ÖNCEKİ YAZILAR


BAĞLANTILAR

Evrensel     
       
Teori ve Eylem  
       
Yeni E         
     
Yeni Hayat    

Ekmek ve Gül         

Evrensel WEB TV  

1     2
İsviçre, neden nüfusunun iki katı aşı sipariş etti?


Metin Alan

















  




  « Ada değildir insan, anakara’nın bir parçasıdır… İşte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; çanlar senin için çalıyor. » John Donne

    İsviçre Konfederasyonu, beş aşı üreticisi ile toplam 32,8 milyon doz aşı için sözleşme imzaladı. Bu, -üstelik en fakir ülkeler henüz hiçbir aşı almamışken- İsviçre’nin tüm nüfusunu aşılamak için gerekenin iki katı. Peki, bu İsviçre açısından iyi bir strateji mi yoksa yoksul ülkelerle “dayanışma”  isteksizliği mi?
4 Haziran 2020'de, 35'ten fazla devlet ve hükumet başkanını bir araya getiren Aşı İttifakı Sanal Zirvesinin açılışında, BM Genel Sekreteri, Covid-19'a karşı gelecekteki aşının "herkes için erişilebilir" ve "halk için bir aşı" olması gerektiğini yinelemiş ve  "İnsanlık için kamu yararı"ndan bahsetmişti.
    Birkaç ay sonra, sözler yerini eylemlere bıraktı ve slogan "herkes başının çaresine baksın" a dönüştü. Aşı parasını karşılayabilen ülkeler, nüfuslarına tedarik garantisi sağlamak için sözleşmelere akın ettiler. ABD, Japonya, Almanya gibi zengin ülkeler, Kanada örneği başta olmak üzere nüfuslarının 9 katı kadar doz aşıyı adeta ele geçirdiler. Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu'na (IFRC) göre, en zengin 50 ülke dağıtılan aşıların % 70'ini alırken, en fakir 50 ülke yalnızca % 0,1 aldı.
    Bu zengin ülkeler arasında olan İsviçre, 10 Şubat 2021'de,  beş aşı üreticisiyle "nüfusun korunmasını sağlamak için" toplam 32,8 milyon dozluk ek sipariş sözleşmeleri imzaladığını açıkladı. Kişi başına iki doz oranında yeterli iken, ülke nüfusunu çocuklar da dahil olmak üzere dörtten fazla aşı yapmaya yetecek kadar doz aşı! Üstelik İsviçre, BM programı kapsamında "Aşılara eşit erişim sağlamak" amacıyla oluşturulan COVAX’ın Singapur ile birlikte eş başkanlığını yapıyor. “Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu!” deyimi tam da yerini buluyor.
























* İsviçre tarafından sipariş edilen aşı dozları (Milyon olarak)            
 
    Kutsal birliktelik…
    İsviçre'ye komşu ülkelerde, siparişlerin yönetimine yönelik sert eleştiriler yapılıyor. Ama İsviçre'de bu konuda, sağ ve sol partilerin yöneticileri arasında kutsal bir birliktelik oluşmuş durumda. Sol, sosyal demokrat ve "sosyalist"ler bile, İsviçre’nin bu öngörüsünü memnuniyetle karşılıyor. Sosyalist Parti'nin Ulusal Konsey Üyesi Fabian Molina (PS/ZH): "İsviçre'nin çeşitlendirme(seçenekli olma) stratejisinin doğru olduğunu düşünüyorum, çünkü tek bir üreticiye bağımlı değiliz. Ayrıca COVAX ile kaynakları birleşik bir şekilde seferber ettik. Bu pandemiye karşı birleşik mücadele için daha fazla kaynağı seferber edebiliriz. Çünkü yeterli aşıya sahibiz, ancak aynı zamanda herkesin aşılanmasına da yardımcı oluyoruz. Bu, sadece nüfusumuzu aşılamadığımız anlamına gelir"  sözleriyle desteklediğini beyan ediyor.
    Federal Halk Sağlığı Ofisi(OFSP)'nin enfeksiyon kontrol bölümünün başkanı Virginie Masserey düzenlediği basın toplantısında, "Bu strateji, örneğin, yetkili bir aşının üretiminde bir düşüşün olduğu veya bir aşının yeterince etkili olmadığı durumlar için seçeneklere sahip olmayı amaçlamaktadır." diyor. Masserey şunları ekliyor: "Avrupa'daki komşu ülkelere bakarsanız, çeşitli sözleşmelerle, nüfusumuzun belki de iki katını kapsayan bir dizi dozu garanti altına alan ülke sadece biz değiliz. "

