BAĞLANTILAR

Evrensel     
       
Teori ve Eylem  
       
Yeni E         
     
Yeni Hayat    

Ekmek ve Gül         

Evrensel WEB TV  


Atilla TOPTAŞ: ‘Göçmen kadınlar 
şiddete daha fazla maruz kalıyor.’













Atilla Toptaş
Klinik Psikolog, Psikoterapist

Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kadınları; şiddet, cinsiyet ayrımcılığı ve  hak gaspından koruyan İstanbul Sözleşmesi’nden, ‘Türk aile geleneğine ters hükümler içerdiği’ gerekçesiyle ayrıldığını açıkladı. Gerçek niyeti nasıl okuyorsunuz?

İlk olarak şunu belirtmek isterim, İstanbul Sözleşmesi toplumsal cinsiyet ayrımcılığını önlemeyi, kadınları şiddetten korumayı temel alan, cinsiyet eşitliğinin devlet güvencesinde olmasını hedefleyen, uluslararası bağlayıcılığı olan ilk belgedir. Bu nedenle oldukça  önemlidir. Ama bu tarz belgeler ancak bütünlükçü bir şekilde ele alınıp, belli bir devlet iradesiyle uygulamaya konulunca anlam taşır. Sözleşme şartlarını, kanunları uygulamak bir zihniyet ve bilinç gerektiriyor. Kanunların içeriğini özümseyip içselleştirmediğiniz zaman istediğiniz kadar kanun yapın; toplumsal bir karşılığı olmuyor. 
  Türkiye’de laiklik 84 yıl önce anayasaya girmiş. Geçen bunca zaman içerisinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti laik bir devlet olabildi mi? Hayır. Kadınlara Seçme ve Seçilme Hakkı 87 yıl önce 1934’te verilmiş. Kadınlar bu haklarını hala eşit şartlarda kullanabiliyorlar mı? Hayır. Temsiliyette eşitlik var mı? Hayır. Türkiye İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’ni 1949’da kabul etmiş; insan hakları konusunda, özgürlükler konusunda gelişmiş ülkelerle kıyaslanacak düzeyde miyiz? Hayır. Türkiye İsviçre Medeni Kanunu’nu 1926’da almış, peki tam olarak uyguladı mı? Hayır.
Her toplumun kadın ve erkekler için öngördüğü normlar mevcuttur.  Bu normları belirleyen de devletin sunduğu eğitim, dini inanç, kültürel yapı ve devletin kurumsal yapısıdır. Hükümetin "Aileyi yıkıyor, şiddeti artırıyor, eş cinselliği özendiriyor" sözleri tamamen politik bir zihniyet ve inanç meselesi, aileye ve kadına verilen rollerin dışa vurumuş halidir. Bu zihniyet kadına eşitliği layık görmüyor, kadını erkeğin egemen alanına hapsederek erkeğin hizmetinde kalmasını istiyor. 
İstanbul Sözleşmesi; cinsiyet ayırımcılığını, kadına karşı şiddeti, çocuk istismarlarını ortadan kaldırmadı. Türkiye ve birçok başka ülkede kadın şiddetinin kültürel, dini boyutunun yanında devletin yapısal ve kurumsal boyutu var. 
Devlet kurumsal yapısı gereği ‘Erkek’ bir örgütlenme biçimidir.  Şu andaki bütün devletleri şekillendiren, onlara ruh veren erkeklerdir. Kadın devletin şekillenmesinde aktif yer alamıyor, bundan dolayı da bütün mevcut devletler erkeği temsil ediyor. Kadınlar ise bu erkek sistemine hizmet ediyorlar sadece. Bu yapının radikal bir şekilde değişmesi lazım. Belki sadece İsveç, Norveç, Finlandiya gibi ülkelerde bu ‘erkek devlet’ biraz yumuşamış görünüyor; fakat diğer dünya ülkeleri hala çok geri bir erkek egemen devlet yapısına sahip.  Çok gelişmiş Avrupa ülkelerinde bile kadınlar eşit haklara sahip değiller. Buna İsviçre’de dahil. İsviçre’de son 4-5 yılda iyice yükselen kadın hareketi sonucunda yeni yeni belli adımlar atılmaya başlandı. Aynı düzeyde iş yapan bir erkek, kadından ortalama %30 daha fazla maaş alıyor. Üst düzey iş ve görevlerde kadınların oranı %10’u geçmiyor. Bunun mantıklı bir açıklaması var mı? Bunun adı cinsiyet ayrımcılığı! 
Tarih boyunca kadının güçlenmesini engelleyen güçler dini ve siyasi otoritelerdir. Avrupa’da da zakın tarihe kadar böyleydi, diğer dünyada da hala böyle. Dinin hakimiyeti kırıldığı yerlerde kadınlar güçlenmeye başladılar ve haklarını elde etmeye başladılar.
Her toplumun kadın ve erkekler için öngördüğü sosyal, kültürel ve dini normlar mevcuttur. Kanunlar da bu normlara göre yapılıyor. Kanunları yapanlar kim? Genellikle erkekler. Söz konusu normların en belirgin olanları, toplumun kadın ve erkeğe yüklediği roller ve her topluma göre değişiklik gösteren cinsiyet kalıp ve yargılarıdır. Ne yazık ki Osmanlı’dan bugüne kültürel, dini ve sosyal yapımız gereği kadına yönelik şiddet masum ve meşru gösterildi. Mahkemeler bile tecavüzcü erkek eğer tecavüz ettiği kadınla evlenirse suçu düşürdü. Toplum istismara, tecavüze uğrayan kadını korumak yerine; onun kirlendiğini düşünerek bu kadınları cezalandırdı. Aile şerefi bir genç bir kızın, bir kadının cinsel aktivitesine indirgenecek kadar geri bir kadın bakışı mevcut. Kadına şiddet hala toplumun çok fazla yadırgadığı bir durum değil. Bunu ispatlayan söz var hayatımızda:
‘Dayak cennetten çıkmıştır, “Kızını dövmeyen dizini döver”, “Saçı uzun, aklı kısa”,“Kocanın vurduğu yerde gül biter”, ’‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’‘, “Dişi yalanmazsa erkek dolanmaz” …Bu sözler kadına şiddeti meşru gören bir felsefenin sonucudur.

