İsviçre merkezli gıda tekeli Nestlé, yeni genel müdürü Philipp Navratil’in göreve gelmesiyle birlikte önümüzdeki iki yıl içinde 16 bin işçiyi işten çıkaracağını açıkladı. Bu rakamın 12 bini ofis çalışanlarını, 4 bini ise üretim ve tedarik zinciri işçilerini kapsıyor. Yönetim, bu “reorganizasyonun” şirketin “verimliliğini artırmak” ve “büyüme hedeflerine ulaşmak” için zorunlu olduğunu savunuyor. Ancak gerçekte yaşanan, sermaye birikim sürecinde ortaya çıkan krizin yine emekçiler üzerinden çözülmeye çalışılmasıdır.
KRİZ YÖNETİMİNİN İLK KURBANI İŞÇİLER OLUYOR
Nestlé’nin kâr marjları son dönemde gerilemiş olsa da şirket hâlâ devasa bir kâr üretmeye devam ediyor. 2024’te 67 milyar franklık ciro yapan Nestlé, 2025’in ilk dokuz ayında bu rakamı yalnızca 1,2 milyar frank aşağıda, 65,9 milyar frank olarak açıkladı. Yani ortada bir çöküş değil, sermayenin kâr oranını “optimize etme” refleksi var.
Yeni CEO Navratil’in “dünya değişiyor, Nestlé daha hızlı uyum sağlamalı” sözleri, neoliberal dönemin tipik gerekçesini yineliyor: Piyasadaki her dalgalanma, işçilerin “verimlilik hedefleri” uğruna kurban edilmesinin bahanesi haline getiriliyor. Bu açıklamalar, şirketin selefleri tarafından başlatılan “Fuel for Growth” (Büyüme Yakıtı) adlı programın devamı. Bu programın özü, “büyüme”yi sürdürebilmek için işgücü maliyetlerini radikal biçimde düşürmek.
FİNANS PİYASALARI KRİZİN KİMİN LEHİNE OLDUĞUNU GÖSTERİYOR
Nestlé, 16 bin insanın geleceğini bir kalemde silerken, borsa sevinç çığlıkları atıyor. İşten çıkarmaların duyurulmasının ardından Nestlé hisseleri %9,3 değer kazandı. Vontobel bankasının analisti Jean-Philippe Bertschy’ye göre bu hamle, “yatırımcıların güvenini yeniden tesis etti.”
Üretimden ve istihdamdan tasarruf eden, yani toplumsal refahı budayan her girişim, sermaye piyasalarında “cesur reform” olarak alkışlanıyor. İşçiler için yıkım, hissedarlar için mutluluk.
SOSYAL ÇATLAKLAR DERİNLEŞİYOR
Nestlé’nin merkezi Vaud kantonundaki Vevey kasabasında bulunuyor. Bölgesel ekonomi, uzun yıllardır bu dev şirkete bağımlı. Ancak bu bağımlılık, yerel halkın refahı anlamına gelmiyor; aksine, sermayenin keyfine terk edilmiş bir ekonomik yapının kırılganlığını ortaya koyuyor.
Vaud Ekonomi Bakanı Isabelle Moret’in sözleri, liberal siyasetin çaresizliğini özetliyor: “Artık geleneksel koşullar yeterli değil, daha çevik olmalıyız.”
“Çeviklik” kavramı, son yirmi yılda sermayenin dilinde “emek piyasasının esnekleşmesi”, yani güvencesizliğin kalıcı hale gelmesi anlamına geliyor. Nestlé’nin kararı bu eğilimin en somut örneklerinden biri: üretim süreçleri ve yönetim katmanları, kâr oranlarını korumak için “yeniden tasarlanıyor”; fakat bedelini işçiler ödüyor.
NESTLÉ’NİN GERÇEK YÜZÜ
Nestlé, 2000’li yıllardan bu yana “sürdürülebilirlik” ve “etik üretim” kavramlarını şirket imajının merkezine yerleştirmeye çalışıyor. Ancak bu söylemin ardında, küresel gıda zincirlerinde düşük ücretli emek sömürüsü, çevresel yıkım ve kamu kaynaklarının özelleştirilmesi yatıyor. Şirketin şişelenmiş su skandalları, yerel halkların su kaynaklarının metalaştırılmasının sembolü haline gelmiş durumda.
Şimdi aynı şirket, uluslararası pazar payını korumak adına on binlerce emekçiyi işsizlikle yüz yüze bırakıyor.
Nestlé’nin “Fuel for Growth” adını verdiği strateji, sermaye birikiminin nasıl bir “yakıt”la beslendiğini açık ediyor: işten çıkarılan, güvencesizleştirilen ve değersizleştirilen emek.
Bu tablo, sadece Nestlé’ye özgü değil; İsviçre gibi “istikrarlı” görünen merkez ekonomilerde bile sermaye birikimi artık kalıcı bir kriz rejimi altında işliyor. Gıda devleri, ilaç tekelleri ve finans grupları, her yeni “büyüme planı”nı, binlerce emekçinin yaşamı pahasına uyguluyor. (Arkadaş)
