SERVET VERGİSİ İNİSİYATİFİ RET EDİLDİ

İsviçre’de 30 Kasım 2025’te yapılan ulusal ve kantonal oylamalar, siyasal sistemin ne tür sınırlar içinde işlediğini ve hangi çıkar gruplarının “kabul edilebilir politika” çizgisini belirlediğini bir kez daha gözler önüne serdi. Sandıktan çıkan sonuçlar, yalnızca belirli inisiyatiflerin reddi değil; aynı zamanda İsviçre burjuvazisinin, servet rejiminin ve federalist siyasal mimarinin nasıl kapsamlı bir hegemonya kurduğunun da kanıtı niteliğinde.

Tüm büyük sosyal reform girişimlerinin reddedildiği bu tablo, ülkenin “demokratik istikrar” efsanesiyle övünen görüntüsünün ardında, derin yapısal eşitsizlikler üreten ve bunları korumak için geniş bir siyasi-kültürel konsensüs oluşturan bir düzenin işlediğini gösteriyor.

1. SERVET VERGİSİ İNİSİYATİFİNİN EZİCİ YENİLGİSİ:
Genç Sosyalistler’in sunduğu ve ultra zenginlerin miras/bağış yoluyla servet devrini vergilendirmeyi amaçlayan “Gelecek İçin” inisiyatifi, %79 gibi devasa bir oranla reddedildi. Bu sonuç İsviçre’de üç kritik gerçeği yeniden görünür kıldı:
a) Servet Yoğunlaşması “doğal düzen” olarak kabul ediliyor
İsviçre’de en zengin %1, ülke servetinin yaklaşık yarısını elinde tutuyor. Buna rağmen: servet vergisi yok, büyük miraslar neredeyse vergisiz aktarılıyor, uluslararası vergi rekabeti “ulusal çıkar” olarak sunuluyor. Bu düzen, İsviçre kapitalizminin temel doktrini: Sermaye ne kadar rahat ederse, ülke o kadar “başarılıdır”.
b) Medyanın sermaye yanlısı tutumu belirleyici oldu
Seçim kampanyası boyunca ana akım medya, inisiyatifi şu başlıklarla çerçeveledi: “Zenginler ülkeden kaçar” “Ekonomiye zarar verir” “Hukuksal güvensizlik yaratır”
Yapısal eleştiriler — örneğin İsviçre’nin uluslararası vergi adaletsizliğindeki rolü veya artan servet uçurumu — neredeyse tamamen dışarıda bırakıldı.
c) İklim krizinin finansmanı yine emekçilerin sırtında kalacak
İnisiyatif, servet sahiplerinin iklim politikalarına katkı yapmasını amaçlıyordu. Şimdi: iklim finansmanı yine tüketim vergileri, enerji faturaları, belediye harçları gibi dolaylı vergiler yoluyla halkın omzuna binecek. Bu tablo, İsviçre’de “kirleten öder” ilkesinin sadece teoride var olduğunu, pratikte ise “emekçiler öder” şeklinde işlediğini teyit ediyor.
Bu oylama, İsviçre’de servet yoğunlaşmasının bugüne kadarki en kapsamlı vergilendirme girişimlerinden birine verilen güçlü bir tepki olarak da okunuyor. Tüm kantonların “hayır” demesi, özellikle Almanca konuşulan bölgelerde %85–91’e varan ret oranları, ülkedeki mali statükonun ne kadar sağlam korunduğunu gösteriyor.

2. VATANDAŞLIK HİZMETİ: MİLİTARİZM VE NEOLİBERAL BİREYCİLİK ARASINDA
SIKIŞMIŞ BİR TOPLUM
Tüm gençlere — kadınlar dahil — toplumsal hizmet yükümlülüğü getiren “Vatandaşlık Hizmeti” inisiyatifinin %84 ile reddedilmesi, yüzeyde bir “özgürlük” tercihi gibi görünse de daha derin bir yapısal gerçeğe işaret ediyor: İsviçre toplumu, kolektif kamusal görevleri benimsemekten çok, militarist statükoyu ve bireyci sorumluluk anlayışını koruyor.
a) İsviçre’de Ordu kutsalı, sosyal hizmetin önünde duruyor
20 milyar franklık bir savunma bütçesi, NATO ile artan işbirliği, ulusal kimlikte güçlü bir asker figürü, “toplumsal hizmet” kavramını orduya alternatif değil, tehdit olarak konumlandırıyor.
b) Kadınların zorunlu hizmeti: Feminist tartışmanın depolitize edilmesi
Muhafazakâr çevreler “eşitlik” argümanını tersine çevirerek kadınları zorunlu askerliğe dahil etmeyi eşitlik olarak sundu. Solun büyük bölümü ise askeri yükümlülüğü genişletmek istemediği için savunma hattı kuramadı.
c) En kritik mesele: Emek sömürüsünü görünmez kılan “gönüllü hizmet” anlayışı
Özellikle afet, bakım, sosyal yardım, yaşlı bakımı gibi sektörlerde devletin uzun yıllardır gönüllü emeğe bel bağlaması, çalışma koşullarını kötüleştiriyor. Vatandaşlık Hizmeti inisiyatifi, kapitalist devlete ucuz emek yaratma riskini de taşıyordu. Ancak toplumdaki tartışma bu yapısal sorulara hiç dokunmadı.
3. CENEVRE’NİN DİŞ SAĞLIĞI ÇEKİ: SOSYAL HAKLARIN PİYASAYA YENİDEN TESLİMİ
Diş bakımının zorunlu sağlık sigortası kapsamına alınmadığı İsviçre’de, düşük gelirli gruplar arasında diş tedavisi en çok ertelenen sağlık ihtiyacı. Buna rağmen Cenevre’deki yıllık 300 franklık mütevazı destek bile reddedildi.
a) Sağlık bir hak değil, “kişisel maliyet” olarak görülüyor
Tüm Avrupa ile karşılaştırıldığında, en yüksek cepten sağlık harcaması oranlarından biri, en pahalı diş tedavileri, en sert sigorta şirketi lobisi İsviçre’de bulunuyor. Bu oylama, sağlık hizmetlerinin piyasa mantığının mutlak hakimiyetinde olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
b) Sosyal politika önerileri, “istismar edilir” söylemiyle bastırılıyor
Sağ partiler, yoksulları hedef gösteren klasik argümanlarını kullandı: “Sistem kötüye kullanılır” “Devlet herkese bakamaz” “Sorun bireysel sorumluluk”
Bu inisiyatifin reddi, yeniden bakım yükünü özellikle göçmen kadınların oluşturduğu düşük ücretli emekçilere bıraktı.