Kadınlar ve çocuklar, dünyanın her yerinde savaşlarda, işkencehanelerde,  göç yollarında, işyerlerinde, sokakta cinsel saldırıya ve tecavüze uğruyor. Ayrıca her yerde olduğu gibi Türkiye’de de; aile içi cinsel ilişkilerin (ensest ilişki) ve tecavüzlerin mağduru olan kadınlar, olayın yarattığı travmadan, yıllarca (evlilik yaşamlarında da) kurtulamıyor. Psikoterapist olarak bu türden vaka ve travmatik durumlara yönelik neler önerirsiniz?

Kadına şiddet toplumsal bir hastalıktır. Dünyanın her yerinde cinsel istismar vakaları mevcut. Özellikle geri kalmış, kapalı toplumlarda cinsel istismar olayları çok daha yaygın. Kadın ve çocuk istismarları (buna erkek çocuk istismarları da dahil) çok yaygın olmasına rağmen pek gün yüzüne çıkmıyor.  Araştırmalar cinsel istismarların %80’inden fazlasının aile içi bireyler ya da güvenilen akraba ve tanıdıklar tarafından gerçekleştirildiğini gösteriyor. Cinsel şiddet bazı devlet yapılanmalarında yaygın olarak kullanılan bir işkence metodu.  Ayrıca ahlakı en fazla yücelten kurumlarda cinsel istismarların çok yaygın olduğu görülmektedir. Bu kurumlar genellikle dini veya sosyal kurumlar. İstismarda bulunanların çoğu ise toplumsal saygınlığı olan güvenilen kişiler.  
Eskiden Avrupa’da  kilise çevresinde, papaz okullarında cinsel istismarın oldukça yaygın olduğu bilinmekte. Son yıllarda bilinç seviyesi yükseldikçe ve denetim mekanizmaları arttıkça bu biraz azalmış görünüyor. Ayrıca Türkiye gibi ülkelerde denetimin az olduğu tarikat evleri, Kur’an kursları veya yetiştirme yurtlarında cinsel istismar olaylarının yaygın olduğu, son dönemlerde kamuoyunun bildiği bir durum. Cinsel saldırı ve istismarlar bu insanlarda ömür boyu sürebilecek çok derin travmalara ve ruhsal yaralanmalara yol açıyor.Bu istismarlar genellikle gizli kalıyor ve çok az insan bunu başkasıyla paylaşabiliyor.
Bu istismarları önlemek için birçok boyutta mücadele etmek gerekiyor. Devletin kanuni koruma tedbirlerinin yanında; okulda, toplumsal kurumlar ve medya üzerinde ciddi bir eğitim ve biliçlendirme haraketi başlatılması lazım. Farkındalığı artıracak kampanyalar gerekiyor. Bu kampanyaların devletin bir politikası olarak yapılması ve sürekli olması gerekiyor, aksi halde sadece belli bir kesimle sınırlı kalıyor. Özellikle çocukları, genç kızları, kadınları cinsel saldırı konusunda bilinçlendirip cesaretlendirmek gerekiyor. Böyle bir saldırıya uğradıklarında onları koruyup kollayacak kurumsal yapılanmaların yaygın ve ulaşılabilir olması lazım. Saldırıya uğrayan kişiler mağdur ve masum;  korkmadan, utanmadan bu durumu birilerine anlatmalılar ve gerekli yardımı almaları gerekiyor.

