Hürmüz Boğazı’nın bir aydan uzun süre fiilen kapanması, yalnızca dünya ölçeğinde enerji arzının değil, aynı zamanda gıda ve insani yardım tedarik zincirlerinin ne denli kırılgan olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. Ancak bu kriz, doğal bir felaketin değil; ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırılarıyla tırmandırılan jeopolitik bir çatışmanın doğrudan sonucu.
Şubat ayı sonunda başlayan saldırılara İran’ın Körfez’deki gemilere yönelik misilleme tehditleri ve eylemleri eşlik etti. Umman ile İran arasında yer alan ve dünya petrol ve gaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar su yolu kısa sürede fiilen işlemez hale geldi. Uluslararası ticaretin can damarlarından biri olan bu geçidin tıkanması, enerji akışlarının yeniden şekillenmesine ve dünya ekonomisinin yeni bir şok dalgasıyla karşı karşıya kalmasına yol açtı.
ABD Başkanı Donald Trump’ın son anda planlanan saldırıları iki haftalığına askıya aldığını açıklaması, geçici bir nefes alma alanı yaratsa da krizin çözümünden ziyade yönetildiğini gösteriyor. Ateşkesin Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması ve müzakerelerde ilerleme şartına bağlanması ise bölgedeki askeri ve ekonomik baskının devam ettiğini ortaya koyuyor. Tahran yönetimi, gemilerin güvenli geçişine izin vereceğini belirtirken, bunu kendi askeri kontrolü altında gerçekleştireceğini özellikle vurguluyor. Bu durum, krizin henüz çözülmediğinin ve güç dengelerinin yeniden kurulma sürecinde olduğunun açık bir göstergesi.
ENERJİ ZİNCİRLERİNİN YENİDEN YAPILANMASI VE İSVİÇRE’NİN ROLÜ
Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji akışlarının kesintiye uğraması, kapitalist dünya sisteminde enerji coğrafyasının adeta yeniden çizilmesine neden oluyor. Bu süreçte dikkat çekici olan noktalardan biri ise İsviçre’nin doğrudan ithalat bağımlılığı sınırlı olmasına rağmen, uluslararası emtia ticaretindeki merkezi rolü.
İsviçre merkezli ticaret şirketleri, Körfez bağlantılı petrol ve gaz akışlarının önemli bir bölümünü finanse ediyor ve yönetiyor. Yani fiziki olarak İsviçre topraklarından geçmeyen enerji kaynakları dahi bu ülkenin finansal ve ticari ağları üzerinden dolaşıma giriyor. Bu durum, İsviçre’nin “tarafsız” bir ülke olduğu yönündeki resmi söylemin, emperyalist sistem içindeki işlevi düşünüldüğünde ne kadar tartışmalı olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.
Ekonomistlerin de belirttiği üzere İsviçre’nin Körfez bölgesiyle doğrudan ticareti sınırlı; ithalatın büyük kısmı işlenmemiş altın gibi değerli metallerden oluşuyor. Ancak bu veri, ülkenin enerji piyasalarındaki belirleyici rolünü gizlemeye yetmiyor. Aksine, İsviçre’nin doğrudan değil dolaylı bağımlılık ilişkileri üzerinden sistemin merkezinde konumlandığını gösteriyor.
KRİZİN BEDELİ: ENERJİ FİYATLARI, EMEKÇİLER VE BAĞIMLI EKONOMİLER
Krizin en hızlı hissedilen etkisi enerji fiyatları üzerinden ortaya çıkıyor. Petrol ve gaz fiyatlarındaki artış, hane halkı gelirlerini aşındıran dolaylı bir vergi işlevi görüyor. Artan enerji maliyetleri yalnızca tüketimi kısmakla kalmıyor; aynı zamanda üretim maliyetlerini yükselterek ekonomik durgunluk riskini büyütüyor.
Avrupa ekonomisinin yavaşlaması ise İsviçre gibi ihracata dayalı ekonomiler için çarpan etkisi yaratıyor. Talep daralması, yatırım iştahının düşmesi ve şirket kâr marjlarının erimesi, krizin etkilerinin yalnızca enerji sektörüyle sınırlı kalmayacağını gösteriyor.
Ancak bu krizin en ağır yükünü yine bağımlı ülkeler taşıyor. World Food Programme (WFP) verilerine göre Hürmüz Boğazı’ndaki aksama, on binlerce ton gıda yardımının gecikmesine veya tamamen durmasına yol açtı. Yardım konvoylarının alternatif güzergâhlara yönlendirilmesi hem maliyetleri artırıyor hem de teslim sürelerini haftalarca uzatıyor.