    Faturayı zengin ülkeler ödemek zorunda kalacaklar
    IFRC Sağlık Departmanı Müdürü Emanuele Capobianco için bilim virüsü yendi, ancak pandemiye karşı mücadelede dayanışma kaybetti. "Aşı dağılımındaki eşitsizlik bariz olarak bir etik sorundur, ama aynı zamanda bir halk sağlığı sorunudur. Virüs kontrol edilmeden dolaşırsa, aşılara dirençli hale gelebilecek varyantların ortaya çıktığını ve zengin ülkelere geri döndüğünü göreceğiz " diyor. Çünkü bütün dünya aşılanmadığı sürece bazı bölgeler yeni mutasyonların yetiştirildiği laboratuvarlara dönüşecek. Haliyle aşılama sürecinin uzaması, SARS-CoV-2 virüsünün her enfekte ettiği hastada mutasyon geçirme potansiyelini artıracak. Bu mutasyonların kontrolsüz yayılımı frenlenemezse şu anda üretilen aşıların etkisiz kalmasına bile sebep olabilir. Bu noktada İran, Küba ve Venezuela gibi ülkelerde örneklerini görebileceğimiz olası ilaç ambargoları başta olmak üzere diğer ambargoları ve yaptırımları da göz ardı etmemekte fayda var. Küresel bir sorunun ulusal sınırlar içinde çözülebileceğini düşünmek yanıltıcıdır.
    İşte bu noktada DSÖ tarafından basına tanıtılan, Uluslararası Ticaret Odasına bağlı Ulusal Ekonomik Araştırma Bürosu* adına, Koç Üniversitesi,         Harvard Üniversitesi ve Maryland Üniversitesi'ne bağlı Türkiyeli 5 araştırmacıdan oluşan bir ekonomist ekibinin kaleme aldığı çalışma, tam da fonlamanın tıkandığı koşullarda yayınlandı.  Çalışma, aşının dünya geneline eşit olarak dağılmaması durumunda, zengin ülkelerin ödemek zorunda kalacakları ekonomik maliyeti hesaplıyor. Uluslararası girdi-çıktı tablolarını kullanmak suretiyle 65 ülke ve 35 sektör için yapmış oldukları çalışma gösteriyor ki “ülkeler arasındaki ticaret bağları” nedeniyle, zengin ülkeler aşı malzemelerini tekellerine almakla kendi servetlerine zarar veriyor. 1,8 ile 3,8 trilyon dolar arasında olduğu tahmin edilen küresel faturanın yarıdan fazlasını, zaten gelişmiş zengin ülkeler ödüyor. Yoksul ülkelerin aşılanmaması durumunda zengin ülkelerin ödemesi gereken maliyetin 1,8 trilyon dolar civarında olduğu düşünülürse, COVAX'a gerekli olan 27 milyar doların ne kadar küçük bir meblağ olduğu ortaya çıkıyor. Hesaplanan olası rakamlar zengin ülkelere çok önemli bir uyarı mesajı veriyor: Dünya genelinde eşit bir aşılanma yapılabilmesi için gerekli olan harcama, bu yatırımın yapılmaması halinde ödenecek olan bedelin kat kat altında kalıyor.
    Zengin ülkelerin aşılanıp yoksul ülkelerin aşılanmaması ve kapanma önlemleriyle boğuşması durumunda sektörel maliyetleri gösteren çalışmanın amacını araştırmacılar; “zengin ülkelerin bugüne kadar ellerini taşın altına koymakta çekimser kalmaları belki farklı bir dilden anlatım gerektiriyor. Söz konusu yatırımın bir bağış olmaktan ziyade ciddi bir ekonomik kazanç olduğuna dikkat çekerek zengin ülkelerin seferberliğine ivme vermek” şeklinde açıklıyorlar. Ve zengin ülkelere “aşıların adil dağıtımı bu nedenle herkesin ekonomik yararına olacaktır” mesajı veriyorlar. Burjuvaziye “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” misali, bilimsel bir uyarıda bulunuyorlar!

