Yaşar ATAN- BÖYLE ATEŞLER YAKILMASAYDI

PROTOKLOSUN OLUSU

Karısı Penelopeya’ya, savaşların “insanlık dışı” yönlerini anlatıyor, yaşadıklarından örnekler veriyordu Yunanlı kral  Odisseus… Kendisi yirmi yıl sonra dönebilmişti Troyadan! Birara Patroklos’un ölüsünü anımsadı ürpererekten…

Yunanlı komutan yarı-ölümsüz Ahilleus; can dostu Patroklos’un savaşırken ölümü üzerine sınırsız bir yasa bürünüp saçını başını yolmuş, toz toprak içinde yerlerde yuvarlanmıştı…  Yasını dindiremeyince, askerlere dönüp;“Patroklos’un ölüsüne şimdi birlikte ağlayalım!” demişti…

ARTIK OLACAKLAR OLMAYA BAŞLAMIŞTI!

Ve gerçekten de kendilerini tutamayıp birden hıçkırmaya başladı askerler: Okları, kalkanları ıslandı; yer yer kumsal da ıslandı akan o gözyaşlarıyla… Öfkeden tirtir titreyen Ahilleus; az ötede oturan Başkral Agamememnon’a dönerek; “Sen, erlerin Başbuğusun,” dedi. “Gün doğunca onlara buyur; Kazdağları’ndan bol bol odun kesip getirsinler buraya! Onları tutuşturup  sevgili Patroklos’umuzu yakar, Hades denen ölüler diyarına yolcu ederiz. O zaman belki içimin yası biraz diner…”

Bu sözleri duyan askerler, Patroklos’un ölüsü çevresinde sessizce birkaç kez dolandılar. Sonra çadırlarına çekildiler.

Ertesi sabah, kızıla kesilen ufukta pembe, sarı giysiler içinde  şafak tanrıçası Eos  görününce,  Başkral Agamemnon; “Askerler katırlarla Kazdağları’ndan odun kesip getirsinler!” diye buyruk verdi…  En becerikli askerler, önlerine kattıkları katırlarla, binbir pınarlı Kazdağları’na tırmandılar.  Meşe, çam  ağaçlarını kesmeye başladılar hemen. Ağaçların bedenlerinde yaşayan perikızları Driyadların inanılmaz çığlıklarıyla, yer gök inledi birsüre. Daha sonra askerler, kestikleri odunları sahile, ölünün yattığı yere getirdiler… Patroklos’un ölü bedeninin üstü, askerlerin kesip kesip attıkları saçlarla örtülüydü. Ahilleus da hemen gür ve sarı saçlarını kesti. Bir zamanlar  Sperheyos Irmağı için uzatmıştı o saçlarını… Şarap rengi denize bakıp; “Madem baba toprağım Yunanistan’a ben de dönemeyeceğim, bu saçlarımı dostum Patroklos’a veriyorum. Hades’teki ölülerin toprağına götürsün,”  diye mırıldandı. Ve kestiği upuzun sarı saçlarını, Patroklos’un avucu içine yerleştirdi…

ÇOCUKLARI DA ÖLDÜRÜP yAKTILAR

Daha sonra birçok koyun, dana ve at getirilip kurban edildi. Ahilleus, kurbanların yağlarından bir kısmını kesip kesip odun yığının üstüne attı. Bir gün önce ailelerinden kaçırdıkları oniki Troyalı çocuk , yeri göğü inleten çığlıklarına karşın kurban edilip odunların üstüne fırlatıldı… Ahilleus böyle böyle canlar kıymaya doymuyordu!.. Sonunda üst üste yığdırdığı ne varsa hepsi yanıp kül olsun diye, odunları tutuşturmaya çalıştı. Ama bir türlü tutuşmuyordu o kacaman yığın! Buna çok canı sıkılan Ahilleus, odunlardan biraz uzaklaşıp ellerini havaya kaldırdı. Batı yeliZefiros ile poyraz denen Boreas adlı tanrılara yalvar yakar oldu. Onların onuruna bol bol şarap saçtı toprağa; birçok adaklar adadı. “Gelin, bir an önce odunları ve üstündeki ölüleri tutuşturun,” diye içindeki dileği dillendirdi…