4. VAUD KANTONUNDA YABANCILARA OY HAKKI YENİDEN ENGELLENDİ:
Vaud Kantonunda yabancılara kantonal düzeyde oy hakkı verilmesi yine reddedildi (%63,6). İsviçre’de nüfusun dörtte biri yabancı olmasına rağmen federal düzeyde oy hakkı yok; kantonlar ise çok sınırlı adımlar atmış durumda. Bu sonuç, İsviçre’de “vatandaşlık” kavramının etnik/milliyetçi bir çekirdek üzerinden işlediğini gösteriyor.
a) Ekonomide gerekli, siyasette istenmeyen göçmenler
Göçmenler: bakım, lojistik, temizlik, restoran, inşaat gibi kritik sektörlerde çalışıyor; ancak siyasal karar alma süreçlerinden sistematik olarak dışlanıyor. Bu durum, çağdaş bir sömürgecilik biçimi olarak tanımlanabilir: “Sermaye için açık, demokrasi için kapalı bir sınır rejimi.”
b) Yurtdışındaki İsviçrelilere oy hakkı genişletiliyor
Vaud Kantonunun aynı gün yurtdışında yaşayan kendi yurttaşlarına oy hakkı vermesi, ülkenin demokrasi anlayışındaki ulusal sınırları daha da belirginleştiriyor.

5. FRİBOURG’DA ASGARİ ÜCRET REDDEDİLDİ
Saatlik 23 frank (aylık ≈ 4000 frank) asgari ücret talebinin reddi (%53,54), İsviçre’nin “yüksek ücretli ülke” efsanesinin ardındaki sınıfsal gerçeği bir kez daha hatırlattı.
a) İsviçre’de düşük ücretli sektörler genişliyor
Temizlik, Lojistik, Perakende, Yaşlı bakımı, Restoran sektörü gibi alanlarda saatlik ücretler 19–21 frank seviyesinde. Yani ülkenin “refah modeli”, giderek daha düşük ücretli ve güvencesiz bir işçi sınıfı üzerine kuruluyor.
b) İşverenlerin korku kampanyası sonuç verdi
Klasik neoliberal argümanlar tekrarlandı: “İşten çıkarmalar artar” “Küçük işletmeler batar
“Asgari ücret çalışma düzenini bozar”
Oysa asgari ücret uygulayan kantonlarda (Neuchâtel, Cenevre, Jura) bu iddiaların hiçbiri gerçekleşmedi. Ancak sonuçta realite değil, sermayenin ideolojik hegemonyası kazandı.

SİYASAL SİSTEM, STATÜKOYU KORUMA MEKANİZMASI OLARAK ÇALIŞIYOR
30 Kasım oylamaları, İsviçre’nin doğrudan demokrasi modelinin yapısal bir sorusunu yeniden gündeme getiriyor: Doğrudan demokrasi gerçekten halkın gücü mü, yoksa statükonun en etkili güvenlik mekanizması mı? Aşağıdaki noktalar bu sorunun cevabını şekillendiriyor:
1. Ekonomik güç sahipleri, medya ve siyasal partiler aracılığıyla gündemi belirliyor.
2. Federal sistem, ilerici reformların ulusal düzeyde çoğunluk oluşturmasını imkânsızlaştırıyor.
3. Milliyetçilik, göçmen karşıtlığı ve piyasa ideolojisi, halkoylamalarında güçlü bir bariyer oluşturuyor.
4. İklim, sosyal adalet ve eşitlik talepleri ekonomik korku söylemiyle bastırılıyor.
30 Kasım 2025 oylamaları, İsviçre’nin siyasal mimarisinin; servet transferini koruyan, sosyal hak genişlemesini engelleyen, göçmenleri sistemli biçimde dışlayan, sermaye çıkarlarını ulusal çıkar gibi paketleyen bir düzen ürettiğini bir kez daha teyit ediyor.
Sol hareketler açısından bu tablo, yalnızca bir yenilgi değil; sınıfsal blokajın nerelerde ve nasıl işlediğini gösteren stratejik bir veri seti niteliğinde.
30 Kasım oylamalarının toplam tablosu, ülke genelinde üç temel eğilim ortaya koyuyor: Servet vergisi, sosyal haklar ve gelir eşitliği gibi sol talepler geniş toplumsal destek bulmakta zorlanıyor. Göçmenlerin hakları ve demokratik katılım konuları hâlâ milliyetçi bariyerlere takılıyor. Ekonomik güvencesizlik derinleşmesine rağmen seçmenlerin geniş kesimi radikal olmayan, “güvenli”, statükocu çözümlere yöneliyor.
Bu sonuçları, yükselen yaşam maliyetleri, sağın gündemi belirlediği bir politik atmosfer ve medyanın yapısal tarafgirliği çerçevesinde okumak gerekiyor. (Arkadaş)