    Fazlalığı paylaşın
    Bununla birlikte, Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu'ndan bir uzman, büyük miktarlarda rezervasyon yaptıran çoğu ülkede, nüfusun sadece küçük bir yüzdesinin aşılanmış olduğunu belirtiyor. "Umudum, ihtiyaçlarından fazla doz ön sipariş veren devletlerin, nüfuslarının risk altındaki kategorileri aşılanır aşılanmaz, fazla dozları diğer yoksul ülkelerdeki en riskli nüfusun olduğu yerlere iletmeleridir" diyor.
    OFSP'tan Virginie Masserey, İsviçre’nin "gerekirse, satın aldıklarımızı diğer ülkelerle paylaşabileceğine" dair güvence veriyor. Bu paylaşma tam olarak ne zaman gerçekleşecek? Bu soru önümüzdeki haftalarda veya aylarda kesinlikle yeniden ortaya çıkacak. Ancak tarihten bir örnek bu sözleri inandırıcı olmaktan uzaklaştırıyor: 2009'daki influenza A (H1N1) salgını sırasında İsviçre, satın alımları çeşitlendirmek için aynı stratejiyi zaten izlemiş. Hikâye daha sonra farklı bir şekilde sona ermiş, çünkü virüs kendi kendine kaybolunca, sipariş edilen 13 milyon dozun neredeyse tamamı hiç kullanılmamış. Fazlalığın bir kısmı (4,5 milyon doz), ayrıcalıklı ülkelere teklif edilmiş veya ihtiyaç sahibi kantonlara satılmış. Gerisi imha edilmiş.

