İsviçre’ye sınır bölgelerde yaşayan Fransız, Alman, İtalyan ve Avusturya vatandaşlarından İsviçre’de çalışanların sayısında geçtiğimiz yıllara göre bir artış gözleniyor.
Bu sirkülasyonun ters istikameti de mevcut. Yani İsviçre vatandaşı olup da komuşu ülkelerden ev alan ya da ikametini bu ülkelere taşıyanların sayısında da artış var. Geçim araçlarının İsviçre’ye göre uzuz olması, mülk edinmenin yine İsviçre’ye göre kolay ve ‘karşılanabilir’ olması bu eğilimi teşvik eden faktörler arasında. Sınır hattı boyunca gözlemlenebilen bu yoğunluk yine bu hatta ki yaşamı da canlı hale getiriyor. Artan taleple birlikte ev fiyatları ve kiraları yanı sıra arazi fiyatları da artmaya devam ediyor. Fransa’nın, Almanya’nın iç bölgelerinden gelip buralara yerleşenlerin sayısında da artış var aynı zamanda. Sınır bölgelerinde nitelikli işgücü eksikliği bir yönüyle bu istihdam biçimiyle azaltılmaya çalışılırken, ister vasıflı olsun ister vasıfsız İsviçre’de çalışıp otorduğu ülkede yaşıyor olmak, yine bazı yönleriyle çalışanlarca tercih edilip avantaj olarak görülüyor. Keza sınır işçileri ile istihdamı tercih etmek işverenler açısından da daha fazla sömürü olanağı yaratıp avntaj sağlıyor. Sektörüne ve işgücünün niteliğine bağlı olmak üzere ödenen ücretler yer yer İsviçre ortalamasının altında olabiliyor ya da ücretler Euro olarak ödenip kur avantajı sağlamak işverenler tarafından tercih edilebiliyor.
SENDİKAL ÖRGÜTLÜLÜK ZAYIF
Öte yandan sınır işçileri arasında sendikal örgütlülük oranı da düşük. Kesin bir veri bulunmamakla beraber, bu oranın İsviçre sendikal örgütlük oranı olan%15,5’in altında olduğu öngörülüyor. Sınır bölgelerinde dikkat çeken bir başka durum ise Türkiye kökenlilerin de yoğunluk kazanıyor olması. Bölgede yaşayan Türkiyeli nüfus arttıkça bu nüfusun oluşturduğu sosyal kültürel ve ticari faaliyet alanları da ağırlık kazanıyor. Sınır bölgesinde günlük sirkülasyonu arttıran bu hareketliliğin çalışanlar üzerinde doğal olarak sosyal, ekonomik ve politik etkileri oluyor. Bu tabloyu biraz da işçilerin kendilerinden dinleyebilmek için Türkiye kökenli olup sınırda yaşayan işçi arkadaşlarla buluşup sohbet ettik. Sıcak bir atmosferde gerçekleşen sohbetimizde sözü ilk alan Gül, 13 yıla yakın bir zamandır sınır bölgesinde yaşadığını vuguluyor ve buna sebep olarak da yaşadığı bölgenin sanayileşmiş bir bölge olması, çokca fabrikanın bulunması olarak açıklıyor. 2 yıla yakın bir süre İsviçre’de gözlük camları üreten bir firmada çalışan Gül’e göre, yaşadığı bölgede ikamet edenler arasında sosyal yaşam;entgrasyon ve iletişim daha iyi. Gül çalıştığı yerden 30 kişi ile birlikte işten çıkarılmış. İşten çıkarılmalarına gerekçe olarak da patron, firmanın azalan iş hacmini göstermiş. Şu an İsviçre’de tekrardan iş bulma şansını yükseltmek için Almanca kursu yatığını söylüyor ve İsviçre’de iş yaşamındaki denetimin daha disiplinli veiş yasalarının patrondan yana olduğunu söylüyor. Çalıştığı yerde ayrımcılığa maruz kalan işçilerin olduğunu özellikle de genç işçiler arasında geleceğe dair ümitsizliğin fazlalaştığını buna paralel olarak da farkındalığın arttığını ekliyor.
İŞÇİLER ARASINDA REKABET VAR
Kemal Kaya ise Fransa tarafında bir kozmetik fabrikasının imalat bölümünde kısım şefi olarak çalışıyor ve 38 yıldır bu firmada çalıştığını ekliyor. Çalıştığı iş yerinde üç ayrı sendikanın örgütlü olduğunu ifade eden Kaya, iş yerinde 3 kişiden oluşan bir bir işçi temsilciliğinin olduğunu ve fabrika çalışanlarının yoğunluklu olarak kadınlar olduğunu söylüyor. Çalışma düzeni ise 3 vardiyadan oluşuyormuş. Patronun iş gücü ihtiyacını ağrılıklı olarak işçi kiralayan firmalar üzerinden karşıladığını, bu işçileri kalıcı işçi statüsünde işe almamak için 18 ay dolmadan işten çıkardığını ve bir kaç ay sonra tekrar kiralık işçi statüsünde işe aldığını, bazı durumlarda da kiralık olarak firmaya alınan işçilerle firmanın kendi işçileri arasında yer yer gerginlikler çıkabildiğini vuguluyor Kemal Kaya. İş yerinde özellikle göçmen kökenli işçiler arasında rekabetin yoğun olduğuna dikkat çekiyor. Patronun teknolji yatırımıyla çalışan sayısını azalttığını artan iş yüküyle beraber işçiler üstünde steres ve baskının da yoğunlaştığını vurguluyor.
Son dönemlerde Fransa’da emeklilik refromu yasasına karşı gerçekleşen işçi eylemleri ve direnişini sorduğumuzda da CGT’nin kendi iş yerlerinde buna dair herhangi bir çalışma yürütmediğini söylüyor ve sorunlara karşı Fransız işçilerin göçmen işçilere göre daha duyarlı olduğunu ekliyor.
KADIN İŞÇİLER İÇİN DAHA ZOR
Birsen Çelebi ise 5 yıla yakındır kimya ve ilaç sektöründe üretim yapan bir firmada çalıştığını söylüyor. Öncesinde de kozmetik sektöründe çalışmış. Bulunduğu bölümde 400’e yakın işçinin çalıştığını vurguluyor ve kadın işçiler çoğunluktaymış. Kadının fabrikada sorumlu pozisyonlarda olmasının erkek işçiler tarafından benimsenmeyebildiğini ve dini inançların bunda rol oynadığını söylüyor. Irkçılık da dahil olmak üzere iş yerinde zorbalıklara maruz kaldığını aktaran Birsen, işçilerin örgütsüz olduğunu bunun da yaşadıkları problemlerin çözümünde işçilerin aleyine olumsuzluğa dönüştüğüne daikkat çekiyor. Patronun Cumartesi çalışmalarında ödenen ek mesai ücretlerini düşürdüğünü, buna karşı mücadele etmek için iş yerinde işçiler arasında bir komite kurduklarını vurgulayan Birsen, işçiler arasındaki örgütsüzlüğün patraonlar tarafından nasıl kullanıldığını ve savundukları taleplerin kabul edilmesinin bu yolla nasıl engellediğini anlatıyor. Birsen’e göre bu sistem çürümüş ve yarattığı bencillik ve bireysellikle herkesi boğuyor.(Arkadaş)
