Yaşar Atan- ULM’DA DOSTLUK VARDI

atanyasar@yahoo.de

Ulm kentindeki dostların, “Mitoloji ve Homeros’un Troya’yla İlgili Savaş ve Barış Efsaneleri” üzerine düzenledikleri söyleşi, çok canlı ve içten bir ilgi içinde geçti…
O sevecen Hüseyin Gülhan ve arkadaşlarına, bu dostluk yüklü buluşma için yüksek sesle olmasa da, yürekten ve derinden teşekkür ettik… Ve bu dostluk ikiminde, söyleşimizi irdelemeye başladık…
Mitoloji, gerçekten de yabancı bir konuydu bizler için. Oysa Avrupalılar bu konuyla içli dışlıydılar. Kentleri, müzeleri; mitoloji kaynaklı yapıtlarla; sanat ve felsefeleri mitolojinin tetiklediği konularla yoğrulmuştu hep…
Peki, mitoloji ne demekti? Bunun ne olduğunu, tanık olduğum bir olayla açıklamaya çalıştım…
İstanbul’da, bir yolcu gemisinde küçük bir kız çocuğu, geminin arkasında dönen pervanenin oluşturduğu köe demekti? e demekti? e demekti? püklere bakıyordu büyük bir ilgiyle… Birden; “Anne!” diye bağırdı. Eliyle köpükleri gösterek; “Bunlar ne?” diye sordu. Annesi biraz düşündükten sonra; “Ha, onlar mı?… Balıklar çamaşır yıkıyor da ondan çocuğum!” dedi. Çocuk birden gülümsemeye başladı mutluluktan… Çünkü o anda kafasını karıştıran o büyük sorusuna bir “efsane” aracılığıyla yanıt bulmuş, rahatlamıştı…
Ta binlerce yıl önceki atalarımız da, daha bilim oluşmadığı için, dünyayı işte bu beş-altı yaşındaki çocuğun gözleriyle görüyor ve onun aklıyla dünyamızı yorumlamaya çalışıyorlardı…

4

Çünkü ne olduğunu anlayamadığı doğa varlıkları ve orada olup bitenler yüzünden büyük korkulara kapılıyor ve sürekli olarak onlarla ilişkili efsaneler üretiyordu. İşte onun çözemediği doğa olayları ve varlıkları için ürettiği her öyküye, mitos yada efsane; bunların toplamına da mitologya (mitoloji) deniyordu.

Dünyadaki her halkın bir mitologyası vardı. Ama bu mitologyaları sanatçılar, filozoflar ve bilim adamları yorumlayıp işlememişlerse, onlar ürkünç ve kaba oluyur; haliyle insanlığı uygarlığa götürecek birer menzil fenerine dönüşmüyordu.
Ama bizim coğrafyamızdaki bazı soylu sanatçılar, insanları yüreklendirmek için insan dostu ve sevecen varlıklara dönüştürdükleri bazı tanrıları, sahnede oyulaştırıyorlar, halkı aydınlatıyorlardı. Örneğin Baştanrı Zeus’un sırf aydınlanıp uyanmasınlar diye insanlardan köşe bucak sakladığı ateşi çalıp dünyamıza ulaştıran dost tanrı Prometeus’un misyonunu, özellikle vurguluyorlardı…
Tabii işliğinde insanlara el sanatlarını öğreten demirci topal tanrı sevimli Hefaystos da vardı… Kadınlara örgü örmesini, kumaş dokumasını öğreten akıl tanrıçası Atena vardı… Böylece bu soylu sanatçıların dost tanrılardan yola çıkarak ürettikleri tiyatro oyunları ve sanat yapıtları; kölelik dayatması altındaki halkları uyandırıp akıllarını kullanmaları konusunda kılavuz oluyordu…
Haliyle bu arada egemenlerin yandaşı olan fiozoflar da vardı. En ünlüleri, günümüze dek olumsuz yönde etkinliklerini sürdüren Platon ve Aristo’ydu. Onlar; “Tanrıların buyruğuyla insanların tümüne yakın bölümü, köle olarak yaratılmış, bir avuçluk kesimi de soylu kullar olarak doğmuştur. Ve bu köleler, sırf bu bir avuç soyluya hizmet eden canlı aletlerdir.” diye felsefe üretiyorlardı…
İşte insan dostu sanatçıların mitolojiyle harmanlayıp yarattıkları yapıtlar, insanlığın uygarlığa doğru yürüdüğü yolda menzil fenerlerine dönüşüyordu…
Bu bağlamda yaşadığımız toprakların mitoslarını insancıl bir görüşle iki büyük destana dönüştüren evrensel ozan Homeros’u anımsattık. Çünkü Homeros; insanlarla tanrıların harmanlandığı o Troya savaşlarını anlatırken, savaşların ürkünçlüğünü gözler önüne sermiştir. O ürkünç tanrısal güçleri kullanarak Ege’nin iki yakasındaki iki kardeş halkı, Troyalılarla Yunanlıları vuruşturan soyguncu kralların iç5 yüzünü ortaya koymuştur.
Ne yazık ki bizler, Avrupa uygarlığına yön veren bu ozanımızı tanımıyorduk.. Ve hemen üzülerek şu soruyu ve yanıtını buraya ekleyelim: “Acaba Batıda Homeros üzerine kaç kitap yazılmış olabilir?”
Yanıt: Kırkbeş binin üzerinde kitap yazılmıştır! Bizdeki sayısını herhalde artık soramayız…
Böylece Anadolu kaynaklı mitologyanın bizim topraklarımızda tetiklediği bilimin ve sanatların, bugünkü Avrupa uygarlığının temelini oluşturduğunu söyledik. Sümerlerden başlayan bu mitologyayı sırasıyla Grekler, Romalılar ve Rönesans’la birlikte Avrupalılar benimsedi ve onu sanatlara, bilimlere dönüştürdüler… O yüzden de mitologyayı bilmeden Batı kültürünü, yani edebiyatını, sanatlarını, felsefesini anlamak mümkün değildi…

Konuşmamızin sonunda katılımcılar, konuyla ilgili çok iginç sorular sordular; görüşler belirttiler…
Gençlerimiz, geçmiş çağlarla çağımızın benzerliklerini de çok iyi sezinliyorlardı…
Etkinlik sonunda gördüğümüz dostluğu, dile gelmez bir mutlulukla yüreğimize gömdük… Bu arada kitaplarımızı da imzaladık…
Mitosların tetiklediği sanatların ve bilimin öncülüğünde, kardeşliğin egemen olacağı bir dünyada insanlık Altınçağını yaşayacaktı.. Ve kardeşçe üretip kardeşçe bölüşen bütün insanlar; artık ışık, emek ve toprak kardeşi olacaklardı…
İşte bu kesin gerçeğin coşkusuyla, etkinliği düzenleyen dostlara yeniden teşekkür edip ayrılırken, gözlerimizin içi hep gülüyordu…

     OoO

* Bu ayki şiirimiz de, çok hasret kaldığımız güneşle ilgili olsun, dedik…

 AL GETİR GÜNEŞİ

Sarıkuşum git
Dolan da dolan bir güzel
Dostlar diyarı Akdeniz’i
Hangisi boşsa o dostlardan
Habire dolanıyorsa sokaklarda hani
Yada deniz kokan bir limanda
Bıkmışsa güneşten
Al getir onu masamıza
Kanatlarında güneşle bir
Verelim hakkını bu sabahın
Biraz gülsün göçmen toprakları
Bu ışığa hasret Avrupa’nın.

YAŞAR ATAN