TANRIÇA İRİS, RÜZGAR TANRILARINI UYANDIRDI

Haber tanrıçası İris; Ahilleus’un bu yalvarılarını duyar duymaz, çağrılı olduğu şöleni bırakıp hemen gökyüzüne rengârenk bir ebemkuşağı serdi. Sonra da üstüne atladığı gibi doğruca Boreas’la Zefiros’un sarayında aldı soluğu. Yeller ve bütün rüzgârlar; sert rüzgar tanrı Zefiros’un çevresine doluşmuş, yemekli şaraplı geleneksel şölenlerini kutluyorlardı… Rüzgârlar ve yeller, tanrıça İris’i görünce hemen ayağa kalktılar. Her biri onu buyur etti yanına. Ama İris; “Şimdi sırası değil,” diye söze başladı. Troya’daki Ahilleus, habire yalvarıyor sizlere; özellikle Boreas’la, Zefiros’a… Ölen dostu Patroklos için yığdırdığı odunların ve kestirdiği kurbanların ateşini tez tutuşturup yaksınlar diye…”

Haber tanrıçası İris, bunları söyledikten sonra yeniden ebemkuşağına atlayıp doğruca Habeşistan’daki tanrılar şöleninin kutlandığı saraya doğru kayıp gitti. Bu arada bütün rüzgâr tanrıları da,  hemen yerlerinden fırlayıp Troya’ya doğru, savrula savrula yol almaya ve bütün bulutları önlerine katıp gümbür gümbür yeri göğü sarsmaya başladılar. Daha sonra Troya ovasına ve denizin üstüne çullanıp her yöne yayılıverdiler. Denizin sularını şahlandırdılar. Sonra Patroklos ve de nice kurbanların üstünde yattığı odun ve kütük yığınına saldırdılar. Büyük gürültülerle üst üste yineledikleri bu saldıralar sonunda, ürkünç bir ateş patladı ceset ve odun yığınlarının içinde. Artık bütün ova ve deniz kıpkızıl ışık yangınlarıyla tutuştu. Odun ve cesetlerden püsküren alevleri, bütün gece esip esip körükledi rüzgârlar…. Ovada ve denizde titreşen kızıl-kara karışımı gölgeler dolduruyordu artık her yeri…

ARTIK BÖYLE ATEŞLER HİÇ YAKILMASIN

Bu ışık ve rüzgâr hengâmesinde Ahilleus, can dostu Patroklos’un alevlerine baka baka hıçkırıklara boğuldu zaman zaman… Yerlere sık sık altın tasla şaraplar döküp toprağı ıslatmayı unutmadı. Bir süre sonra sabah yıldızı, dünyaya gelecek yeni bir günü muştuladı. Onun ardından da şafak tanrıçası Eos, safran sarısı ve ateş kızılı giysilerini serdi denizin üstüne… Sonra da yeri göğü; mavinin, yeşilin çeşit çeşit tonlarıyla boyamaya başladı.

Ve Ahilleus’un yaktırdığı ateş de, yatışmaya başladı yavaş yavaş. Denizin ve ovanın üstünden kızıl renkler çekildi ağır ağır… Sonra da rüzgâr tanrıları, Trakya göklerinin üstünde gürleyerekten saraylarına döndüler; yarım kalan şölenlerini sürdürmeye başladılar kaldıkları yerden… Ahilleus önüne gelen Troyalıyı kesip biçmek için hemen giyinip kuşanmaya başladı…

oOo

Kocası Odisseus’un bu öyküsünü dinleyen Penelopeya’nın göğsüne zıpkın gibi birşey saplandı!.. O dile gelmez savaş acısının ta kendisiydi bu!… “Böyle ateşler hiç yakılmasa” diye söylendi…

oOo

NOT: Artık hiçbir zaman bu güzelim dünyamızda savaş acılarının yaşanmayacağı nice yeniyıllar diliyorum okurlarıma…