ÇALIŞAN ÇOCUKLARIN İZİNDEN GEÇMİŞE YOLCULUK

“YOKSULLUKTAN DOĞANLAR: ÇALIŞAN ÇOCUKLAR” SERGİSİ ÇOCUK EMEĞİ SÖMÜRÜSÜNÜ, ZORUNLU ÇALIŞTIRMAYI VE SOSYAL YARDIM ALTINDA UYGULANAN DEVLET ŞİDDETİNE DAİR BELLEKLERİ TAZELİYOR

İsviçre, bugün refah devleti imajıyla anılsa da, bu görüntüsünün ardında uzun yıllar boyunca yoksulluğun, zorla çalıştırmanın ve kurumsal şiddetin damga vurduğu bir toplumsal tarih yatıyor. Zürih’te İsviçre Ulusal Müzesi’nde açılan “Yoksulluktan Doğanlar: Çalışan Çocuklar” sergisi, bu bastırılmış geçmişi yeniden görünür kılıyor.
Sergi, 20. yüzyılın ortalarına kadar on binlerce çocuğun, ailelerinin geçimini sağlamak için çalışmak zorunda bırakıldığını ortaya koyuyor. Aynı zamanda yoksulluk nedeniyle çalıştırılan çocuklar, zorla yerleştirilen aileler ve “yardım” kisvesi altında uygulanan zorlayıcı sosyal politikalar ve sistematik baskı, İsviçre burjuva demokrasisinin ve sosyal devlet mitinin sınıfsal karakterini gözler önüne seriyor.

ÇOCUK EMEĞİ SÖMÜRÜSÜ: İSVİÇRE
REFAHININ GÖRÜNMEYEN TEMELİ
İsviçre’de çocuk emeğini tanımlayan kavramlar saymakla bitmiyor: “Zorla yerleştirilen çocuklar”, iplik eğirenler, baca temizleyicileri (spazzacamini), ev hizmetlisi olarak çalışan kız çocukları (Dienstmädchen), Almanya’nın Svabya bölgesine mevsimlik işçi olarak gönderilen çocuklar (Schwabengänger). Bu kavramlar, bu tarihsel sömürünün farklı biçimlerini ifade ediyor.
20. yüzyılın başında yalnızca ev içi üretimde çalışan çocuk ve gençlerin sayısı 30 bini aşıyordu. Çocuklar saatlerce çıkrık başında ip eğiriyor, dantel yapıyor, kibrit kutuları dolduruyorlardı. Kırsal alanda ise çocuklar sabahın erken saatlerinde, okula gitmeden önce hayvanlara bakıyor, ahır temizliyor; kimi zaman çiftliklerde bir yetişkin işçinin, hizmetçi ya da uşakların yerini dolduruyordu.
1930’lu yıllarda bile Zürih sokaklarını süpüren erkek çocukları, Aargau kantonunda tütün fabrikalarında puro saran kız çocukları görmek mümkündü. Sanayileşmenin ilk dönemlerinde, 19. yüzyılda fabrikalara sürülen çocukların devamı olan bu kuşaklar, aile bütçesini “tamamlayan” ucuz emek gücü olarak görüldü.

“KÜÇÜK ELLER”E BÜYÜK SÖMÜRÜ
Orta İsviçre’deki iplikhanelerde, Basel’in ipek kurdele sanayisinde ve Glarus’taki tekstil baskı atölyelerinde çocuklar özellikle tercih ediliyordu. Çünkü ince bedenleri ve “küçük elleri” nedeniyle çocuklar makinelere daha kolay sokulabiliyordu.
Altı yaşından itibaren bazı çocuklar, iplik ve nakış makinelerinin altına girerek dişlileri ve makaraları temizliyor, bobinleri yağlıyordu. Günlük çalışma süreleri 16 saate kadar çıkabiliyordu. 1877 tarihli Federal Fabrikalar Yasası, 14 yaş altı çocukların çalışmasını yasaklayıp iş gününü 11 saatle sınırlasa da, bu düzenleme ev içi üretimi ve tarımı (tarlaları ve ahırları) kapsamadığı için bu sömürü fiilen devam etti. Sonuç olarak bu sözde “yasal reformların” sınırlı etkisi nedeniyle birçok çocuk, aşırı yorgunluk nedeniyle okul sıralarında uyuyakalıyordu.

ÇALIŞMA, BİR “EĞİTİM VE TERBİYE” ARACI OLARAK DAYATILDI
Zürih’teki sergi, çocuk emeğini yalnızca ekonomik zorunlulukla değil, aynı zamanda devlet politikalarıyla, yani devletin disiplin ve kontrol mekanizması ile ilişkilendiriyor. 20. yüzyılın ortalarına kadar İsviçre’de yetkililer, özellikle yoksul ailelerin çocuklarını ya da evlilik dışı doğmuş çocukları kurumsal bakım altına alarak çalıştırmayı bir “terbiye” ve “eğitim” yöntemi olarak benimsedi.
Evli olmayan annelerin çocukları, yoksul ailelerden gelen gençler ya da “sorunlu” olarak etiketlenenler, vesayet altına alındı, zorla yerleştirildi ve çalışmaya zorlandı. Vesayet altına alınan bu çocuklar, sosyal olarak damgalandı ve sistematik bir emek rejiminin parçası haline getirildi. Bu uygulamalar, “yardım amaçlı zorlayıcı önlemler” (mesures de coercition à des fins d’assistance) olarak tanımlandı. “Yardım amaçlı zorlayıcı önlemler”, gerçekte yargı kararı olmaksızın uygulanan özgürlükten yoksun bırakma politikalarıydı. İnsanlar “idari olarak” kapatılıyor; çalışma kamplarına, akıl hastanelerine, alkol tedavi merkezlerine ya da yoksullar ev(ler)ine gönderiliyordu. Bu uygulamalar 17. yüzyılda başladı, 19. yüzyılda yaygınlaştı ve 1981’e kadar sürdü. Sergi uygulanan bu politikaların yol açtığı travmalara odaklanıyor.

