İsviçre, uzun yıllar boyunca Avrupa’da siyasal finansman konusunda en kapalı ülkelerden biriydi. 2023’e kadar partilerin veya kampanyaların kimler tarafından finanse edildiğine dair hiçbir yasal zorunluluk bulunmuyordu. Yani ülkenin “doğrudan demokrasi”si, aslında anonim bağışların gölgesinde işliyordu. Ancak son dönemde yürürlüğe giren şeffaflık yasalarıyla birlikte tablo kısmen değişti: Artık kampanyalara aktarılan paraların yaklaşık üçte ikisi, partilere yapılan bağışların ise yarısı biliniyor.
Ne var ki bu, “paranın kimden geldiği” sorusuna ancak kısmi bir yanıt verebiliyor.
AVRUPA ORTALAMASINDA AMA HÂLÂ ŞEFFAFLIKTAN UZAKTA
Hollandalı araştırma platformu Follow the Money’nin (FTM) 2024 verilerine göre İsviçre, parti finansmanı şeffaflığında Avrupa ortalamasında yer alıyor: 23 ülke arasında referandum ve seçim kampanyalarında 13’üncü, parti bağışlarında ise 11’inci sırada. Ancak bu “ortalama” durumun ardında ciddi bir boşluk yatıyor.
Zira İsviçre’de yalnızca 15.000 frankın üzerindeki bağışlar açıklanıyor. 50.000 frankın altındaki kampanyalar ise bildirim zorunluluğunun dışında kalıyor. Bu da politikacıların kasasına giren paranın önemli bir kısmının kamu denetiminin dışında kalması anlamına geliyor.
Avrupa Birliği ortalamasında bu eşik 2.400 avro (yaklaşık 2.200 frank) düzeyinde. Avrupa Konseyi’nin yolsuzlukla mücadele organı GRECO, İsviçre’ye açıkça çağrıda bulunarak bu sınırın düşürülmesini istedi. Ancak ülke yönetimi, sermaye çevrelerinin baskısıyla bu eşiği yüksek tutmakta ısrar ediyor.
KISITLI GÖRÜNÜRLÜK
Yeni sistemde, 50.000 franktan fazla harcama yapan kampanyalar tüm gelirlerini ve 15.000 frankın üzerindeki bağışlarını açıklamak zorunda. Bu veriler Federal Mali Denetim Kurumu’na (CDF) gönderiliyor ve kamuya açık hale getiriliyor.
Ancak kurumun kendisi bile bu bilgilerin “siyasi finansmanın bütününü ortaya koymadığını” kabul ediyor. Başka bir deyişle, İsviçre devleti kendi şeffaflık yasasının eksik olduğunu resmen itiraf ediyor.
KİMLER FİNANSE EDİYOR?
2024’te kamuya açıklanan bağışların sadece yüzde 10’u partilere, yüzde 2’si ise seçim ve referandum kampanyalarına bireysel bağışçılardan geldi. Geri kalanı ise şirketler, işveren birlikleri, meslek örgütleri, sendikalar ve kitle örgütleri tarafından sağlandı.
Yani İsviçre siyaseti büyük ölçüde “örgütlü çıkarların parası” ile dönüyor. Bu paranın “kamu yararı” güdüsüyle değil, ekonomik veya ideolojik motivasyonlarla aktığı açık.
Devlete ait telekom devi Swisscom’un bağışları, çıkar çatışması iddialarına neden oldu. Infra Suisse adlı inşaat lobisi, otoyol projelerini destekleyen kampanyaya 140.000 frank bağışladı. Elektrik üreticisi Axpo ise yenilenebilir enerji kampanyalarına 250.000 frank aktardı — üstelik bu şirketin hisseleri de kantonlara ait. Bu tür örnekler, “kamu mülkiyeti”nin bile özel çıkar mekanizmalarına dönüştüğünü gösteriyor.
SERMAYENİN SINIRI YOK
AB ülkelerinde bağışların çoğu bireylerden gelirken, İsviçre’de durum tam tersi. Bu fark, İsviçre yasalarının “örgütsel bağışlara” yönelik neredeyse hiçbir sınırlama getirmemesinden kaynaklanıyor.
Nottingham Üniversitesi’nden siyaset bilimci Fernando Casal Bértoa, bu durumu “demokrasinin özünü zayıflatan bir zaaf” olarak tanımlıyor: “Sınırsız bağış hakkı, özellikle şirketler söz konusu olduğunda, çıkar çatışmasını kaçınılmaz hale getirir. Kamu ihaleleriyle çalışan şirketlerin siyasi bağış yapması, demokratik etikle bağdaşmaz.”
Avrupa Konseyi, devletle ticari ilişkisi bulunan şirketlerin bağışlarının tamamen yasaklanmasını öneriyor. Ancak İsviçre bu tavsiyeye de uymuş değil.
DEVLET DESTEĞİ ZAYIF, BAĞIMLILIK GÜÇLÜ
Louvain Üniversitesi’nden Wouter Wolfs ise başka bir noktaya dikkat çekiyor: İsviçre partileri kamu fonlarından neredeyse hiç pay almıyor.
2024’te parlamentodaki gruplara sadece 7,4 milyon frank verildi; bu, partilerin toplam gelirinin yalnızca dörtte biri. Oysa AB ortalamasında partilerin yarısından fazlası kamu fonlarıyla ayakta duruyor.
Bu durum, İsviçre partilerini zengin bağışçılara daha bağımlı hale getiriyor. Wolfs’a göre “şeffaflık tek başına güven yaratmaz; eğer tüm aktörler eşit koşullarda değilse, şeffaflık bile eşitsizliği gizleyebilir.”
İsviçre genellikle “doğrudan demokrasinin beşiği” olarak sunulur. Ancak referandum kampanyalarına milyonerlerin, şirketlerin ve lobilerin yön verdiği bir sistemin gerçekten halk iradesine dayandığı söylenebilir mi?
Birçok araştırma, İsviçre halkının yüzde 80’inin “çıkar gruplarının siyasetteki etkisinin fazla” olduğunu düşündüğünü gösteriyor. Halkın bu tespiti, ülkenin mevcut siyasal yapısının bir özeleştirisi niteliğinde.
ASLOLAN SERMAYENİN SÜREKLİLİĞİ
2025 yazında Federal Mali Denetim Kurumu’nun yayımladığı rapor, tüm bu “şeffaflık reformlarının” yüzeyde kaldığını ortaya koydu. Partilerin 2024’teki toplam geliri 22,4 milyon frank olarak bildirildi — ama kurumun ifadesiyle bu rakam, “siyasal hayatın gerçek finansmanını yansıtmıyor.”
Bugün İsviçre siyasetinde hâkim olan yapı, şeffaflığın değil sermayenin sürekliliğini güvence altına alıyor. Kamu denetimi ise bu sürekliliğe biçim veren teknik bir araçtan öteye geçemiyor.
İsviçre’nin “doğrudan demokrasisi”, bankalarla, enerji devleriyle ve inşaat lobileriyle kurduğu simbiyotik ilişki içinde eriyor. Görünürde halk egemenliği, gerçekte ise paranın sessiz ama belirleyici egemenliği hüküm sürüyor. Eğer siyaset şirketlerin kasalarına bağımlıysa, referandum sandığı da eşitlik değil, güç dengesi üretir. (Arkadaş)
