İKİ İSVİÇRE: BİRİ ZENGİN, DİĞERİ
GİDEREK DAHA YOKSUL
İlk ulusal yoksulluk raporu, emeğin ve emekçilerin korunmadığını, milli servetin adaletsiz paylaşıldığını doğruluyor. “mutlu ve sağlıklı” görünen küçük İsviçre ile geçinmekte zorlanan ve bugüne kadar resmî anlatının dışında bırakılan büyük İsviçre arasındaki derinleşen uçurumu gözler önüne seriyor.
Dünyanın en zengin ülkelerinden biri olan İsviçre’de her on kişiden biri yoksullukla mücadele ediyor. İsviçre Konfederasyonu tarafından yayımlanan ilk ulusal yoksulluk izleme raporunun ortaya koyduğu temel gerçek bu.
Rapora göre 2017’den bu yana yoksulluk oranı yüzde 8 ile 9 arasında seyrediyor ve düşüş göstermiyor. Bu tablo, Federal Konsey’in hem 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Stratejisi kapsamında hem de son yasama döneminde ilan ettiği hedefler açısından açık bir başarısızlık anlamına geliyor. Ekonomik büyüme de, istikrarlı işgücü piyasası da bu “sert çekirdeği” — geçinemeyenler grubunu — eritmeye yetmedi. Peki, bu insanlar kim? Tembeller mi, çalışmak istemeyenler mi, “sosyal devleti istismar edenler” mi? Hayır. Federal Sosyal Sigortalar Dairesi (UFAS) tarafından hazırlanan ve Aralık ayında Federal Konsey tarafından kabul edilen rapor, çalışmanın tek başına yoksulluktan kurtulmaya yetmediğini açıkça ortaya koyuyor.
YOKSULLUK İLK KEZ BİLİMSEL OLARAK İZLENİYOR
Çalışma, İsviçre’de yoksulluğun ilk kez bilimsel, istatistiksel ve çok boyutlu bir yaklaşımla izlenmesi bakımından önem taşıyor. Raporda yalnızca gelir değil; sağlık, eğitim, istihdam, barınma, sosyal ilişkiler ve siyasal katılım gibi alanlar da hesaba katılıyor.
Bu yaklaşım, uzun yıllar boyunca karşılaştırılabilir verilerin yokluğu nedeniyle hedefli sosyal politikaların önünde engel oluşturan ve gerçeği yansıtmayan bir resmî anlatının da sorgulanmasını sağlıyordu. Kısacası, bu raporla birlikte bu tabu yıkılıyor: İsviçre’de yoksulluk var. Hem de ciddi boyutlarda. Ancak sorun tam da burada başlıyor.
YOKSULLARIN PROFİLİ DEĞİŞMİYOR
Rapora göre İsviçre’de yoksulluk riski altında olanlar “aşina olunan” gruplar: Tek ebeveynli emekçi aileler, çok çocuklu işçi haneleri, yalnız yaşayan ücretliler, düşük nitelikli ve düşük ücretli işçiler, göçmen emekçiler, kadın işçiler.
Evet, özellikle kadınlar. Kadınlar arasında çok daha yaygın olan yarı zamanlı çalışma, çocuk bakım yükünün büyük ölçüde onların omuzlarında olması nedeniyle yoksulluk riskini artırıyor. Bu durum, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin emek piyasasındaki somut sonucudur. Bunlar suçlu ya da “topluma yük” olan insanlar değil; aksine, çoğu çalışan, kimi zaman eğitimli ama emeği artık koruyucu bir işlev görmeyen insanlar.
Gerçek şu ki: Çalışmak artık sistematik olarak yoksulluktan korumuyor. 2023 yılında yaklaşık 168 bin çalışan “working poor”, yani çalışan yoksul durumundaydı. Aile bireyleri de hesaba katıldığında bu sayı 300 bine, çocuk sayısı ise 78 bine ulaşıyordu. Bu veri, “işgücü piyasasına entegre olmanın ekonomik güvence sağladığı” yönündeki yerleşik anlatıyı açık biçimde çürütüyor.
SAĞLIK VE KONUT MALİYETLERİ
YOKSULLAŞTIRIYOR
Yoksulluğun en önemli belirleyicilerinden biri sabit giderler. Özellikle sağlık sigortası primlerindeki artış, alt orta sınıf için başlıca güvencesizlik kaynağı hâline gelmiş durumda. Prim indirimleri gibi sosyal yardımlar olmasaydı, 15–64 yaş grubundaki yoksulluk oranı iki katına çıkacaktı.
