İsviçre, Rusya ve Güney ülkeleri arasında kurulan uranyum zinciri, bağımsızlık değil yeni bağımlılıklar üretiyor. İsviçre’de atom enerjisinin yeniden diriltilmesi tartışmaları, uluslararası eşitsizlikleri görünmez kılan bir “iklim söylemi”nin arkasına mı saklanıyor?
İsviçre Federal Konseyi, özellikle Albert Rösti ve onun mensubu olduğu UDC/SVP etkisi altında, nükleer enerjiyi yeniden canlandırma yönünde ısrarını sürdürüyor. Bu yönelim, aynı zamanda gazla çalışan yeni santrallerin satın alınmasıyla destekleniyor. Kamusal tartışma ise büyük ölçüde arz güvenliği ve CO₂ emisyonları etrafında dönüyor. Oysa bu çerçeve, meselenin esas boyutunu –yani uluslararası ölçekte işleyen sömürü ilişkilerini– sistematik biçimde perdelemektedir.
Gerçekte hem uranyum hem de doğalgaz, yüzde yüz oranında “Güney ülkeleri”nden ithal edilmektedir. Bu durum, enerji üretiminin çevresel maliyetlerinin ve toplumsal yıkımının coğrafi olarak dışsallaştırılması anlamına gelir. 2022 tarihli Atlas de l’uranium adlı kolektif çalışmada da vurgulandığı gibi, “uranyum madenciliği sistematik sömürgecilikten ayrı düşünülemez.”
“ENERJİ EGEMENLİĞİ” MASALI: BAĞIMLILIĞIN YENİDEN ÜRETİMİ
İsviçre’de kullanılan uranyumun büyük kısmı Kazakistan’dan gelmektedir. Ancak mesele yalnızca çıkarım değil, aynı zamanda zenginleştirme süreçleridir. Küresel zenginleştirme kapasitesinin yaklaşık yarısını elinde bulunduran Rusya, bu zincirin kritik bir halkasını oluşturur. Nitekim İsviçre’deki Beznau reaktörleri tamamen Rusya’da zenginleştirilmiş uranyumla çalışmaktadır.
Bu tablo, “enerji egemenliği” söyleminin içinin ne denli boş olduğunu ortaya koyuyor. İsviçre bir yandan Rusya’ya yönelik yaptırımları desteklerken, diğer yandan nükleer tedarik zinciri aracılığıyla bu ülkenin ekonomisini dolaylı biçimde finanse etmektedir. Diğer yandan, Güney ülkelerindeki otoriter ve yolsuzlukla malul rejimlerle kurulan ekonomik ilişkiler, yerel halkların yoksulluk ve çevresel yıkım döngüsüne hapsedilmesini sürdürmektedir.
Uranyum çıkarımında yaygın olarak kullanılan “yerinde liç” yöntemi (sülfürik asit enjeksiyonu), yeraltı sularını kirletmekte ve radon gazının yayılmasına neden olmaktadır. Bu süreç, yalnızca çevresel değil, aynı zamanda halk sağlığı açısından da yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır.
NÜKLEER ENERJİ: İKLİM ÇÖZÜMÜ MÜ, YENİ-SÖMÜRGECİ SÜREKLİLİK Mİ?
Nükleer enerjinin savunucuları bugün iklim krizini bir meşruiyet aracı olarak kullanmaktadır. Ancak bu söylem, aynı aktörlerin otoyol genişletme projelerini desteklediği ve demiryolu yatırımlarını kestiği gerçeğiyle çelişmektedir. Bu bağlamda nükleer enerji, bir “yeşil dönüşüm” aracı olmaktan ziyade, mevcut üretim-tüketim rejimini korumanın bir enstrümanı olarak işlev görmektedir.
Enerji sistemlerinin tamamı belirli ölçülerde çıkarım ekonomisine dayanır; ancak nükleer-fosil kombinasyonu, yakıt bağımlılığı açısından en yoğun ve en sorunlu modeldir. Bu nedenle gerçek bir sürdürülebilirlik tartışması, yalnızca enerji kaynaklarını değil, aynı zamanda tüketim düzeylerini ve büyüme paradigmasını da sorgulamak zorundadır.
URANYUMUN BEDELİNİ KİM ÖDÜYOR?
Nijer’de uranyum madenciliği 1960’ların sonunda başladığında, yerel halk riskler konusunda bilgilendirilmedi. On yıllar sonra madenciler “açıklanamayan” hastalıklarla hayatını kaybetmeye başladığında ise sistematik bir inkâr ve dezenformasyonla karşılaşıldı.
Madencilerin kurduğu Aghirin’Man adlı örgüt (“ruhun kalkanı” anlamına gelir), bu ölümleri araştırmak üzere harekete geçti. 2003 yılında CRIIRAD uzmanlarının yaptığı ölçümler, su, toprak ve havada Dünya Sağlık Örgütü sınırlarının üzerinde radyasyon seviyeleri bulunduğunu ortaya koydu.
2009’da Areva (bugünkü Orano), Médecins du Monde ve diğer aktörlerle birlikte bir “Sağlık Gözlemevi” kuruldu. Ancak 2010’da yayımlanan Left in the Dust raporu, işçilerin ciddi sağlık sorunları yaşadığını ve işten ayrıldıktan sonra sağlık hizmetlerine erişimlerinin kesildiğini gösterdi.
Bir doktorun ifadesi durumu özetler niteliktedir: “Bu hastanelerde meslek hastalıklarını teşhis edecek uzmanlar yok. Bu yüzden kırk yıldır resmi olarak tek bir meslek hastalığı bile kaydedilmedi.”
2023’te Nijerli maden işçileri sendikası Syntramin, Cominak’a karşı dava açtı. Buna rağmen 2025 itibarıyla, kapatılan maden sahalarının temizlenmesine yönelik finansmanın askıya alındığı bildirilmektedir. Oysa Orano 2024 yılında yüz milyonlarca avro kâr açıklamıştır.
ENERJİ POLİTİKASI MI, ULUSLARARASI ADALET MESELESİ Mİ?
Nükleer enerjinin yeniden inşası, yalnızca teknik veya çevresel bir tercih değildir; aynı zamanda politik ve etik bir tercihtir. İsviçre gibi ülkeler için bu tercih, şu soruyu kaçınılmaz kılar: Enerji güvenliği adına, başka coğrafyalarda süregelen çevresel yıkımı ve emek sömürüsünü finanse etmeye devam etmek kabul edilebilir mi?
Gerçek bir enerji dönüşümü, yalnızca karbon emisyonlarını azaltmayı değil; aynı zamanda uluslararası üretim zincirlerindeki eşitsizlikleri, sömürgeci süreklilikleri ve tüketim alışkanlıklarını da hedef almak zorundadır. Aksi halde “yeşil enerji” söylemi, yalnızca eski düzenin yeni bir retoriği olarak kalacaktır. (Arkadaş)
