Yaşasın uluslararası dayanışma!

79-DGB-EGB-Genel-Grev1

Dönüşüm / Serdar Derventli

Avrupa Sendikalar Birliği ETUC ilk kez ortak eylem çağrısı yapmıyor. Geride bıraktığımız yıllarda da yapılan eylem çağrıları çok genel kaldığı gibi pek fazla bağlayıcılığı olmayan çağrılardı. İki yıl önce yapılan son ortak eylemde,“eylemlerin hafta içi veya hafta sonu mu yapılacağı konusuna ulusal sendikalar kendileri karar verecek” denilmişti. Buradan bakıldığında ETUC’un 17 Ekim günü aldığı karar bir ileri adımı ifade ediyor. Kararda, “14 Kasım günü bütün üye sendikalarımızı ülkelerinde grev, gösteri, miting, toplantı ve daha değişik eylemler örgütlemeye, Avrupa’da işçi haklarının korunması için harekete geçmeye çağırıyoruz” denildi.

Şüphesiz ETUC’un politikasında temelden bir değişim, dönüşüm söz konusu değil. Çatı örgütünün politikası AB düzeyinde sermaye ile “sosyal diyalog ve sosyal barışı” korumak ve geliştirmek.

Özellikle ETUC içindeki etkin olan kuzey Avrupa ülkelerinden sendikalar (Almanya, Danimarka, Hollanda, Finlandiya, İsveç), çatı örgütünün politikasını ciddi olarak belirliyorlar ve yönlendiriyorlar.

Bu, Almanya’da çatı örgütü DGB’nin ve IG Metall, Ver.di, IG BCE gibi işkolu sendikalarının kriz politikalarına bakıldığında daha iyi anlaşılacaktır. Krizin patlak vermesiyle birlikte Almanya’daki bütün işkolu sendikaları ücret artışından vazgeçtiler, bir takım hakların ‘geçici’ dondurulmasını onayladılar. Hükümetin kısa çalışma yasasını değiştirip altı aydan 24 aya çıkarmasını talep eden sendikalar bununla da yetinmeyip genel ve işkoluna özgü konjonktür paketleri talep ettiler. Aynı sendikalar, bankaları kurtarmak için hazırlanan yüzlerce milyarlık kurtarma paketlerini “başka alternatif yok”diyerek onayladılar.

Özellikle güney Avrupa’daki sendikaların (tabanın ciddi baskısıyla olsa da) Troyka’nın saldırılarına karşı mücadelelerini sürdürmeleri, genel grev çağrıları yapmalarına bizzat DGB Başkanı Michael Sommer müdahale etmeye çalıştı. Saldırıların en sert olduğu ve dolayısıyla mücadelenin de keskinleştiği ülkelerin konfederasyon başkanlarını Başbakan Merkel ile buluşturan Sommer toplantı sonrası, “Buluşmada diğer ülkelerden meslektaşlarım taleplerini aracısız Merkel’e iletme fırsatı buldular. Bizce bu sorunların çözümünde çok önemli bir adımdı” yorumunu yapmıştı.

Sommer’in bu girişimi, Almanya’nın AB hükümetleriyle sürdürdüğü ‘diyalogun’ farklı bir düzeyde devam ettirilmesinden başka bir şey değildi. Alman sendikacıları her ne kadar “tembel güney Avrupalı ve çalışkan kuzey Avrupalı” veya “tembel Yunanlı ve çalışkan Alman” karşılaştırılmasına karşı çıkar görünseler de, aldıkları tavırla birçok kez temelde bu görüşten çok uzak olmadıklarını ortaya koydular.

Sommer, Berthold Huber (IGM), Frank Bsirske (Ver.di), Michael Vassiliadis (IG BCE); hepsi de yeri geldiğinde “borçların bir şekilde ödenmesi”, “kamu harcamalarında aşırıya(!) gidilmemesi” gerektiğini göğüslerini gere gere söylemekten geri durmadılar!

