BAĞLANTILAR

Evrensel     
       
Teori ve Eylem  
       
Yeni E         
     
Yeni Hayat    

Ekmek ve Gül         

Evrensel WEB TV  

Önceki haberler 
1   2    3      4    5    6     7      8     9    10
AB-ABD ilişkilerinde Afganistan güzergahı











Avrupa gündeminde bu hafta NATO’nun Afganistan stratejisi çerçevesinde AB-ABD ilişkileri, Fransa’da yaklaşan Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve Britanya’da hükümetin mülteci düşmanı yeni planı var.
NATO, Rusya’yı da ihmal etmeden Çin ile çatışmaya hazırlanıyor. Afganistan’dan geri çekilme ise zamana bırakılıyor. Bu ikili düşman stratejisinde Afganistan, AB ve Almanya ile ABD arasında ilişkilerin hangi yolda ilerleyeceğini göstermesi açısından da önemli.
Fransa’da tüm siyasi partiler gelecek yıl nisan ayında gerçekleşecek Cumhurbaşkanlığı seçimlerine hazırlanmaya başladı. Solda ortak aday çıkarmaya yönelik tartışmalarla birlikte bölünmeler de kamuoyuna yansıyor. Fakat Cumhurbaşkanlığından önce 13 ve 20 Haziran’da il genel meclisleri için seçimler yapılacak. Politis dergisi, sol örgütlerle ekolojistlerin anlaşarak seçimlere ortak adaylarla katılma sorumluluklarının olduğunu savunuyor.
Britanya’da hükümet Brexit’i takiben “Sınırlarını kendi kontrolüne alma” vaadini mültecileri hedef göstererek yerine getirmeye çalışıyor. İçişleri Bakanı Priti Patel’in tüm ilerici ve demokratik çevrelerde tepkiyle karşılaşan planlarına göre, ülkeye “yasa dışı” yollardan giren mülteciler, uluslararası yasalarla korunan yasal haklarından mahrum bırakılarak, her an yurt dışı edilme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklar. Mültecilere karşı daha önce kabul ettiği sorumlulukları her fırsatta göz ardı eden İngiliz hükümeti, yeni tasarılarla mültecilere karşı ırkçılığı yükseltme çabasında görünüyor.

İKİ DÜŞMAN STRATEJİSİ
Reinhard LAUTERBACH
Junge Welt
Hedefli kötümserlik, NATO konferansları ritüelinin bir parçasıdır. Şu anda karşıt olarak seçilen ülkelerin veya güçlerin, tüm masumiyetle tabii ki kendi belirlediği “Kurallara dayalı bir düzene” bağlı kalmak isteyen Batı savaş ittifakını tehdit ettiği izlenimi yaratılmalı ve sürdürülmelidir.
Birkaç gün önce Çin, Vladimir Putin’in 2007’de Münih’te yaptığı gibi, bunun bir hegemonya çabası olduğunu ABD’nin suratına haykırdı.
Dünyadaki en yüksek askeri harcamalara rağmen işler şu anda NATO açısından pek iyi görünmüyor. Dışişleri bakanları şimdilerde Afganistan’da nasıl devam edecekleri gerektiği sorusuyla meşgul. 2001’de -umulanın aksine- bu Orta Asya ülkesinin Batı tarafından işgali bir yıldırım saldırısı olarak gerçekleştirilemedi. Ezici maddi üstünlüğe rağmen NATO birlikleri yerel grupların direnişini ezmeyi başaramadı. Özellikle Taliban, kendisini Batı askeri mekanizmasına karşı “Hayatta kalmaya muktedir” olarak gösterdi.
Eski ABD Başkanı Donald Trump, bundan gerekli sonuçları çıkarmak istedi ve Taliban ile askerlerin çekilmesi üzerine müzakerelere başladı. Halefi Joe Biden bu kararı tersine çevirdi. Şimdi cevap verilmesi gereken soru, ABD’ye yardımcı birlikler sağlayan NATO’nun Avrupalı siyasetçilerinin savaşın uzatılmasına nasıl tepki verecekleridir. ABD’nin yanında durmaya ve böylece NATO’nun, İttifakı, aslında iki gerçek rakibine karşı silahlandırmak için kullanacağı; kazanılmayacak bir savaşta yer almaya devam mı edeceklerdir yoksa tek taraflı olarak geri çekilerek kaderi değiştirecek bir karara mı imza atacaklardır?
Moskova, özellikle bu günlerde Afganistan için kendi başına bir barış çözümüne aracılık etmeye çalışıyor. Batı’nın askeri açıdan mutlu olabileceği, ancak işi yapan Rusya’nın Orta Asya’da önemli bir aktör olduğunu doğrulayacağı için siyasi çıkarının olmadığı bir gelişme bu.
Bu arada NATO şimdi kendisini Rusya’nın yanı sıra ikinci bir ciddi rakiple karşı karşıya görüyor: Çin Halk Cumhuriyeti.
Mart ayının başında Die Welt gazetesinin ele geçirdiği Bundeswehr yönetiminin gizli bir planlama belgesi, iki potansiyel rakipten hangisinin daha tehlikeli olduğunu açıkça belirtmiyor; ancak, Çin’in 2 milyon askere, yaklaşık 6 bin 850 savaş tankına ve 1600 savaşçıya sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda 2 bin 500 kilometreye kadar uzun menzilli son derece tehlikeli hipersonik füzeler de dahil olmak üzere “Dünyanın en büyük konvansiyonel füze potansiyeline” sahip olduğunu ortaya koyuyor. Bunlarla Batı Pasifik’teki Guam adasındaki ABD deniz üssüne ulaşabilecek durumda.
Bundeswehr stratejistleri, bu konuda neyin tehdit edici olduğunu özel olarak belirtmeseler de okuyanlar bunu anlıyor. Gazete, endişelerin Pekin’in “Ekonomik kalkınmayı garanti etmek ve uluslararası düzeni kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmekle ilgili olduğu”nu aktarıyor. Bu aslında NATO’nun da yaptığından başka bir şey değil. Bu endişe, ancak NATO tarafı, “Uluslararası bir düzenin kendi çıkarlarına göre şekillendirilmesi” konusunda tekel olmayı talep etmesi halinde tehdit olur.
Bundeswehr belgelerinde isteksizce de olsa Rusya’ya saygı ortaya konuyor: Bu rakip ciddiye alınmalıdır. Rus silahlı kuvvetleri artık iyi eğitilmiş ve hızlı bir şekilde konuşlandırılabilecek olan “Deniz temelli ikili saldırı kabiliyetini sürdürmek” için yoğun bir şekilde yatırım yapıyor. Doğu Avrupa’da “Zaman ve mekan açısından üstünlük elde edebilirler”.
NATO için özellikle can sıkıcı olan şey, bu savunma faaliyetlerinin Rusya ve Çin’e, Batı’nın hegemonya iddiasını askeri olarak güvence altına alma girişimlerine harcadığından çok daha az paraya mal olması.
Ne yazık ki insanlık açısından NATO, dünya hakimiyetlerini güvence altına aldığı kapitalist şirketlerin kriterlerine göre işlemiyor. Rakip, eş değer ya da daha iyi bir ürünü daha düşük maliyetle üretirse,  tekel merkezlerinde kelleler uçurulur. NATO’nun kendi standartlarına göre ürettiği “güvenlik” ürününde ise öyle değil.
(Çeviren: Semra Çelik)
 
