GÖÇ TARTIŞMALARI VE SIKIŞTIRILMIŞ SİYASET

İsviçre’de 14 Haziran’da oylanacak olan UDC/SVP’nin “10 milyonluk İsviçre istemiyoruz!” adlı girişimi nedeniyle göç tartışması yeniden aynı dar hatta sıkıştırılmış durumda: bir yanda “sınır koyma” adına nüfusu hedef alan sağcı-ırkçı bir müdahale, diğer yanda ise göçü ekonomik zorunluluklarla meşrulaştıran kurumsal savunma refleksi. UDC/SVP’nin “Sürdürülebilirlik İnisiyatifi” etrafında şekillenen bu yeni çatışma, göç meselesinin özünü görünmez kılacak kadar teknik ve ideolojik bir çerçeveye hapsedilmiş durumda.

İnisiyatifin adı “sürdürülebilirlik”. Ancak içerik, çevresel bir dönüşüm programından ziyade nüfusun politik olarak sınırlandırılmasına yönelik bir düzenleme öneriyor. Kavramın yeşil ambalajı, sert bir demografik kontrol ajandasını gizlemek için kullanılıyor.

NÜFUS TAVANI: YÖNETİŞİM DEĞİL,
SİYASAL MÜDAHALE
UDC/SVP’nin önerisi, İsviçre’nin kalıcı nüfusunun 2050’ye kadar 10 milyonla sınırlandırılmasını öngörüyor. 9,5 milyon eşiği aşıldığında ise federal düzeyde otomatik müdahale mekanizmaları devreye girecek: aile birleşiminin kısıtlanması, belirli statülerin kalıcılaşmasının engellenmesi ve uluslararası anlaşmaların feshi gibi radikal adımlar.
Bu çerçeve, teknik bir “planlama” meselesi değildir. Devletin göç rejimini, hukuki yükümlülüklerini ve uluslararası entegrasyonunu yeniden tanımlayan yapısal bir kırılma önerisidir. Sorun, nüfusun kendisi değil; nüfusun siyasi bir eşik olarak tanımlanmasıdır. Bu eşik, kamusal politikayı otomatikleştiren ve demokratik tartışmayı daraltan bir eşik siyasetine dönüşmektedir.
UDC/SVP’nin önde gelen isimlerinden Christoph Blocher, toplumun çevre, sosyal güvenlik, sağlık sigortası primleri, konut krizi ve kamu hizmetleri üzerinde baskı hissettiğini savunuyor. Ancak bu sorunların göçle doğrudan özdeşleştirilmesi, yapısal politikaların görünmezleştirilmesi anlamına gelir.
İsviçre’de kamusal alanın aşınması, yalnızca nüfus artışının değil; uzun yıllardır uygulanan neoliberal mali disiplin politikalarının, sosyal hizmetlerin kısılması ve konutun finansallaşmasının sonucudur. Göç, bu süreçlerin nedeni değil, mevcut çelişkilerin görünür hale geldiği alanlardan biridir.

“GÖÇ OLMAZSA SİSTEM ÇÖKER”:
TERSİNDEN AYNI İNDİRGEME
UDC/SVP’ye karşı oluşturulan geniş “hayır” bloğu ise farklı bir indirgeme üretmektedir. FDP’den Yeşiller’e, iş dünyasından Sosyalist Parti’ye uzanan bu koalisyon, İsviçre ekonomisinin göç olmadan işleyemeyeceğini savunuyor.
Bu argüman, sağlık, inşaat, tarım, turizm ve bakım sektörlerinin yabancı işgücüne bağımlılığını vurguluyor. Ancak bu bağımlılık, göçü bir toplumsal olgu olmaktan çıkarıp bir “emek girdisi”ne indirgiyor. Böylece göçmenler yeniden işlevsel bir kategoriye hapsediliyor: sistem için gerekli oldukları sürece görünür, diğer tüm boyutlarda ikincil.
Sosyalist Parti’nin yaklaşımı da bu çerçeve içinde kalıyor. Düşük doğum oranları, yaşlanan nüfus ve işgücü açığı gerekçe gösterilerek göç “zorunlu” bir demografik mekanizma olarak tanımlanıyor. Bu bakış açısında göç, bir haklar meselesi değil; nüfusun sürdürülebilirliği için kullanılan bir ayarlama aracıdır.
Bu nedenle tartışma, UDC/SVP’nin göç karşıtlığı ile sınırlı değildir. Asıl sorun, göçün her iki tarafta da ekonomik rasyonaliteye indirgenmiş olmasıdır.

AVRUPA, SERMAYE VE STRATEJİK
YÖNELİMLER
Sosyalist Parti açısından UDC/SVP’nin girişimi, aynı zamanda Avrupa ile kurulan kurumsal bağların zayıflatılması anlamına gelir. Serbest dolaşım rejiminin sorgulanması, ikili anlaşmalar sisteminin bütünlüğünü tehdit eder. Bu nedenle Avrupa entegrasyonu, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda politik bir istikrar zemini olarak savunulur.
UDC/SVP ise daha farklı bir sermaye mantığını temsil ediyor: ulusal egemenliğe dayalı, düşük ücretli emeği koruyan ve göçü seçici biçimde yöneten bir model. Burada göç, tamamen ekonomik faydaya göre filtrelenen bir mekanizmadır. İnsan hareketliliği, piyasaya uygunluk kriterleriyle yönetilir.
Her iki yaklaşım da kapitalist üretim ilişkilerinin farklı varyasyonlarıdır: biri küresel entegrasyon üzerinden, diğeri ulusal kontrol üzerinden çalışır. Ancak ortak nokta değişmez: göç, piyasa ihtiyaçlarının türevi olarak tanımlanır.

GÖÇ TARTIŞMASININ KÖR NOKTASI: EMEK DEĞİL İNSAN
Tartışmanın en temel sorunu, göç eden insanların özne olarak değil, ekonomik değişken olarak ele alınmasıdır. UDC/SVP için göç bir tehdit ve kontrol nesnesidir; Sosyalist Parti ve liberal blok için ise ekonomik sürekliliğin vazgeçilmez unsurudur. Ancak her iki pozisyon da göçü insan hareketliliği, haklar, eşitlik ve toplumsal dönüşüm bağlamında düşünmez.
“Göçmenlere teşekkür ve saygı” söylemi bile bu çerçeveyi kırmaz. Çünkü bu tür ifadeler, göçmenlerin sisteme katkısını vurgulayarak onları yeniden üretim sürecine bağlar. Saygı, burada yapısal eşitsizliği sorgulayan bir kategori değil; mevcut düzeni yumuşatan bir retorik işlevi görür.

İKİ İNDİRGEME ARASINDA KAYBOLAN GERÇEK TARTIŞMA
İsviçre’de göç tartışması bugün iki dar mantık arasında sıkışmış durumda. UDC/SVP göçü sınırlandırılması gereken bir tehdit olarak görürken, karşı blok onu ekonomik zorunluluk olarak savunuyor. Ancak her iki yaklaşım da aynı yapısal körlüğü paylaşıyor: göçü kapitalist üretim ilişkilerinin dışında düşünememek.
Oysa tartışılması gereken, çok daha derin bir sorudur: Göç neden sürekli “kriz” olarak yönetiliyor? Hangi ekonomik ve politik düzen bu hareketliliği zorunlu kılıyor? Ve neden insan hareketliliği, her seferinde nüfus, işgücü veya güvenlik parametrelerine indirgeniyor?
Bu sorular sorulmadığı sürece, göç tartışması yalnızca farklı ideolojik ambalajlarla yeniden üretilmeye devam edecektir.