IG Metall Genel Başkanı Huber, daha on gün önce Phönix kanalında katıldığı bir programda, “Güney Avrupalı sendikalar geçmiş yıllarda çok fazla reel ücret artışı üzerine yoğunlaştılar, fakat bunun aynı zamanda rekabet gücünü düşüren bir araç olduğunu görmezden geldiler. Klasik çalışma modellerindeki ısrarla, esnekliğe direnmelerinin üretkenliği olumsuz etkilediğini görmediler. Bu ülkelerin daha kat edeceği çok yol var” demesi birçok gerçeği ortaya koyuyor.

Bu ‘sendikacıların’, Alman sermayesinin sadece ülke içindeki değil aynı zamanda uluslararası işçi hareketi içinde de ajanları olduğunu söylemek abesle iştigal olmayıp tam da gerçeği ifade etmektedir!

ETUC’un 17 Ekim günü eylem kararını almasını engelleyemeyen Alman sendika yöneticileri, uzun süre eylemden söz bile etmediler. Ancak tabandaki, yerel şube düzeyinde ve değişik fabrikalardaki mücadeleci sendikacıların çabalarının artması, yerel birliklerin kurulması ve bir takım eylem kararlarının alınmasının ardından DGB, eyalet örgütlerine birer mektup göndererek ‘harekete geçmeye’ çağırdı: İmzalar toplanacak, dev kartpostallar şehir merkezlerinde imzaya açılacak ve Güney Avrupa’ya gönderilecek…

DGB ve ona bağlı sendikaların yöneticilerinin ‘henüz olayın vahametini idrak edemedikleri’ düşünülebilir. Ama bu gerçeği yansıtmaz. Onlar gerçekteAlman sermayesinin gücüne güvenerek, Güney Avrupa’nın uzak olduğunu ve dolayısıyla orada yaşananların da Almanya’yı pek fazla etkilemeyeceğini düşünmekteler. Fakat dış ticaretinin yüzde 70’ini Avrupa’da yapan bir ülkenin bu gelişmelerden azade olması ne kadar mümkündür?! İşte Belçika’nın, işte Fransa’nın durumu.

Uzun yıllar sonra ilk kez, eşzamanlı genel grevlerin ve eylemlerin yapılmasının (bütün eksiklerine ve zayıflıklarına rağmen), uluslararası sendikal ve işçi hareketi için çok önemli olduğunu da gözden kaçırmamalıyız. Eylemin (bütün biçimleriyle) güçlü geçmesi, sendika bürokrasisinin gücünün zayıflamasına, sınıf bilincinin gelişmesine; ortak düşmanın kim olduğunun görülmesine ve en önemlisi sınıfın mücadele tecrübesi kazanmasına hizmet edecektir. Ayrıca bu eylemler, bütün Avrupa’da olduğu gibi özellikle Almanya gibi ülkelerde “yaşasın uluslararası dayanışma” sloganının içeriğinin yeniden doldurulmasına, yeni bir işçi hareketinin doğmasına da vesile olabilir.

Şüphesiz bütün bunlar eylemin ardından, 15 Kasım günü gerçekleşmeyecek! Ama 14 Kasım, bunların gerçekleşmesi yolunda atılan önemli bir adım olacaktır. Bu nedenle bütün mücadeleci, dürüst ve sınıftan yana olan işçiler, sendikacıları her yerde 14 Kasım’a ilişkin somut eylemlerin yapılması için adımlar atmalılar. Tabi ki gönül ister ki, Almanya’nın da birçok bölgesinde grevler olsun.. Bunun birçok yerde bugün mümkün olmayacağını bilerek yapılabilecek, atılabilecek küçük adımlarlaişe başlamakta fayda var. İster öğle molasına erken başlayarak ister uzatarak, ister fabrikanın önünde 15-30 dakikalık sembolik eylemler olsun, ister gün içinde şehrin merkezinde veya büyük bir fabrikanın önünde uyarı nöbeti olsun bir şeyler yapmakta, tabanın harekete geçtiğini göstermekte her halükarda fayda var. İlk adım atıldıktan sonra, gelecek sefer ikinci adımı atmak da daha kolay olacaktır.

yenihayat.de