10 MİLYONLUK İSVİÇRE GİRİŞİMİ VE BİRLİK ARAYIŞLARI

Metin ALAN

İsviçre siyasetinde “nadir” görülen sahnelerden biri yaşandı: İsviçre Federal Konseyi, UDC/SVP tarafından 14 Haziran’da oylamaya sunulacak olan “10 milyonluk İsviçre’ye hayır!” girişimine karşı kamuoyunu uyardı. Sosyalist Federal Konsey üyesi Beat Jans, Kanton Hükümetleri Konferansı Başkanı Markus Dieth (Merkez Parti, Aargau) ile birlikte basının karşısına çıktı.

Ancak sahneye yerleştirilen tablo dikkat çekiciydi: sağda İsviçre İşverenler Birliği (UPS) Başkanı Severin Moser ve Zanaat ve Küçük İşletmeler Birliği (USAM) Başkanı Fabio Regazzi; solda ise İsviçre Sendikalar Birliği (USS/SGB) Başkanı Pierre-Yves Maillard ve Travail.Suisse Başkanı Adrian Wüthrich. Böylece “sosyal ortaklar” tam kadro, tek karede buluşturuldu.

Patronlar cephesi bu görüntüyü açıkça sahiplendi: UPS temsilcisi Marco Taddei, “Dört büyük işveren ve sendika çatı örgütünün oybirliği nadir bir durumdur. Bu birlik tesadüf değildir” (Agefi, 25 Mart 2026) diyerek bu tabloyu “tarihi bir birlik” olarak selamladı. Peki, gerçekten öyle mi?  Bu “birlik” kimin birliği?

Yoksa bu, işçi sınıfının çıkarlarını bulanıklaştıran bir politik yanılsama mı?

 

AYNI SAHNENİN PERDE ARKASI: ÜCRETLERE VE KAZANILMIŞ HAKLARA SALDIRI

Bu gösterişli “birlik” görüntüsünden yalnızca bir gün sonra, 17 Mart’ta Kantonlar Meclisi, kantonların belirlediği asgari ücretlerin, bağlayıcılığı olan TİS’lerde daha düşük ücret öngörüldüğü durumlarda devre dışı bırakılmasını tartıştı.

Özellikle otel ve restoran sektöründe bu durum doğrudan somutlaşıyor: niteliksiz işçiler için saatlik 20,40 franklık TİS asgari ücreti geçerli. Ancak Cenevre’de kanton asgari ücreti 24,60 frank, Neuchâtel’de 21,35 frank. Basel-Stadt, Jura ve Ticino’da ise zaten TİS üstünlüğü uygulanıyor.

Sağ blok ve patronlar, kamusal otorite tarafından belirlenen asgari ücret fikrinin kendisini hedef alıyor: ücretlerin toplumsal değil, tamamen sektörel ve işveren pazarlığına bırakılması.

Bu hattın merkezinde USAM Başkanı Fabio Regazzi var. “Uzlaşma” adı altında sunduğu modelde Cenevre ve Neuchâtel’deki asgari ücretler nominal olarak korunuyor, ancak 2026 seviyesinde donduruluyor. Yani kâğıt üzerinde var, gerçekte enflasyonla eritiliyor.

Ülkenin geri kalanında ise bir ilke tasfiye ediliyor: kamusal asgari ücretin TİS karşısında üstünlüğü. Hatta UDC/SVP’li Esther Friedli bile bu modeli “gerçek uzlaşma” diye selamlıyor.

İki gün sonra, 19 Mart’ta bu kez AVS/AHV’nin 13. maaşının finansmanı gündeme geliyor. 2024 referandumuyla kazanılan bu sosyal hak, işveren çevrelerinin hedefinde.

Burjuvazi, katkı artışlarını reddederek AVS/AHV’yi finansal baskı altına almayı, böylece ileride emeklilik yaşını yükseltme hamlesini kolaylaştırmayı hedefliyor.

USAM bu çizginin en sert savunucularından biri: 27 Şubat tarihli açıklamasında 13. maaşın “ayrı bir kalem” olarak finanse edilmesine karşı çıkıyor ve “sistemin bütünlüğü” söylemiyle itirazını gerekçelendiriyor. Fabio Regazzi de parlamentoda aynı hattı savunuyor. Burada mesele teknik değil, politiktir: sosyal sigortanın aşındırılması. Şimdi şu soruyu sormak gerekiyor: Bu “birlik”, işçilerin hangi somut çıkarını savunuyor?

 

“BİRLİK FOTOĞRAFI” KİMİN GERÇEĞİNİ GÖRÜNMEZ KILIYOR?

Temel soru netleşiyor: UDC/SVP’nin girişimine karşı sergilenen “sosyal ortaklar birliği”, emekçilerin çıkarlarını mı güçlendiriyor, yoksa sınıfsal çatışmayı mı görünmez kılıyor?