    Patent dayatması, pandemi sürecinde bir insanlık suçudur
    İyimser bir bakış açısıyla, Pandemi ile mücadelede önümüzdeki aylarda piyasaya çıkabilecek yeni aşılardan daha etkili sonuçlar elde edilebilir. Bu aşıların depolanması ve transferi daha kolay olabilir, yalnızca bir doz gerektirebilir veya düşük gelirli ülkeler daha kolay erişim sağlayabilir ve Pfizer veya Moderna'dan daha ucuz olabilir.
    Ayrıca, düşük gelirli ülkelerde aşı üretimine izin vermek ve böylece üretimde önemli bir artış sağlamak için, fikri mülkiyet haklarının kaldırılmasını talep eden birçok ses yükseliyor. Emanuele Capobianco, "Bu, özellikle HIV virüsü ve antiviral ilaçlar için, 2000'lerin başında yapıldı," diye hatırlatıyor. Bugüne kadar, ilaç endüstrisi ve İsviçre buna hep karşı çıktı.
    İsviçre ilaç endüstrisi derneği başkanı Thomas Cueni, Le Temps'daki yazısında, aşı bileşiminin herkese açık olması gerekip gerekmediği sorusuna, “Bazı aktörlerin pandemi sırasında fikri mülkiyet haklarını, ulusal ve uluslararası çerçevede gevşetme önerisi, hayal kırıklığı yaratacak nitelikte. Bu sanayi dalı onlarca yıllık bir araştırma geçmişinden ve güçlü bir inovasyon ekosisteminden faydalanabildiği için, tünelin sonunda ışık görünüyor. Bu pandemiyi ve büyük olasılıkla gelecekteki başka pandemileri atlatmamızı sağlayacak olan, fikri mülkiyet sisteminin güç verdiği inovasyonun ta kendisidir” diyerek açıkça karşı çıkıyor.
    DTÖ’ye (Dünya Ticaret Örgütü) üye ülkelerde etkin patent koruması sağlanmasına yönelik Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması (TRIPS)’na göre hastalıktan kırılsalar bile, ülkelerde ucuz ilaç üretimi veya ithalatı ilgili ilaç firmasından onay alınmadıkça 20 yıl mümkün olamayacaktır. Güney Afrika ve Hindistan 2020’nin sonlarına doğru DTÖ’ne aşıların ve COVID-19 ilaçlarının pandemi sonlanana kadar fikri mülkiyet ve patent haklarını düzenleyen TRIPS Sözleşmesi’nin kapsamı dışında tutulmasına, daha doğrusu bu ürünler için patent haklarının askıya alınmasına dair bir başvuruda bulundu. 154 ülkede örgütlü, 669 üye sendikaya sahip Kamu Hizmetleri Enternasyonali (PSI), başvurusunu destekledi. Ancak, DTÖ başvuruyu reddetti.
Bununla birlikte, özellikle Pfizer, Moderna veya Sputnik tarafından geliştirilen mRNA veya DNA aşılarının üretiminin, gelişmiş ekipman ve teknik bilgi gerektirdiği biliniyor. Yani böyle bir teknoloji transferi, patentler olmasa bile aylarca sürecektir.
    Kendimizi kandırmayalım. Kapitalist serbest piyasada hiç kimse ilaç devlerini patentlerini ücretsiz devretmeye razı edemez. Beğensek de beğenmesek de herkes kâr peşinde. Şu ana kadar COVID-19 aşısı üreten şirketlerin hepsinin ana hedefleri kâr maksimizasyonudur. Örneğin, Pfizer şirketinin CEO’su Albert Bourla’nın Pfizer/BioNTech aşısının %90 etkili olduğunun açıklandığı gün şirketteki 5,6 milyon dolar değerindeki hissesini satmıştır. 
    Bugün “fikri mülkiyet hakkı” adı altında allanıp pullanan tıbbi ürünlerin patentlenmesi sistemi açıkça sahtekârlıktan başka bir şey değil. Her ne kadar patentlerin, çalışmaları koruyarak araştırmayı geliştirdiği iddia edilse de, günümüzde şirketlerin kârlarını ve tekel konumlarını korumaktan başka bir anlamı yok. İnsanlığın bugüne dek biriktirmiş olduğu tüm birikim ve kaynaklarının kolektif biçimde kullanılmasının mümkün olduğu bir çağda, dünyanın belki de en mantıksız ve verimsiz sistemini bize “temel bir hak” olarak sunamazlar. Çünkü COVID-19 aşı ve ilaç teknolojileri için fikri mülkiyet hakkının kaldırılması insan kalabilmenin ön koşulu ve kriteri haline gelmiştir. Tersi ise, yani COVID-19 aşısı için patent dayatması, pandemi sürecinde bir insanlık suçudur.

    Aşının Kamusal Niteliği
    20. yüzyılın başından beri, tarihsel olarak aşıların üretimi, geliştirilmesi ve uygulanması, halkın yararını önde tutan kamu kuruluşları aracılığıyla yapılıyordu. Bu bir anlamda yükselen sınıf hareketi ve sosyalizmin bir kazanımıdır. Halkın tamamına sunulan ücretsiz sağlık hizmeti dönemin tüm sosyalist ve halk demokrasisi ülkelerinde birer standart halini almıştı. Bunun karşısında kapitalist dünya daha fazla dayanamadı ve mücadelenin yükseldiği hemen hemen her yerde geri adım atmak durumunda kaldı. Herkese açık sağlık hizmeti dönemin belirleyici paradigmasıydı.
    Bu reel durum neoliberalizmin yerleşik hale geldiği 90’lı yıllarla beraber tersine dönmeye başladı. Sağlık hizmetleri hızla özelleşirken, kamu kaynaklı aşı çalışmaları da neredeyse tamamen özel şirketlere devredildi. 