BİÇİMLER DEĞİŞİYOR, SÖMÜRÜ SÜRÜYOR
Sergi, çocuk emeğinin yalnızca geçmişte kalmadığını da hatırlatıyor. Günümüzde de İsviçre’de birçok çocuk ev içi sorumlulukları üstlenmek, hasta ya da bakıma muhtaç aile üyelerinin sorumluluğunu üstlenerek fiilen çalışmak zorunda kalıyor. Bu durum bazen “özgüven kazandırıcı” olarak sunulsa da, çoğu zaman fiziksel ve psikolojik tükenmişliğe yol açıyor.
Uluslararası ölçekte ise tablo çok daha ağır: Bugün dünyada 160 milyon çocuk, ailelerinin geçimi için, kakao plantasyonlarında, madenlerde ve tarım alanlarında çalışıyor. Bu emek sömürüsü, doğrudan doğruya hammadde sanayisinin ve dolaylı olarak uluslararası tüketim zincirlerinin bir parçası.

YOKSULLUĞUN SUÇ SAYILDIĞI BİR ÜLKE
Çocuk emeğinin sömürüsü ile iç içe geçen bir diğer karanlık uygulama ise İsviçre’de yoksulların zorla alıkonulması oldu. İsviçre’de 1970’lere kadar yoksul insanlar, mahkeme kararı olmaksızın “Armenhäuser” (çalıştırma amaçlı yoksullar veya düşkünler evi) ya da hospislerde zorla alıkonulabiliyordu.
Bu kurumlar fiilen özgürlükten yoksun bırakma mekânlarıydı, sosyal yardımın değil, açık bir toplumsal tecrit ve disiplin politikasının araçlarıydı. Kişisel eşyalarına el konuluyor, oy kullanma hakları ellerinden alınıyor, gündelik yaşamları sıkı biçimde denetleniyordu. Bu kurumlarda kalanlar “tutuklu” olarak adlandırılıyordu. Amaç yardım değil, yoksulluğun toplumdan yalıtılmasıydı.
Bu kapsamda Sergide, 1868 doğumlu Elise Geiser’in yaşam öyküsü bu sistemin çarpıcı bir örneği olarak yer alıyor. Hayatı boyunca çamaşırcı olarak çalışan, çocuk bakan, ev işleri yapan Elise, 80 yaşına yaklaşırken yoksulluk nedeniyle zorla bir hospise kapatıldı. Orada yalnızca beş gün yaşayabildi.
Bu hikâye, yazar Katharina Geiser tarafından “Dilekler Bizimdir” adlı romanda edebiyata taşındı. Yazar Katharina Geiser, romanında, büyük büyükannesinin bu son günlerini anlatırken şu tespiti yapıyor: “Yoksullar sadece yoksul oldukları için yoksul değildi; bürokratik bir tuzağın içindeydiler.”

TRAVMANIN KUŞAKLAR ARASI AKTARIMI
Bern Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nden sosyal antropolog Andrea Abraham, bu zorlayıcı uygulamaların etkilerinin kuşaklar boyunca sürdüğünü vurguluyor. Yaptığı araştırmalara göre: yüz binlerce insan bu politikalar nedeniyle zorla çalıştırıldı ve kapatıldı. Fiziksel ve psikolojik şiddet, değersizleştirme ve aşağılanma sıradan uygulamalardı. Abraham, yoksulluğun “bataklık gibi” olduğunu söylüyor: İçine çeken, kuşaklar boyunca süren ve içinden çıkmak için olağanüstü bir karşı güç gerektiren, son derece zor bir yapı.

SERGİ: EKSİK BİR GEÇMİŞLE YÜZLEŞME ÇAĞRISI
Zorla çalıştırma ve çocuk emeği üzerine son yıllarda araştırmalar artsa da, yoksullar evi olarak isimlendirilen evler hâlâ yeterince incelenmiş değil. Tarihçi Thomas Huonker’e göre İsviçre genelinde bu kurumların sayısı dahi tam olarak bilinmiyor. Örneğin yalnızca Aargau kantonunda 1953 yılında 57 yoksullar evi bulunuyordu.
“Yoksulluktan Doğanlar: Çalışan Çocuklar” sergisi, İsviçre’nin övündüğü sosyal devlet anlatısını sorgulayan önemli bir kültür-sanat müdahalesi. Sergi, yoksulluğun bireysel bir “kusur” değil; sınıfsal, politik ve tarihsel bir tahakküm ilişkisi olduğunu hatırlatıyor.
Sergi, yalnızca geçmişin bir envanteri değil; refah söyleminin ardındaki sınıfsal şiddeti, devletin yoksulluğu nasıl kriminalize ettiğini ve bunun bugüne uzanan sonuçlarını hatırlatan güçlü bir yüzleşme çağrısı niteliğinde. (Arkadaş)

*** 19 Aralık günü Zürih’teki İsviçre Ulusal Müzesi’nde açılan “Yoksulluktan doğanlar: çalışan çocuklar” sergisi, 20 Nisan 2026 tarihine kadar açık kalacak.