BİRLİK
Nadia SWEENY
Politis
Fransız sol örgütler ve ekolojistlerin 2022 seçimlerini kaçırmama diye bir sorumlulukları var. İktidara gelme ihtimali olan bir (aşırı sağcı) “Ulusal bir araya gelme” partisiyle, ona baraj olabilecek “Cumhuriyetçi engel” in çatlamasıyla, sosyal alanda olduğu kadar da ekolojik ve toplumsal alanda yıkıcı devasa tahribatları olan bir Macroncu politikayla, dramatik sonuçları olan sağlık kriziyle mesele sanıldığından daha da önemli. Öyleyse kendi dükkanını savunma ve daha fazla gereksiz ve zayıflatan bölünmelere neden olan sürtüşmeleri meşru kılabilecek hiçbir şey yoktur. Cumhurbaşkanlığı seçimleri yolunda 13 ve 20 Haziran’da gerçekleşecek il genel meclis seçimleri önemli bir deneme olabilir. Zira bir yandan bu seçimlerin doğurduğu tartışmalar meseleyi bölgesellikten çıkartıp ulusallaştırıyor, diğer yandan ise seçimler Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerden birkaç ay önce gerçekleşmesinden dolayı önem taşıyor.
Bölgelere nüfus etme konusunda ciddi eksiklikleri olan (Marcron’un partisi) “İlerleyen Cumhuriyet” bu seçimlerde alabileceği büyük bir yenilginin Cumhurbaşkanı adayını zayıflatacağını çok iyi bildiğinden sağlık gerekçesini öne sürerek erteleme ve genel seçimlerden sonra yapma konusunda ısrarlı. Sağdan ve soldan 10 il meclis başkanı Le Figaro gazetesinde (21 Mart’ta) yayımladıkları bir metinle bu ihtimali reddettiler. Bu seçimler hiçbir zaman olmadığı kadar, demokratik olarak kendini ifade etme alanı olarak görülüyor. Bundan dolayı solcu ve ekolojistlerin birlik olmasına yönelik kamuoyu baskısı da artıyor. Özellikle de aşırı sağın güçlü olduğu bölgelerde ne solcuların ne de ekolojistlerin ilk turda birlik olmadan ikinci tura kalma şansları yoktur.
Bugüne kadar hayal kırıklığına uğrayan bu gereklilik de Hauts-de-France bölgesinde yapılan anlaşmayı tünelin sonunda görülen ışık olarak değerlendirebilir.
 (Çeviren: Deniz Uztopal)
 
