Basel merkezli ilaç devleri Roche ve Novartis, Beyaz Saray ile ABD’de ilaç fiyatları üzerine uzun süredir beklenen bir “anlaşma” imzaladı. Ancak kamuoyuna bir jest, hatta hastalar lehine bir indirim hamlesi gibi sunulan bu gelişmenin, Atlantik’in öte yakasındaki hastalara gerçek bir fayda sağlamaktan ziyade büyük ilaç tekellerine yeni ayrıcalıklar kazandırdığı giderek daha net görülüyor.
ŞOV NİTELİĞİNDE İNDİRİMLER,
DEĞİŞMEYEN GERÇEKLER
Yüzeyde, %70 ile %90 arasında değiştiği iddia edilen “büyük indirimler” kulağa çarpıcı gelebilir. Fakat burada söz konusu olan fiyat, hastaların ve sağlık sistemlerinin fiilen ödediği gerçek fiyat değil; uluslararası karşılaştırmalarda kullanılan, çoğu zaman hiçbir zaman uygulanmayan “liste fiyatı”dır. Bu durum, perakende sektöründeki yapay indirim stratejilerini andırmaktadır: Şişirilmiş bir referans fiyat üzerinden yapılan indirim, gerçekte kâr marjlarını kayda değer biçimde azaltmaz.
ABD’de ilaç fiyatlandırma yapısı parçalıdır: işveren temelli sigortalar, kamu programları ve bireysel ödemeler iç içe geçmiştir. Özellikle Medicare (65 yaş üstü) ve Medicaid (düşük gelir grupları) gibi kamu programları hâlihazırda ilaç şirketlerinden önemli indirimler koparmaktadır. ABD Kongresi’nin geçmiş raporları, bu indirimlerin ortalama olarak liste fiyatının yaklaşık %77’sine ulaştığını ortaya koymuştur. Bu bağlamda “yeni” anlaşmaların sunduğu indirimlerin büyük ölçüde sembolik olduğu söylenebilir.
Anlaşmanın temel maddelerinden biri, söz konusu şirketlerin bazı tedavileri Medicaid kapsamında sekiz Avrupa ülkesindeki fiyatlardan daha pahalıya satmamayı taahhüt etmesidir. Ancak bu taahhüt, zaten mevcut uygulamada fiilen sağlanan indirimlerin ötesine geçmemektedir. Dolayısıyla, medyatik söylemin aksine, ABD’deki astronomik ilaç fiyatları sorununa yapısal bir çözüm getirilmiş değil.
SINIRLI KAPSAM, SINIRLI HASTA KİTLESİ
Anlaşmanın bir diğer ayağı, belirli ilaçların aracıları devre dışı bırakarak doğrudan satış platformları üzerinden sunulmasını kapsıyor. Bu çerçevede öne çıkarılan platformlardan biri de ABD yönetiminin duyurduğu TrumpRx.gov girişimi. Ancak burada satışa sunulacak ürün sayısı son derece sınırlı: Novartis’ten yalnızca birkaç, Roche’tan ise tek bir ürün. Üstelik bunların hiçbiri şirketlerin en çok satan ilaçları arasında yer almıyor.
Daha da önemlisi, doğrudan satış modeli yalnızca sigortasız ve tedaviyi cebinden ödeyebilecek maddi güce sahip bireyleri hedefliyor. Oysa ABD nüfusunun büyük çoğunluğu zaten Medicare, Medicaid veya özel sigortalar kapsamında ilaç teminatına sahiptir. Bu nedenle söz konusu “reform”, fiilen milyonlarca sigortalı hasta için hiçbir değişiklik yaratmamaktadır.
KÜÇÜK TAVİZLER, DEVASA KAZANIMLAR
Şirketlerin verdiği tavizler sınırlıyken, elde ettikleri karşılıklar son derece kapsamlı. Anlaşmalar sayesinde İsviçreli ilaç devleri en az üç yıl boyunca gümrük vergisi tehdidinden muaf tutulacak, bazı yeni tedaviler için hızlandırılmış onay süreçlerinden yararlanabilecek ve özellikle Medicare kapsamında dayatılan fiyat müzakerelerinden kaçınabilecek. Bu tür düzenleyici kolaylıkların finansal karşılığı milyarlarca dolar düzeyinde olup, sembolik indirimlerin maliyetini fazlasıyla telafi ediyor.
Finans piyasalarının anlaşmaları açıklanır açıklanmaz ilaç şirketlerinin hisselerini yükseltmesi de bu dengenin kimin lehine kurulduğunu açık biçimde gösteriyor: Piyasalar ise, bu gelişmeyi bir halk sağlığı reformu değil, kârlılığı güvence altına alan bir düzenleme olarak okuyor.
REFORM SAHTE, FATURA GERÇEK
Bu anlaşmalar aynı zamanda Donald Trump yönetiminin ilaç politikasının temel yönelimini de ortaya koyuyor: piyasayı doğrudan regüle etmek yerine büyük ilaç şirketleriyle pazarlık temelinde ayrıcalıklar üretmek temel yönelimi. Retorikte “en düşük uluslararası fiyat” vurgusu yapılırken, pratikte Avrupa ülkeleri ve özellikle İsviçre üzerinde daha yüksek fiyat baskısı oluşturuluyor.
Nitekim bu strateji, uzun süredir ilaç şirketlerinin Avrupa pazarlarında daha yüksek fiyat talep etme yönündeki politikalarıyla uyumludur. İlk somut sonuçlardan biri Birleşik Krallık’ta görülen fiyat artışı tavizleri olmuş; bunun kamu sağlık sistemi üzerindeki mali yükü tartışma konusu haline gelmiştir.
KÂRLAR KORUNUYOR, SİSTEM
BASKI ALTINDA
İlaç şirketlerinin “kâr baskısı” söylemi ise finansal verilerle örtüşmemektedir. Novartis’in 2024 yılında yaklaşık 12 milyar dolar net kâr (cirosunun %24’ü), Roche’un ise 16 milyar frank civarında kâr (%31) açıklaması, sektörün kârlılığının zaten son derece yüksek olduğunu göstermektedir. Bu tablo karşısında ABD ile yapılan anlaşmaların şirketlerin finansal sürdürülebilirliğini korumaya dönük bir stratejik hamle olduğu, ancak hastaların erişim sorunlarını çözmeye yönelik olmadığı açıktır.
İsviçre’de ilaç harcamalarının zorunlu sağlık sigortası maliyetlerinin yaklaşık dörtte birini oluşturduğu düşünüldüğünde, uluslararası fiyat baskısına boyun eğilmesi sistemin mali sürdürülebilirliği ve sağlıkta eşitlik açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca bir dış ticaret veya diplomasi konusu değil; aynı zamanda sağlık politikası, kamu finansmanı ve sosyal adalet meselesidir.
Sonuç olarak, ABD ile yapılan bu “anlaşmalar” bir fiyat reformundan ziyade politik bir vitrin operasyonu niteliği taşımaktadır. Gerçek kazananlar büyük ilaç tekelleri olurken, hastalar için somut kazanımlar sınırlı kalmakta; maliyet yükü ise giderek daha fazla kamu sağlık sistemlerine ve dolaylı olarak topluma aktarılmaktadır. Bu da uluslararası ilaç piyasasında kamusal çıkar ile tekelci kâr mantığı arasındaki çelişkinin daha da derinleştiğini göstermektedir. (Arkadaş)
