Yaşar Atan- BRAUNSCHWEİG ’DA ÇİÇEKLER ve DOSTLUK VARDI

Capture9 - Copie

atanyasar@yahoo.de

Düzenledikleri “Edebiyat ve Kültür” günü etkinlikleri vesilesiyle Braunschweig’daki güzel bir mekanda arkadaşlarla buluştuk…
O sevecen Kamil Gömleksiz dostumuz da habire
koşuşturuyordu!.. Başkan Deniz Araman da, gerçekten bu güzel organizasyonda eksik gedik var mı, hep onlarla ilgileniyordu… Doğrusu bu dostluk yüklü buluşma için bütün ilgili arkadaşlara, yüksek sesle olmasa da, yürekten ve derinden teşekkür ettik…
Çok etkileyici bir konuşmayla Sinan Özpolat arkadaşımız, etkinliği başlattı… Bu arada Kübalı bir gencin Brecht’ten okuduğu dokunaklı bir şiirden sonra, sıcak bir dostluk ikiminde, “Mitoloji ve Savaş” konusunu irdelemeye başladık…
Binyıllar önce bilim olmadığı ve de zeka düzeyi gelişmediği için insanoğlu; dünyayı ve orada olup bitenleri, dört-beş yaşlarındaki çocuğun gözleriyle görüyor, onun aklıyla yorumluyordu. Gerçek haliyle yorumlayamadığı olaylar ve ne olduğunu anlayamadığı doğa varlıkları yüzünden büyük korkulara kapılıyor ve sürekli olarak onlarla ilişkili öyküler üretiyordu. Bu doğa varlıklarını ve olayları da hep tanrılaştırıyordu…
İşte onun bu ürettiği her öyküye mitos yada efsane; bunların toplamına da mitologya (mitoloji) deniyordu.

Dünyadaki her halkın bir mitologyası vardı. Ama bu mitologyaları sanatçılar, filozoflar ve bilim adamları yorumlayıp işlememişlerse, onlar ürkünç ve kaba oluyur; haliyle insanlığı uygarlığa götürecek birer menzil fenerine dönüşmüyordu. Ama bizim corafyamızdaki bazı soylu sanatçılar, insanları yüreklendirmek için insan dostu ve sevecen varlıklara dönüştürdükleri bazı tanrıları sahnede oyulaştırıyorlardı. Örneğin Baştanrı Zeus’un sırf aydınlanıp uyanmasınlar diye insanlardan köşe bucak sakladığı ateşi çalıp dünyamıza ulaştıran dost tanrı Prometeus’un misyonunu özellikle vurguluyorlardı…
Tabii işliğinde insanlara el sanatlarını öğreten demirci tanrı topal sevimli Hefaystos da vardı…
Kadınlara örgü örmesini, kumaş dokumasını öğreten akıl tanrıçası Atena vardı… Böylece bu soylu sanatçıların dost tanrılardan yola çıkarak ürettikleri tiyatro oyunları ve sanat yapıtları; kölelik dayatması altındaki halkları uyandırıp akıllarını kullanmaları konusunda kılavuz oluyordu…
Haliyle bu arda egemenlerin yandaşı olan fiozoflar da vardı. En ünlüleri, günümüze dek olumsuz yönde etkinliklerini sürdüren Platon ve Aristo’ydu. Onlar; “Tanrıların buyruğuyla insanların tümüne yakın bölümü, köle olarak yaratılmış, bir avuçluk kesimi de soylu kullar olarak doğmuştur. Ve bu köleler, sırf bu bir avuç soyluya hizmet eden canlı aletlerdir.” diye felsefe üretiyorlardı… Bu yüzden de kölelere; “durumlarına isyan etmemelerini, çünkü böyle köle olarak yaratılmışlığın bir yazgı olduğunu” söylüyorlardı.
İşte insan dostu sanatçıların mitolojiyle harmanlayıp yarattıkları yapıtlar, insanlığın uygarlığa doğru yürüdüğü yolda menzil fenerlerine dönüşüyordu…
Bu bağlamda yaşadığımız toprakların mitoslarını insancıl bir görüşle iki büyük destana dönüştüren evrensel ozan Homeros’u anımsattık. Çünkü Homeros; insanlarla tanrıların harmanlandığı Troya savaşlarını anlatırken, savaşların ürkünçlüğünü gözler önüne sermiştir. O ürkünç tanrısal güçleri kullanarak Ege’nin iki yakasındaki iki kardeş halkı, Troyalılarla Yunanlıları vuruşturan soyguncu kralların iç yüzünü ortaya koymuştur.
Şunu özellikle belirtelim ki, Homeros’un İlyada ve Odisseya destanları hep “barış” sözcükleriyle sonlanmaktaydı…
Ne yazık ki bizler, Avrupa uygarlığına yön veren bu ozanımızı tanımıyorduk.. Ve hemen üzülerek şu soruyu ve yanıtını buraya ekleyelim: “Acaba Batıda Homeros üzerine kaç kitap yazılmış olabilir?” Evet, kırkbeş binin üzerinde! Bizdeki sayısını herhalde soramayız…
Böylece Anadolu kaynaklı mitologyanın ve onun tetiklediği bilimin ve sanatların, bugünkü Avrupa uygarlığının temelini oluşturduğunu söyledik. Sümerlerden başlayan bu mitologyayı sırasıyla Grekler, Romalılar ve Rönesans’la birlikte Avrupalılar benimsedi ve onu sanatlara, bilimlere dönüştürdüler… O yüzden de mitologyayı bilmeden Batı kültürünü, yani edebiyatını, sanatlarını, felsefesini anlamak mümkün değildi…
Konuşmamızin sonunda gençler konuyla ilgili çok ilginç sorular sordular; görüşler belirttiler…
Gençlerimiz, geçmiş çağlarla çağımızın benzerliklerini de çok iyi sezinliyorlardı…
Etkinlik sonunda bizlere sunulan çiçekleri ve gördüğümüz dostluğu, dile gelmez bir mutlulukla yüreğimize gömdük… Bu arada kitaplarımızı da imzaladık…
Mitosların tetiklediği sanatların ve bilimin öncülüğünde, barışın ve kardeşliğin egemen olacağı bir dünyada insanlık Altınçağını yaşayacaktı.. Ve barış içinde üretip bölüşen bütün insanlar; artık ışık, emek ve toprak kardeşi olacaklardı…
İşte bu kesin gerçeğin coşkusuyla, etkinliği düzenleyen dostlara teşekkür edip ayrılırken, gözlerimizin içi hep gülüyordu…
oOo
Bu ayki şiirimizi de “Sarıkız”a adayalım, diyorum.. Bir de o kursun gönlünce zembereğini dünyanın…

SARIKIZ
Sarıkız dünyamızı çok severdi
Hemen Akdeniz’e koşardı uyanınca
Ve kaptığı gibi denizin mavisini
Dalar giderdi yemyeşil ormanlara

Sarıkız’dan sorulurdu dünya
Neresi kararmışsa gökyüzünün
Hani bombalar yağdığında
Hemen boyardı fırçasıyla
Hele duymayagörsün
Bir çocuk çığlığı yerden gökten
Birden çökerdi içine
Dile gelmez bir hüzün

Boşuna değildi kaygısı Sarıkız’ın
Düşmanıydı savaşların ve açlığın
Ve yüreğindeki o gümbür gümbür ateşle
O kurardı zembereğini her sabah
Bu mahzun dünyamızın.
(Y. Atan)