İsviçre’de, sosyal devlet imajının ardında, dezavantajlı bireylerin emeklerinin değersizleştirildiği, çalışma haklarının belirsizleştirildiği ve kurumların mali çıkarlarının bireylerin yaşam kalitesinin üzerine çıkarıldığı bir yapı bulunuyor. “Atölye protégé”—korunaklı atölye—adı verilen bu sistem, kâğıt üzerinde korunma, destek ve sosyal katılım sağlıyor gibi görünse de pratikte engelli emeğinin kurumsal kâra dönüştüğü bir alan haline gelmiş durumda. Devletin denetimi zayıf; yetkisini büyük ölçüde devredip geri çekildiği bu alanda yapısal istismarlar ve kabul edilemez çalışma koşulları kolayca gizleniyor.
ATÖLYELER BELGELENEMEZ BİR ŞEKİLDE KÂR ÜRETİYOR
Kurumlar şeffaf değil; çoğu vakıf statüsünde olduğu için finansal raporlarını açıklamak zorunda değiller. Dolayısıyla bu ürünlerin kâr oranlarını ölçmek neredeyse imkânsız. Ancak üretim maliyetlerinin neredeyse sıfır olduğu düşünüldüğünde, getirinin ciddi olduğu açık. Dezavantajlı bireylerin ürettiği ürünlerin satışa sunulduğu biliniyor: Kayak malzemeleri, mobilya parçaları, internet siteleri, mumlar, el işleri…
Bu tabloyu somutlaştıran hikâyeler de var. Örneğin Nathan isimli zihinsel engelli bir kişi iki yıl önce atölyede çalıştığı için aldığı aylık 5 franklık sembolik ücret, kısa süreliğine tartışma yaratmıştı. Nathan’ın yaptığı mumlar Noel pazarında yüksek fiyatlarla satılmış, fakat o satıştan bir kuruş dahi almadığı tespit edilmişti. Kurumun elde ettiği olası kârın izi ise sürülebilir değildi.
Maliyet neredeyse sıfır. Kurumun bu üretimden elde ettiği gelir ise açıklanmıyor. Engelli bir birey, sadece kurumda yaşadığı için bile gelir üretiyor: Devlet, engellilik derecesine göre kurumlara düzenli bir fon aktarıyor. Kurumlar planlanan personel sayısını düşük tutarak bu fonun bir kısmını fiilen kâra dönüştürebiliyor. Bir kişinin kurumu terk etmesi, bu nedenle, doğrudan gelir kaybı anlamına geliyor. Bu nedenle, kâr amacı gütmeyen yapıda olsalar bile, kurumlar ekonomik bir “doldurma” mantığıyla işliyor. Finansal yönetim, verilen bakımın niteliğinin önüne geçiyor.
“HOBİ” İLE “İŞ” ARASINDAKİ KISKAÇ
İki tür atölye bulunuyor:
1) “Oyun/Meşguliyet”Atölyeleri
Nathan’ın çalıştığı gibi, görünürde kâr amacı taşımayan, “meşguliyet” odaklı atölyeler. Yapılan iş “üretim” olarak tanımlanmıyor. Ancak ürünler dışarıya satılıyor ve bireyin varlığı kuruma gelir kazandırıyor. Bu ikili yapı, engelli emeğinin değersizleştirilmesinin en net örneklerinden biri. Yani bu bile piyasadan bağımsız değil.
2) “Yarı-Üretken” Atölyeler
Burada çalışanlardan performans bekleniyor; bir bireyin işe geç kalması, çalışmaması ya da “uygun görülmemesi” durumunda işten atılması bile mümkün.
Ancak ücretler hâlâ 2–3 frank seviyesinde. Beş franga ulaşan istisnalar bile neredeyse yok. Bu, Nathan örneğinde olduğu gibi: Yaptığı mumlar Noel pazarlarında yüksek fiyatlara satıldı, fakat kendisine yalnızca ayda 5 franklık sembolik bir ücret ödendi.
“İş” ile “sosyal aktivite” arasındaki sınır tamamen kurumların inisiyatifine bırakılmış durumda. Avrupa’nın en zengin ülkelerinden birinde fiilî bir kurumsal sömürü düzeni anlamına geliyor.
KAMU SORUMLULUĞU YOK
Her kantonda özel kurumları denetlemekle görevli müfettişler var; ancak müfettişlerle kurumlar arasında karşılıklı bir “uyum” söz konusu. Devlet, engelli bireylere doğrudan bakmak istemediği için sorumluluğu hevesle kurumlara devrediyor. Bu nedenle kurumlarda yaşanan sorunlara rağmen gözünü kapatmayı tercih ediyor. Denetimler çoğu zaman haber verilerek yapılıyor; kurumlar görünür sorunları kolayca gizleyebiliyor.
