Tırmanış Nereye Doğru?

 

Fuat Akyürek

 

ABD emperyalizminin yanına İngiltere’yi de alarak, uluslararası politikada yeni ataklar yaparak gerilimler yaratma, bunları yaygınlaştırma, var olanları kendi gerici çıkarları için daha da körükleme politikası son zamanlarda hız kazandı. ABD halen batı emperyalizminin liderliğini yapan süper bir güç ve Çin ve Rusya’yı kuşatma politikasında diğer emperyalistleri ve yerel işbirlikçi devletleri kendi etrafında birleştirmek için atak üzerine atak yapıyor.

Hatırlanacağı gibi ABD, İngiltere’nin de katılımıyla Avusturalya’yı nükleer denizaltılarla donatmayı da içeren anlaşmayla -AUKUS diye adlandırılan- yeni bir ittifak kurmuştu. Bu ittifakın hedefinin Çin olduğundan hiçbir kuşku yok ve Çin’de bu anlaşmaya sert bir tepki göstermişti. Çin’in hızlı gelişmesi ve süper emperyalist bir güç olmaya heveslenmesi ABD için görmezden gelemeyeceği ciddi bir tehdit ve Çin’in ihracatta kullanmak zorunda olduğu ticaret yollarının denetlenmesi, ham madde kaynaklarına ulaşımının zorlaştırılması, ticaret ambargoları ile zayıflatılması ABD’nin başlıca hedefi durumunda.

Diğer yandan “yakın tehdit ve düşman” kategorisinde değerlendirilen Rusya’ya karşı da geniş bir kuşatma harekatı sürüyor. Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya’ya askeri birlikler ve malzemeler sevk ediliyor ve özellikle Yunanistan bu askeri yığınakta öne çıkmış ülkelerden birisi olarak önem kazanıyor. Doğu Avrupa’nın diğer ülkelerinde bu süreç daha erken başlamıştı. Ukrayna sorununun merkezde görüldüğü Rusya kuşatmasında AKP iktidarı da önemli bir rol kapma peşinde koşuyor. Savunma Bakanı Akar’ın “NATO’nun sınırları Türkiye’den başlar” açıklaması da bu amaçla yapılmıştı. Bugüne kadar ciddi bir hareketliliğin görülmediği Karadeniz, şimdi bir NATO, ABD denizi yapılmak isteniyor.

ABD’nin bu saldırganlığının altında iki önemli nedenin yattığı görülüyor. Çin üretim açısından, Rusya ise enerji kaynakları açısından öne çıkan iki ülke. Çin’in üretimin ve bunun ticari deniz yolları ile ithalat yapan ülkelere ulaştırılmasının baltalanarak geriletilmesi, Rusya’nın enerji arzının engellenmesi, Avrupa’nın ihtiyacını karşılayacak başka kaynakların Ortadoğu vb- devreye sokulmak istenmesi ABD stratejisinin odak noktalarını oluşturuyor. Ancak bu sorunlar emperyalizmin olduğu yerde aynı zamanda “güç diplomasisinin” konusudur ve yapılan askeri yığınaklarda bunun açık kanıtı durumundadır.

Bütün bunlarla bağlantılı ve aslında bu süreci hızlandıran bir diğer dikkat çekici nokta ise şudur: hatırlanacağı üzere pandemi öncesinde dünya ekonomisi durgunluk sinyalleri veriyor, krize doğru gidişin belirtileri ortaya çıkıyordu. Pandemi bu süreci hızlandırdı ve dünyanın belli başlı ekonomileri ciddi bir küçülme içine girerken, kriz resmen başlamış oldu. Bu durum aynı zamanda tedarik zincirlerinin parçalanmasına da neden oldu. Ama her emperyalist ülke krizi aynı zamanda fırsata çevirmek için adımlar attı ve atıyor. Pek çok yeni ucuz emek cenneti yaratılması bu adımların başında geliyor. Ama üretimin yapıldığı bağımlı ülkeler büyümek ve gelişmek bir yana emperyalist soygun mekanizmasının harekete geçirilerek sürekli kan kaybetmekle, daha fazla yoksullaşmakla karşı karşıya kalıyorlar. Bu yıkıcılığı son örneklerinden birisi Türkiye ekonomisinde görüldü. Resmi rakamlara göre “ekonomi büyüdü” halk yoksullaştı.

Emperyalistler arasındaki gerilim ve karşılıklı kamplaşma eğilimleri derinleşirken, ırkçılık, yabancı düşmanlığı, faşist hareketler vb. güç kazanıyor, her türden gericilik kışkırtılıyor. Emperyalist devletler bunları yapmakla aynı zamanda “cephe gerilerini” güvence altına almayı hedefliyorlar. Ama diğer yandan özellikle Latin Amerika’da sol ve ilerici partiler yeniden güç kazanıyor ve emperyalizme karşı halkların mücadelesi yeniden yaygınlaşma eğilimi gösteriyor. Emperyalist politika silahlanmayı, çatışmayı, kamplaşmayı kışkırtarak yerel, bölgesel, hatta genel bir savaşın önünü açarak ilerliyor. Bu gidişin önünü kesebilecek tek güç ise uluslararası işçi sınıfı, ezilen ve sömürülen halkların mücadelesidir. Bu açıdan bakıldığında dünyanın kritik bir dönemden geçmekte olduğu görülebiliyor. Tüm bu olgular emperyalist kapitalist sisteme karşı mücadelenin daha da keskinleşmesi gerektiğini açık seçik ortaya koyuyor.