    İsviçre: Henüz yeterli aşı yok, ama ihtiyacın iki katı sipariş var!!!
    İsviçre’de ise halk nezdinde, aşı ve aşılanmaya dair güvensizlik öne çıkmış durumda. Salgının gidişatını ve sözde önlemleri belirleyen şey bugüne kadar İsviçre burjuvazisinin kendi ekonomisini kurtarma politikası oldu. Burjuvazinin önlemler konusundaki bu aymazlığı aşı konusunda da aynen devam ediyor. 
    İsviçre’de pandemiye karşı alınan önlemler, gerçekte virüsün yayılmasını önlemediği gibi, süreci uzatarak bütün yükü bireylerin omuzlarına yükledi. Yapılan her yeni açıklamayla birlikte “sertleştirdiklerini” iddia ettikleri önlemler, öncekini tekrarlayan ve mücadeleyi bireysel tedbirlere indirgeyen önlemler olmaktan öteye gitmedi. Yaşamları her bakımdan kısıtlanan insanlar kendilerini bir kapana kısılmış gibi hissediyorlar. Ve süre uzadıkça, birçok kantonda gerçekleştirilen eylemlerle görüldüğü gibi çeşitli patlamaların yaşanması kaçınılmaz oluyor. İsviçre burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda Federal Konseyin aldığı ikiyüzlü, sahte ve geçici önlemlerin süreci uzatması, geniş kitleler nezdinde alınan önlemlerin inandırıcılığını kaybetmesine neden oluyor. Öte yandan çoğunlukla bireysel düzeyde kalan tedbirlerin(maske takma, hijyen önlemleri gibi) insanların hayatını gün geçtikçe zorlaştırdığını ve sabrını zorlamaya başladığını unutmamak gerekiyor.
    Burjuvazinin kâr ve rekabet hırsıyla başlayan aşı üretimi, dünyadaki derin eşitsizliklerle birleşince, aşının bulunmasıyla oluşan sevinç, yerini hüzne ve karamsarlığa bırakmaya başladı. Çünkü kapitalizm bir eşitsizlikler sistemidir. Sınıflar arasındaki eşitsizlik gün geçtikçe derinleşiyor. Pandemi zengini daha zengin, fakiri ise daha fakir hale getiriyor. Pandemiden dolayı ekonomilerde rekor daralmaların ve kayıpların yaşandığının iddia edildiği bir dönemde bile, dünyanın zenginleri, sayılarını ve servetlerini katbekat arttırdılar. Demek ki sorun toplam zenginliğin paylaşılmasında yaşanmaktadır.
    Oxfam’ın son hazırladığı raporda artan gelir adaletsizliği, rakamlar ve istatistikler aracılığıyla çarpıcı bir şekilde ifade ediliyor. Mesela Mart 2020’den bu yana dünyanın en zengin 10 kişisinin serveti tam 540 milyar dolar arttı. İsviçre'de ise, zenginlerin servetleri %14.1 artarken, sayıları %13.9 artarak 438.000'e çıktı. Yani bu servetin sadece beşte birlik kısmıyla bile tüm dünya aşılanabiliyor.
    Salgınlar tarihinde pandemiler, ciddi toplumsal ve siyasal gelişmelere yol açmıştır. Korona pandemisi de kapitalizmin yaşadığı krizi daha da derinleştirdiğinden, benzer şekilde tarihin seyrini değiştirme potansiyeli taşımaktadır. Krizler, toplumsal sınıfların onu kendi sınıf çıkarları için değerlendirebileceği ciddi fırsatlar sunar aynı zamanda. Burjuvazi bunu, sömürü ve yağmayı arttırmak için kullanırken, işçi sınıfı, emekçiler, ezilen halklar ve onların politik temsilcileri ise, artan çelişkileri ve biriken öfkeyi tekelci kapitalist düzene karşı örgütlemekle sorumludurlar. 

    * https://www.nber.org/system/files/working_papers/w28395/w28395.pdf