Biliyorsunuz,  İsviçre’de kadına yönelik şiddetin ve aile içi cinsel ilişkilerin sıfırlandığı bir ülke değil. İsviçre’de kadını ve çocukları cinsel tacizden koruyan yasal çerçeve nedir? Siz bunun yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

İsviçre’de aile içi şiddet, cinsel istismarlar konusunda hem kanuni düzenlemeler hem de koruyucu mekanizmalar oldukça yaygın. Şiddeti önleyici bir çok koruyucu tedbir alınmakta. Şiddete veya istismara uğrayan kişiler , hem kanuni hem de ekonomik ve sosyal olarak devletin koruma şemsiyesine alınmakta ve finansiel, sosyal ve psikolojik her türlü yardım sunulmaktadır. Ama bunlara rağmen aile içi şiddet, kadına şiddet, cinsel istismarlar sıfırlanmış değil.  İsviçre  toplumu oldukça heterojen bir toplum. Toplumun %30’dan fazlası göçmen kökenli. Her milletten, her inançtan insan mevcut. Göçmenler tabii ki gelirken kültürlerini, inançlarını ve alışkanlıklarını da birlikte getiriyorlar. İsviçre’de de göçmen kökenli erkekler, kadına şiddete daha fazla meyilliler. Göçmen kadınlar şiddete daha fazla maruz kalıyor. İsviçre toplumu şiddet konusunda daha hassas ve şiddet kesinlikle tolere edilmiyor. Anaokulundan itibaren okullarda şiddete karşı, istismara karşı farkındalık oluşturmak amaçlı eğitimler veriliyor ve cinsiyet eşitliği öğretiliyor.  Bunlar yeterli mi? Hayır. Çünkü hala İsviçre’de  geleneksel erkek egemen bir zihniyet ve devlet yapısı mevcut. Ama son yıllarda bu biraz da olsa değişmeye başladı. Bundan sonraki yıllarda kadınlar lehine daha da değişeceğini tahmin ediyorum.

Ek olarak, bir erkek kimliğiyle neler söylemek istersiniz?
Bir erkek olarak biyolojik ve sosyal olarak daha aciz olduğumuzdan şiddete daha meyilli olduğumuz kesin. Doğurganlık özelliğimizin olmaması, bir yavruyu yetiştirebilecek özelliklerimizin az olması bizi daha hırçın ve şiddete meyilli yapıyor olabilir. Türünüzün devamında erkek çok önemli değil, kadın daha değerli ve önemli. Doğada hayvanlar alemine baktığımızda bunu çok iyi görebiliyoruz. Doğada şiddet uygulayan genelde erkek hayvan, dişiyi elde etmek için ölümü bile göze alarak kavga ediyor. Bir koyun sürüsünde yüz koyun, iki koç olduğunda kavga edenler sadece o iki koç oluyor, koyunlar değil. Bu biraz aptalca görülüyor değil mi? Gelişmemiş erkekler de kendini istemeyen bir kadına şiddet uygulayabiliyor veya öldürebiliyor. 
Kadın erkek eşitliğinin olduğu ülkelerde, kadınların ekonomik ve sosyal bağımsızlıklarının olduğu yerlerde erkeğe bağımlılık azalmış durumda. Çocuklar genellikler anneleriyle büyüyorlar, babanın rolünü sosyal kurumlar üstleniyor. Umarım yanlış anlaşılmaz ama ben gelecekte klasik erkeğin daha da değersizleşeceğine inanıyorum. Yapay zeka geliştikçe, devletler kadın elleriyle şekillenmeye başladıkça, kadınlar sosyal yaşamda güçlendikçe o eski klasik erkeğe ihtiyaç duymayacaklardır.
Bugün bile binlerce kadın sperm bankalarında sperm alarak hamile kalmayı tercih ediyor. Bu durumun gelecekte daha da yaygınlaşacağını tahmin ediyorum. Yani hırçın, kadınla eşitliği benimsemeyen, klasik erkeklerin spermlerine (çocuk yapma anlamında) rağbet olmayacak ve belki de yeni bir erkek tipi ortaya çıkacak.



(Röportaj: arkadaş / Basel)