Asgari ücret, emeklilik ve sosyal sigorta gibi alanlarda işveren ile emekçi çıkarlarının yapısal olarak karşı karşıya olduğu bir tabloda “birlik fotoğrafı” neyi örter?

24 Mart’ta UDC/SVP kampanyasını başlattı. Céline Amaudruz, bir polis memuruna dayandırdığı anlatıyla suç ve göç arasında doğrudan bağ kuruyor: “Afrika kökenli” ve “Orta Doğu kökenli” kişiler üzerinden genelleştirmeler yapılıyor. Sandra Sollberger bu çizgiyi sürdürüyor: “genç göçmen erkekler” suçla özdeşleştiriliyor.

Bu söylem yeni değil. UDC/SVP’nin uzun yıllardır inşa ettiği bir siyasal stratejiye dayanıyor: “yabancı”yı kültürel olarak sabitlenmiş bir tehdit figürüne dönüştürmek. Vatandaşlık kazanmış olanlar bile bu dışlamanın dışında bırakılmıyor.

Marcel Dettling’in “refah, barış ve güzel manzara” İsviçre’si anlatısı ise bu politikayı romantik bir ulusal mitolojiyle tamamlıyor.

İsviçre burjuvazisinin borazanlığını yapan Neue Zürcher Zeitung gazetesi de benzer bir çerçeve kuruyor: “ithal şiddet”, “kültürel kökenler” ve “Maghreb kökenli sığınmacılar” üzerinden suç tartışması yeniden kodlanıyor.

Dil değişiyor, ama içerik aynı kalıyor: “kültürel uyumsuzluk”, “sorunlu gruplar”, “kaybolan eski İsviçre”

Bu söylem, işçi sınıfını bölmenin ideolojik zeminini oluşturuyor. Yani sermaye çevreleri bir yandan UDC/SVP’nin girişimine karşı çıkarken, diğer yandan onun ideolojik altyapısını beslemeye devam ediyor.

Bu yaklaşım, suçun sosyal belirleyicilerini görünmez kılarak etnik temelli bir güvenlik söylemi üretiyor.

Oysa belirleyici olan milliyet değil; yaş, cinsiyet, sosyoekonomik konum ve eğitim düzeyidir. Milliyet, çoğu zaman bu değişkenlerin üstünü örten bir perde işlevi görür.

Gerçek çelişki burada: aynı işveren çevreleri hem göçmen emeğini düşük ücretle istihdam ediyor, hem de göç karşıtı politik tartışmalarda “mesafe” görüntüsü veriyor.

Sistem, göçmen emeğine bağımlı; fakat politik düzeyde bu bağımlılığı gizleyen bir söylem üretiyor.

Dil değişiyor, ama içerik aynı kalıyor: “kültürel uyumsuzluk”, “sorunlu gruplar”, “kaybolan eski İsviçre”. Oysa sermayenin gerçek birliği daha düşük ücret, daha fazla sömürü üzerine kuruludur.

En büyük çelişki burada yatıyor: UDC/SVP’nin göç karşıtı söylemini dillendirenler bile, işletmelerinde düşük ücretli göçmen işçileri çalıştırmaktan geri durmuyor. Esther Friedli açıkça itiraf ediyor: vasıfsız, dili bilmeyen göçmen işçiler çalıştırıyorlar. Aynı zamanda sektör örgütleri, göçün sınırlandırılmasına karşı çıkıyor. Neden? Çünkü ucuz emek arzı daralabilir.

 

GERÇEK ÇÖZÜM: SAHTE “BİRLİK” DEĞİL, SINIF TEMELLİ MÜCADELE

UDC/SVP’nin ırkçı girişimine karşı çıkmak elbette zorunludur. Ama bu mücadele, patronlarla sahte bir “ulusal birlik” içinde yürütülemez. Çünkü aynı patronlar: ücretleri düşürmek istiyor, sosyal hakları buduyor ve işçileri bölmek için ideolojik zemini besliyor.

Gerçek birlik, basın toplantılarında değil; işyerlerinde, sokakta ve ortak mücadelede kurulur.

AVS/AHV için verilen mücadele ve 2024’te kazanılan 13. maaş, toplumsal gücün örgütlenebilir olduğunu gösterdi.

Bugün ihtiyaç duyulan şey, işverenlerle sembolik fotoğraflar değil; emekçilerin kendi çıkarları etrafında örgütlü ve bilinçli bir hat kurmasıdır. Bu hat üç alanda netleşmek zorundadır: Asgari ücretlerin savunulması, AVS/AHV’nin korunması, göçmen ve mülteci haklarının savunulması. Bölme politikalarına karşı tek gerçek yanıt, sınıfsal birliğin yeniden kurulmasıdır. Çünkü gerçek bölünme “İsviçreli-yabancı” arasında değil, emeğiyle yaşayanlarla, o emeği sömürenler arasındadır.