Artan yakıt fiyatları ve lojistik maliyetler, zaten kısıtlı bütçelerle çalışan insani yardım kuruluşlarını geri adım atmaya zorluyor. Bu da doğrudan daha az insanın desteklenmesi anlamına geliyor. Başka bir deyişle, emperyalist güçlerin askeri hamleleri, dünyanın en yoksul kesimlerini açlıkla yüz yüze bırakıyor.
FİNANSAL ALAN: BANKALAR, SİGORTA VE KRİZ DİNAMİKLERİ
Hürmüz krizi yalnızca fiziksel ticareti değil, finansal piyasaları da derinden etkiliyor. İsviçre’deki emtia ticaret şirketleri artan fiyat oynaklığı nedeniyle daha yüksek teminat gereksinimleriyle karşı karşıya kalıyor. Bu durum likidite baskısını artırırken, bankaların kredi koşullarını sıkılaştırmasına yol açıyor.
Sigorta ve reasürans (sigortacıların sigortacısı) şirketleri açısından ise riskler katlanarak büyüyor. Savaş riski primlerinin birkaç gün içinde katlanması, bazı rotaların fiilen sigortalanamaz hale gelmesine neden oldu. Bu da ticaret akışlarını doğrudan kısıtlayan bir faktör haline geldi.
Bu süreç, kapitalist sistemin kriz anlarında nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne seriyor: Riskler toplumsallaştırılırken, fırsatlar finansal olarak güçlü aktörler tarafından değerlendiriliyor. Nitekim yüksek sermayeye sahip İsviçreli ticaret şirketleri, bu tür dalgalanmalardan fayda sağlayabilecek konumda bulunuyor.
GIDA ZİNCİRİ ÜZERİNDEKİ ETKİLER
Krizin etkileri enerjiyle sınırlı değil. Hürmüz Boğazı aynı zamanda sıvılaştırılmış doğalgaz ve gübre ticareti açısından da kritik bir geçiş noktası. Gübre fiyatlarındaki artış, tarımsal üretim maliyetlerini yükselterek gelecekteki hasatları doğrudan tehdit ediyor.
Food and Agriculture Organization (FAO), gübre fiyatlarının yüzde 15-20 oranında artabileceği uyarısında bulunuyor. Bu durum, çiftçilerin gübre kullanımını azaltmasına ve dolayısıyla verim düşüşüne yol açabilir. Sonuç ise açık: daha yüksek gıda fiyatları ve daha derin bir açlık krizi.
EN KÖTÜ SENARYO: SİSTEMİK KRİZ RİSKİ
Uzmanlara göre çatışmanın tırmanması halinde petrol fiyatları varil başına 150 dolara kadar çıkabilir. Bu yalnızca bir enerji şoku değil, aynı zamanda uluslararası ölçekte bir ekonomik daralma sürecini tetikleyebilir. İsviçre gibi küçük ama dışa açık ekonomiler, bu tür şoklara karşı özellikle hassas.
WFP tahminlerine göre çatışmanın yılın ikinci yarısına sarkması ve petrol fiyatlarının 100 doların üzerinde kalması durumunda, 45 milyon insan daha akut gıda güvensizliğiyle karşı karşıya kalabilir. Hâlihazırda yüz milyonlarca insanın açlıkla mücadele ettiği düşünüldüğünde, bu tablo ciddi bir insani felaket riskine işaret ediyor.
TARAFSIZLIK SÖYLEMİ VE SİSTEM İÇİNDEKİ KONUM
Hürmüz Boğazı krizi, yalnızca bir jeopolitik gerilim değil; aynı zamanda kapitalist dünya ekonomisinin kırılganlıklarını ve eşitsizliklerini açığa çıkaran bir turnusol işlevi görüyor. İsviçre’nin bu yapı içindeki rolü ise pasif bir gözlemci olmaktan çok uzak.
Enerji ticaretinin finansmanı, emtia akışlarının yönetimi ve finansal aracılık mekanizmaları üzerinden İsviçre, bu krizlerin hem taşıyıcısı hem de belirli ölçüde faydalanıcısı konumunda. Bu nedenle “tarafsızlık” söylemi, ekonomik gerçekliklerle birlikte değerlendirildiğinde ciddi biçimde sorgulanmayı hak ediyor.
Son kertede Hürmüz’de yaşananlar, bir kez daha şu gerçeği ortaya koyuyor: Bu tür krizler, en az sorumluluğu olanları en ağır şekilde vurur. Ve mevcut uluslararası ekonomik düzen sürdüğü sürece, bu kırılganlıklar kalıcı olmaya devam edecektir. (Arkadaş)
