlelerin düşünce ve  davranışlarını  etkileme ve dönüştürmeyi amaçlayan ortak bir temele sahip olsalar da; nüanslar her zaman  önemlidir. Sözkonusu olan, ancak devletin yapabileceği  toplumun  geniş kesimlerini  hedef alan ve dışarıdan dayatılan  algı operasyonu’dur   Bu, iki kişi ya da grup arasında  bir tartışmada ileri sürülen tez  ve anti tezlerin çarpışması sonucu  ortaklaşılan görüşten,  bu nedenle farklıdır.

Burjuva propagandanın sonucunda  ortaya çıkan çok yaygın bir yanılsama da  şudur: geniş emekçi yığınlar, burjuvaziyle  birlikte bir  toplumsal sözleşmeyi (anayasayı)  imzalayan, sömürü düzenini  gönüllü onaylayan  ortak (partner) olarak yansıtılır. Kapitalist düzenin varlığı, toplumun eşit yurttaşlarının ortak rızasına, onayına dayandırılır.. Oysa sözleşme (Jean-Jacques Rousseau’ nun  ‘Sosyal  Kontrat’  kavramı) feodal  aristokrasiye karşı mücadele sürecinde  iktidarı ele geçiren burjuvazinin, en başta  kendi aralarındaki ilişkileri düzenleyen normları içerir. Bu  anayasal normların, – ister burjuva demokratik  isterse  faşist diktatörlük biçimleri altında olsun –   belli  aralıklarla yapılan seçim ve referandum yoluyla  halka onaylattırılması; ekonomik sömürüyü,  baskı ve terörü  meşrulaştırmaya dönük  bir  gösteriden ibarettir. Sistem çerçevesinde emekçi kitlelerin kullanageldiği hak ve özgürlükler, emekçilerin yüzlerce yıllık kan ve can bedeli sürdürdüğü  sınıf  mücadelesinin ürünüdürler. Bu hak ve özgürlüklerin korunması, yenilerinin kazanılması; ezilen sınıfların  yürüttüğü  mücadelenin düzeyine bağlıdır.

Genel olarak, burjuvazinin ‘algı yönetimi’yle kitleleri ‘ikna’ etmesi, ‘onay’larını alarak  ‘ideolojik hegemonya’  sağlaması;  ilk olarak, üretim araçlarına ve sermaye tekeline sahip bir sınıf olmasına;  ikinci olarakta iktidarı ele geçirmesine  ve  bir baskı- zor aleti olan devleti, dilediğince kullanmasına bağlıdır.. Kapitalist ikna süreci, yalana, asparagas söyleme dayanır.  Korkutma, santaj, suikastler, tutuklamalar, kitlesel katliamlar,soykırımlar; iknanın temel harcı durumundadır.. Kanlı katliamlar ve yalan  sermayeye eşlik etmezse, burjuvazinin  ne ekonomik egemenliği, ne de ideolojik hegomanyası  gerçekleşemez;  bunun süreklliği sağlanamaz.  Kapitalist statüko ve kurumsal yapının yeniden üretilmesi  ve  onun farklı somut koşullarda, yeni yalan üretimiyle  sürekli güncellenmesini  gerektirir. Bunun için milyarlarca dolarlık  bütçeler, örtülü ödenekler, yüzbinlerce  yasal ve yasadışı kadrolu eleman kullanılır. Emekçiler, burjuvazinin  siyasal iktidarını devirmeden, iktidarı ele geçirmeden; üretim araçlarını (basın – yayın araçları da dahil) toplumsal mülkiyeti haline getiremez, ideolojik hegemonyasını  gerçekleştiremez.

Tekelci sermaye ve özel olarak onların işbaşına getirdikleri  Hitler bozuntusu diktatörler;  ‘’halk kitlelerinin cahil ve unutkan olduklarını’’ söyler, ölçüsüz yalanlarını hergün tekrarlayarak  kusarlar. Bu amaçla tüm yalan üreten kurumlarını, Hitler’in, Gobbels’in emrinde  tek bir propaganda bakanlığında birleştirmesi örneğinde olduğu gibi; merkezileştirirler.Türkiye’nin merkezileşmiş  Gobbelsvari yalan üretim merkezi de, Saray’a bağlı Cumhurbakanlığı İletişim Başkanlığı’dır.  Bu merkez, yüzde doksan dokuzununu ele geçirdikleri medya tekeli ve maaşlı trol ordusuyla, son günlerde  gazetecileri ,sanatçıları  ve aydınları sindirme çabasına hız verdi. Hayat pahalılığı ve zamlardan  bunalmış  emekçi yığınların gündemi  saptırılıyor, provakatif haber, yalan ve iftira yöntemiyle ; mücadeleye yönelecek  kitlelere gözdağı veriliyor. Sezen Aksu’nun ‘dilini koparma’ söylemi, Sedef  Kabaş’ın  tutuklanması ve son olarak Ayşenur Aslan’a yönelik saldırılar; bu çabanın son  örnekleridir. Faşist yalanlar tutmadığında söylenen ‘’aldatıldık’’ palavrasıdır.  Ekonomide  işler ters gittiğinde sarıldıkları ‘dış düşman ve hainler’ söylemidir. Yalanı  kendileri söyleyip, suçu  başkalarının üzerine  atmak; faşist bir taktiktir.

Devrimci ve sosyalistlerin, gerçekleri açıklama, emekçileri aydınlatma ve onları doğru taktik mücadeleye ikna etme çalışmasında; hakim sınıfların kullandığı yöntemlere; yalana, iftiraya, dedikoduya, sansasyona, asparagas haber üretimine,  tarikatvari  ‘ikna odaları’na,  kışkırtma ve provakasyonlara  ihtiyaçları yoktur.  Sosyalistler, yanlış ve hatalardan, kitle çalışmasının derslerinden öğrenir, emekçi kitlelere  hesap verirler. Eleştiri ve özeleştiri, her zaman devrimci-sosyalist faaliyeti geliştiren ve zenginleştiren bir  mekanizmadır. İkna çalışmamızın amacı, somut ve çıplak olgulara dayanarak, onların  iç bağlantı ve nedenlerini  sergilemek; suçluyu, soyguncuyu,sömürücüyü, işçi  ve emek düşmanlarını deşifre etmek, gerçeği açıklayarak; emekçilerin ortak mücadelesinin , örgütlenmesine  yardımcı olmaktır.

Yalana dayalı bir ‘ikna’  ile kurulan ve sürdürülen  burjuva  hegemonya;  ekonomik krizin derinleştiği dönemlerde sarsılır, dikiş tutmamaya başlar. Gerçek kendini dayatır, ’yalancının mumu’ sürgit yanmaz… Son günlerde, elektrik ve doğal gaz faturalarını ödememek  ve yapılan yüksek zamların geri aldırtmak için eyleme geçen emekçiler;  yeni bir mücadele dalgasının fitilini ateşlemiş durumda… İstanbul’da Farplas’ta direnen işçilerin, Evrensel Gazetesi’ne verdikleri röportajda söyledikleri, nettir: ’Hak aradığımızda, ağzımız, burnumuz, ayağımız polis saldırısıyla kırılıyor, terörist damgası yiyoruz. Bizi, elektrik, doğal gaz  faturası  zamlar, açlık ve yoksulluk kışkırttı.’’  Emekçilerin, mutfakta  yaşadığı  ekonomik yangını, isyanını  sokağa taşıması; ‘ampül’ün de  patlayacak kadar ısındığına işaret ediyor.