Barınma krizi de tabloyu ağırlaştırıyor. Nüfusun yüzde 16’sı, kira artışları ya da beklenmedik harcamalar karşısında hiçbir mali esnekliğe sahip değil.
Bir diğer kritik unsur ise yaşanılan yer. Federal yapıya sahip İsviçre’de, sosyal hizmetler, eğitim olanakları, vergi rejimi ve işgücü piyasası kantondan kantona ciddi farklılıklar gösteriyor. Bu durum, sosyal hakların posta koduna göre belirlendiği bir düzenin varlığına işaret ediyor ve eşitsizlikleri daha da derinleştiriyor.
YOKSULLUK SINIRI PAMUK İPLİĞİNE BAĞLI
Raporun vardığı önemli sonuçlardan biri şu: Yoksulluk ile yoksul olmama arasındaki sınır son derece kırılgan. Hayati ihtiyaçlar için belirlenen tutarın yalnızca 500 frank artırılması, binlerce insanı bir anda yoksulluk sınırının altına itebilir ve İsviçre’deki güvencesizlik oranını ikiye katlayabilir.
Üstelik durum, raporun gösterdiğinden bile daha kötü olabilir. Çalışma, yoksullara yönelik yaygın önyargıları da yerle bir ediyor: “çaba göstermiyorlar”, “yanlış kararlar aldılar”, “eğitim istemiyorlar”… Gerçek çok daha karmaşık ve sınıfsal.
SORUN BİLİNİYOR, AMA SİYASİ İRADE EKSİK
Rapor kamuoyunda geniş yankı uyandırdı. Sendikalar, yetersiz ücretleri tolere eden sistemi ve en kırılgan kesimleri vuran kemer sıkma politikalarını sert biçimde eleştiriyor. Ayrıca kullanılan göstergelerin, yüksek yaşam maliyetine sahip bir ülkede düşük gelirle yaşamanın gerçek zorluğunu olduğundan az gösterdiğini savunuyorlar.
Metodolojik eleştiriler de var: Ulusal izleme sistemi, kanton düzeyinde yeterince ayrıntılı analiz yapmaya henüz olanak tanımıyor. Oysa Ticino Kantonu, yerel çalışmalara göre ulusal ortalamanın çok üzerinde bir yoksulluk riski taşıyor.
Rapor gerekli bir temel olarak görülse de, siyasi sonuçları yetersiz. Eleştiri net: Bağlayıcı hedefler yok.
Bu nedenle rapor, “yoksulluğu azaltmaktan çok betimleyen, sofistike bir istatistik egzersizi” olarak kalıyor.
ZENGİN ÜLKEDE YOKSULLUK SİYASETEN TOLERE EDİLİYOR
Federal Hükümet, 2027’ye kadar ulusal bir yoksullukla mücadele stratejisi hazırlamakla yükümlü. Rapor şimdiden tehlikeyi gösteriyor: Veriler mevcut, dinamikler biliniyor, kırılgan gruplar tanımlanmış durumda. Ancak bu strateji, emekçilerin talepleri doğrultusunda şekillenmediği sürece bir anlam ifade etmeyecektir.
İsviçre’de yoksulluğun sürmesi, kaçınılmaz bir sonuç değil; ücretleri baskılayan, sosyal harcamaları kısan ve zenginliği egemen sınıflara transfer eden bir politikanın ürünüdür.
Sendikaların talebi nettir: Yaşanabilir asgari ücret, toplu sözleşmelerin güçlendirilmesi, sağlık ve barınmanın kamusal güvence altına alınması, kadın emeğine yönelik ayrımcılığın sona erdirilmesi
İsviçre gibi zengin bir ülkede yoksullukla mücadele edilebilecekken, bu durumun sürmesine göz yumuluyor. İstatistiksel bir tabu yıkıldı, ancak siyasi tabu hâlâ yerinde duruyor. Sorunun varlığını kabul etmek yetmiyor; nedenlerini de açıkça tanımlamak gerekiyor. Ve bu nedenler, zenginlik üreten ama onu giderek daha eşitsiz biçimde dağıtan bir sistemin sonucu. Asıl kaygı verici olan da, rakamlardan çok, tam olarak bu gerçek. (Arkadaş)
