Yaşar Atan- DENİZLER TANRISININ ÖFKESİ

10

atanyasar@yahoo.de

Gittiği Troya’dan yirmi yıl sonra dönebilen ve gece gündüz hasretini çektiği kocası Yunanistanlı kral Odisseus’a, durmadan sorular soruyordu kraliçe Penelopeya… Bir gece Odiseus, kendi ülkelerine örnek alacağı Fayakların cennet adasını anlatmak istedi karısına:

O ADADA TEPEGÖZLER YAŞARMIŞ

“Ama Fayakların o güzelim adasından önce, canavar Tepegözlerin yaşadığı bir ülkeyi anlatmalıyım sana,” diye gülümseyerekten öyküsüne başladı. “Troya’dan gemierimizle dönüşümüz sırasında deniz çok huysuzlandığı için, iki gün hiç uyuyamadık. Ve rast gele, hiç tanımadığımız bir ülkenin sahiline demir attık yoldaşlarımla… Meğer burada, Tepegöz denen yaratıklar yaşarmış. Daha önce bana o ülkeden ve orada yaşayan Tepegözlerden sözetmişti tanrıça Kirke. O yüzden olacak, bu ilginç canavarları yakından görmek istiyordum. Haliyle hem yiyecek birşeyler bulmak, hem de bu Tepegözlerden birine rastlamak umuduyla, adada dolaşmaya başladık. Birara önümüze çıkan bir mağaraya girdik. Kimseler yoktu içerde… Ama biraz sağa sola bakınınca, şaştık kaldık: Büyüklü küçüklü kaplar; yağ, peynir ve çeşit çeşit süt ürünleriyle silme doluydu. Yoldaşlarım; ‘Hemen peynirleri, taze kuzuların bir kısmını alıp gemilerimize dönelim!’ dediler; yalvardılar. Ben istemedim. Çünkü durmadan itiyordu beni yüreğim…. ‘Şu insan azmanı Tepegöz denen canavarı yakından gör; neyin nesidir bir öğren’ diyordu hep…

Tepegöz Polifemos

Ama önce şunu da söyleyim: Tanrıça Kirke’den duyduğuma göre Tepegözler denen tek gözlü bu canavar Kikloplar, denizler ve karalar tanrısı Poseydon’un çocuklarıymış!.. Tanrı Poseydon da; denizlerin ve karaların gizemleri insanlarca çözülürse, oralardaki saltanatının biteceğini düşündüğünden, bu canavar Tepegöz çocuklarını, hep o uzak denizlerin belirli yerlerine nöbetçi olarak yerleştirmiş. O yüzden Tepegözler de; uzak denizlerin ve karaların gizemlerini öğrenmek için enginlere açılan yürekli insanları çiğ çiğ yerlermiş!.. İşte biz de Polifemos adlı birTepegöz’ün mağarasına girmişiz…

SÜTLERE, PEYNİRLERE SALDIRDIK

Karınlarımız açlıktan zil çaldığı için hemen mağaradaki sütlere, peynirlere saldırdık! Sonra da beklemeye başladık. Karanlık basar gibi olurken sürüsüyle birlikte, alnındaki tek gözüyle çevresine bakınan bir insan azmanı girdi mağaraya. Koyunlarını keçilerini içeriye aldıktan sonra, on kişinin yerinden bile kıpırdatamayacağı bir kayayla mağaranın ağzını kapadı. Koyunlarını sağdı. Yaktığı bir ateşte sütü kaynatmaya başladı. Ta o zaman bizlerin içerde olduğunun ayırdına varabildi!
Ve hiç konuşmadan yoldaşlarımdan ikisini hemen parçalayıp bir güzel midesine indirdi!.. Haliyle gördüklerimden donakaldım. Bana da kim olduğumu sordu. Ben de titreye titreye; ‘Kimse,’ dedim. Sonra gemilerimin battığını, Baştanrı Zeus adına bana yardım etmesini istedim. ‘Zeus da kimmiş!..’ diye gürledi birden. ‘Evet, sana yardım edeceğim. Çünkü seni en son yiyeceğim!..’

Tepegöz ve koyunları

Doğrusu tirtir titreyen diğer yoldaşlarım karşısında, kendimi biraz toparlayıp oradan kurtulmanın yollarını aramaya başladım.

HABİRE BİR ÇIKIŞ YOLU ARIYORDUM

Polifemos oturduğu yerde uyuklamaya, birsüre sonra da horlamaya başladı. Haliyle sabaha dek uyuyamadık. Ama hep bir kurtuluş yolu arıyordum… Sabah olunca Polifemos sürüsünü dışarı çıkardı. Mağaranın kapısını o büyük kayayla gene kapattı. Akşam dev sürüsüyle döndüğünde, gözüne kestirdiği iki yoldaşımı daha parçalayıp yemeğe başladı. Ama bütün korkularımı bastırarak, Polifemos’un uyuklamasını bekledim. Bir süre sonra uykuya daldı. Gene horlamaya başladı. Ben de önceden hazırladığım ucu ateşli sopayı devin tek gözüne sapladım! Polifemos attığı çığlıklarla bütün adayı salladı… Koşuşup gelen ve gözünün kör edildiğini gören komşuları, bunu kimin yaptığını sordular. Polifemos da; ‘Kimse!’ diye haykırdı. Onlar da bu ‘kimse’ sözcüğüne sinirlendiler. ‘Babası tanrı Poseydon ilgilensin öyleyse onunla!’ diyerekten çekip gittiler…
Polifemos sabaha dek ah vah çekip inledi. Ve şafak sökünce, üçerli olarak yan yana getirdiğim koyunları, Polifemos’un üstüne yattığı hasırın sicimleriyle bağladım. Yoldaşlarımdan her birini, bu üçerli koyunların ortasındakinin üstüne yatırdım. Ben de en iriyarı koçun karnına sarıldım. Polifemos inleye inleye, el yordamıyla mağarayı kapatan kayayı yana çekti. Sonra dışarı çıkan koyunların sırtlarını elleriyle yokladı.

BEN DE BİR KOYUNUN KARNINA SARILDIM

En sonra da benim karnına yapıştığım iri koç önünden geçerken onun da sırtını uzun uzun okşadı; onunla biraz dertleşti. Hepimiz dışarı çıkınca, koyunlarla birlikte hemen sahile doğru yollandık; gemiye doluştuk… Sahilden biraz uzaklaştığımızda; ‘Ey canavar Polifemos, ben ‘Kimse’ değilim! Ben insan oğlu insan, Odisseus’um!.. Duydun mu?” diye bas bas bağırdım. Artık kin ve öfkeden kuduran dev Polifemos; mağaranın bitişiğindeki tepeden rastgele kopardığı kayaları, denize doğru, ardı ardına fırlatmaya başladı. Geminin önüne düşen büyük bir kayanın kopardığı azgın bir dalga da, bizi gersingeri sahile doğru savurdu. Neyseki kürekleri can hıraş çekerekten, bizi bekleyen diğer yoldaşlarımızın yanına döndük…
İşte körleşen dev Polifemos’un babası ve tekmil denizlerin tanrısı Poseydon’la benim denizlerdeki savaşımım, böylece başlamış oldu…”
Odisseus bu öyküyü anlattıktan sonra karısı kraliçe Penelopeya; uzun uzun, hem hayranlıkla, hem korkuyla baktı kocasına. Birsüre hiç konuşamadı…(*)

OoO

(*)Son yayınlanan kitabımız:

HOMEROS’UN İZİNDE İLYADA ÖYKÜLERİ (Boyalı Kuş Yayınları)

9