PATEL’İN TEKLİFLERİ TUTARSIZ, İŞE YARAMAZ VE İNSANLIK DIŞI
The Guardian
Başyazı
Salgının başlangıcından bu yana 1 yıldan fazla zaman geçti ve hükümetin ellerinin dolu olduğunu düşünebilirsiniz. Yine de, buraya sığınmak için gelen savunmasız insanlar pahasına alaycı bir şekilde yeni bir kriz yaratılıyor. Çarşamba günü yayımlanan iltica önerileri, sağcı UKIP Partisinin Eski Başkanı Nigel Farage ve diğerlerinin, Dover’ın beyaz uçurumlarına yaklaşan genç insanların botlarının görüntülerini kullanarak yaratmaya çalıştıkları popülist öfkeyi ateşleyecek.
İçişleri Bakanı Priti Patel’in, sistemin, talep yükü altında “çöktüğü” iddiası tam bir saçmalık. Geçen yıl bu ülkedeki sığınma başvurularının sayısı 2002’deki zirvenin yarısının bile çok altındaydı. Küresel olarak beş mülteciden dördü komşu ülkelere kaçtı; Türkiye 3.6 milyon mülteciye ev sahipliği yapıyor. Patel’in AB ülkelerinin “Çözümün bir parçası olması gerektiğini” yönünde saldırısı aldatıcı. Almanya, Birleşik Krallık’taki 133 bin mülteciye kıyasla yaklaşık 1.1 milyon mülteci nüfusuna sahip. Yunanistan, Fransa ve İspanya da son yıllarda çok daha fazla sığınmacı kabul etti.
Başvuru sahiplerinin dörtte üçü 1 yıl sonra hâlâ ilk kararı beklese de artan dosya sayısı başvurulardaki artıştan değil, onlarla zamanında ilgilenilmemesinden kaynaklanıyor. Birleşik Krallık’taki göçmenlik başvuruları ve yargı incelemeleri son beş yılda düştü ve sığınma arayan her 3 kişiden ikisinin geçerli talepleri olduğu görüldü.
İçişleri Bakanı artan maliyetler konusunda gerçekten endişeliyse, kendi departmanını düzene sokmalıdır. Bunun yerine düzensiz gelişleri günah keçisi ilan etti ve buraya gelmek için hayatlarını riske atanları, kadınlar ve çocuklar pahasına kazanç sağlayan açgözlü, sıraya atlayan hilekarlar olarak sundu. Onları şeytanlaştırmak pek yeni değil, ancak diğer sığınmacılar için endişe bahanesiyle bunu yapmanın özellikle tatsız bir yanı var.
Vaat, geçerli talepleri olanların bir yeniden yerleşim süreciyle buraya gelebilmeleridir. Mültecilerin yeni bir yuvaya hazırlanmalarına, güvenli bir şekilde seyahat etmelerine ve yeni hayatlarına başlamak için ihtiyaç duydukları desteği almalarına olanak tanıyan adil ve iyi planlanmış bir program mutlaka arzu edilir. Ancak bu planın nasıl çalışacağına veya kaç yerin mevcut olduğuna dair hiçbir gösterge yoktur. Konsültasyon ihtiyacı, daha önce yılda 5 bin kişiyi yeniden yerleştirme hedefinin neden düşürüldüğünü açıklamıyor. Ve başlangıçta öngörülen 3 bin refakatsiz çocuk mülteciden 500’den azını kabul ederek DUBS planını terk eden hükümetin iyi niyetine güvenmek mümkün değil.
BM Mülteciler Yüksek Komiserinin de belirttiği gibi, geçerli bir hak talebinde bulunan kişilerin ulaştıkları ilk yerde kayıt yaptırmak için yasal bir zorunlulukları yoktur ve başka bir yerde yaşamak istemek için geçerli nedenleri olabilir. İltica ihtiyacının farkına varmak, ancak sonra onları sonsuza kadar belirsizlik içinde bırakmak, tekrarlanan kontrollere ve kalıcı yerinden edilme tehdidine tabi olmak, sadece acımasızlık olarak kalmaz. Bu, halihazırda başa çıkamayan yetkilileri daha da zora sokacak ve mevcut iş yükünü artırarak muhtemelen yasal zorluklara yol açacaktır.
Genel olarak, bu teklifler işe yaramaz görünüyor. Hiçbir üçüncü ülke, reddedilen sığınmacıları kabul etmeye yanaşmadı. Brexit, İngiltere’nin AB üzerinden buraya gelenleri iade etmesine izin veren anlaşmayı sona erdirdi; mevcut ilişkiler göz önüne alındığında, bunun değiştiğini görmek zor. Bu plan, İçişleri Bakanlığının mülteci teknelerini tazyikli suyla geri çevirme önerisinin daha sofistike, ancak daha az mantıklı bir versiyonuna benziyor: Bu kadar duygusuz olmazsa gülünç görünecek ucuz bir hile.
(Çeviren: Haldun Sonkaynar)