Müfettişlerin görüşme yaptığı kişiler genellikle yöneticiler; engelli bireylerin ifadeleri ise çoğu zaman “öfkeli”, “akıl karışıklığı içinde” ya da “güvenilmez” diyerek geçersiz sayılıyor. Bu yapısal sorunların devlete kadar uzandığı, Cenevre’deki Mancy kurumu skandalında açığa çıkmıştı: Devlet, ağır istismar iddialarını biliyor olmasına rağmen “uyumlu işbirliği” bozulmasın diye göz yummuştu.
SENDİKALAR NEDEN SESSİZ?
Fransa’da benzer kurumlarda sendikalar —özellikle CGT— zaman zaman mücadele yürütüyor. İsviçre’de ise engelli bireyleri kapsayan hiçbir sendikal hareket yok. Sendikalara başvuran engelli birey yakınları, “Bu alanda eğitimimiz yok, nasıl savunacağımızı bilmiyoruz” türünden “uzmanlık gerektirdiği” gerekçeli cevaplarla karşılaşıyor. Oysa engelli bireyler de iş sözleşmesi olanlar gibi, sekiz saat çalışıyor, ürün üretiyor, emir alıyor, sorumluluk taşıyor — ancak haklarını savunacak hiçbir kolektif yapı yok. Bu sessizlik, kurumların ekonomik çıkarları ile devletin sorumluluktan kaçma eğilimini buluşturuyor; sonucu ise hakları yok sayılan, emeği acımasızca sömürülen ve engelli bireylerden oluşan bir işçi sınıfı yaratıyor.
DEZAVANTAJLI BİREYLER İÇİN AYRI BİR İŞ HUKUKU YOK
İsviçre’de dezavantajlılara özgü bir iş yasası yok.Dezavantajlıların haklarına dair yürürlükteki tek kapsamlı federal yasa, 2004 tarihli LHand; yıllardır da neredeyse dokunulmamış. Bu yasa yalnızca erişilebilirlikle ilgili teknik düzenlemeler getiriyor: Kapı genişliği, düğme yüksekliği, rampa eğimi… gibi. Yani erişilebilirlik var, haklar yok
İstihdam, ücret, işçi hakları, ayrımcılık, özel sektörün yükümlülükleri gibi kritik alanlar düzenleme dışında. Atölyeler de bu yasaya dahil değil. Dezavantajlı bireylerin iş yaşamı, hukuken “iş” olarak bile tanımlanmayabiliyor.
“YETENEK” DEZAVANTAJLILARIN OLUNCA YOK SAYILIYOR
İsviçre’de engelli bireylerin %26’sı işyerinde taciz (mobbing), dışlama veya ayrımcılığa uğruyor.
Ancak bu veriler çok geniş tutulmuş bir istihdam (çalışabilirlik) tanımı üzerinden hesaplandığı için görünürde yüksek istihdam oranı gerçeği yansıtmıyor.
Ayrımcılık çoğu zaman işe alımın ilk adımında başlıyor: Engelliliğini başvuru aşamasında söylemeyen adaylar olumlu değerlendiriliyor. Görüşmeye tekerlekli sandalyeyle, bastonla ya da görünür bir farklılıkla geldiklerinde ise “daha uygun bir aday bulunduğu” bahanesiyle eleniyorlar.
Engellilik, bireyin tüm yeteneklerini bir anda görünmez kılıyor. Bu nedenle pek çok kişi işini kaybetmemek için engelliliğini gizliyor; bu da uzun vadede sağlıklarının çökmesine ve erken yaşta malulen emekliliğe sürüklenmelerine neden oluyor.
Sonuç olarak, İsviçre’nin “korunaklı atölyeleri”, adlarından farklı olarak ne koruyucu ne de adil. Bu yapı, engelli bireylerin emeğini görünmez kılan, onları ucuz işgücüne indirgeyen ve devlet ile kurumlar arasındaki çıkar ilişkileriyle sürdürülen bir düzen üretmiş durumda.
Gerçek bir değişim için gerekli olan şey teknik düzenlemeler değil; engelli bireyleri hak öznesi olarak tanıyan, çalışma hayatını açıkça tanımlayan, sendikal ve toplumsal destek mekanizmalarını güçlendiren hak temelli bir yaklaşım. (Arkadaş)
