Yaşar Atan- Bizler sevgiyi hep bölüşürüz

2

atanyasar@yahoo.de

Troya savaşlarından yirmi yıl sonra ülkesine dönebilen Yunanlı kral Odisseus, karısı mahzun Penelopeya’ya, yamyam Polifemos’la ilgili serüvenini anlattı.
Gerçekten de eskiçağda, karalar ve denizler tanrısı Poseydon’un canavarlara dönüştürdüğü bütün çocukları; denizlerin gizemlerini çözmeye kalkan yürekli insanları çiğ çiğ yemek için, Akdeniz’in belli limanlarında sürekli nöbet tutuyorlardı…
İşte kral Odisseus da; Troya savaşından sonra ülkesine dönerken, mola verdiği bir adada, on kadar kürekçisiyle, tanrı Poseydon’un Tepegöz denen oğlullarından Polifemos’un mağarasına girdi. Alnında tek gözü bulunan Polifemos da, Odisseus’un kürekçilerinden üçünü, akşam yemeğine dönüştürüverdi!
Ama hep aklını kullanan Odisseus; Polifemos’un bir boşluğundan yararlanıp alnının ortasındaki tek gözünü, o gece bir sopayla kör etti ve sağ kalan yodaşlarıyla tutsak edildiği mağaradan kaçıp kurtuldu! Bu olaya çok öfkelenen Polifemos’un babası tanrı Poseydon da, deniz yolculuğu sırasında Odisseus’un başına yıkım üstüne yıkımlar yağdırmaya başladı..
Son olarak gene Odisseus; Fayaklar denen bir halkın yaşadığı adaya yaklaştığında, on yelkenlisini ve bütün yoldaşlarını, Akdeniz’in derin sularına gömüverdi eli yabalı denizler tanrısı Poseydon!.. Sonra da açık denizde savurduğu dalgalarla, üç gün üç gece boğuşturdu Odisseus’u. Neyse ki Odisseus, tanrıça Atena’nın yardımıyla, azgın dalgalardan kurtulabildi ve Fayakların dillere destan ülkesi Sheri adasına, çok bitkin bir durumda da olsa, ulaşabildi!..
Ve hemen diz çöküp adanın toprağını taşını, üst üste öptü… Ne güzel şeydi toprakla yeniden buluşmak! Az ötedeki bir zeytin ağacının yanına gitti hemen. Yaygın dalların gölgesine uzandı; yerlere dökülüp yığılmış zeytin yapraklarıyla üstünü iyice örttü… Kral Odisseus, birzamanlar sarayındaki tahtında bile kendini buncasına mutlu duyumsamamıştı! Çok geçmeden de ağır bir uyku döküldü kanlanmış, bitkin gözlerine Odisseus’un..

ÇOK MUTLU BİR HALKTI FAYAKLAR

Fayaklar denen, mutlu mu mutlu bir halk yaşıyordu bu adada. Ve halk, iyi yürekli kralları Alkinoos’u çok seviyordu. Zaten yalnızca kral Alkinoos’un değil; karısı kraliçe Arete’nin ve o güzeller güzeli kızı esmer Nusikaa’nın da iyilikten, hakseverlikten, cömertlikten yana bir eşleri daha yoktu! Üstelik ne savaş vardı bu ülkede, ne de sömürü… Halk, savaşın adını bile yalnızca gezginci ozanlardan, ülkelerine aradabir gelen göçmen sığınmacılardan duymuştu… Zaten Fayaklar oldum olası hep savaşlardan kaçtılar. Daha önceleri Hipereya denen uzak bir adada, Poseydon’un yamyam çocuklarının yaşadığı yere yakın bir adada yaşıyorlardı… O yamyamların yağma amaçlı saldırılarından bıkıp usandıkları için, bu adaya göçmen olarak gelip yerleşmişlerdi. Kısa sürede de burayı cennete çevirmişlerdi…
İşte Odisseus’un yorgun argın bu adaya ulaşmasıyla birlikte, onu çok seven tanrıça Atena da, onun ardısıra buraya geldi. Çok yakın bir arkadaşı kılığına girip doğruca güzeller güzeli gelinlik çağındaki prenses Nausikaa’nın odasına daldı o gece.

DÜŞÜNE GİRDİ TANRIÇA ATENA

Nausikaa, iki yanında iki yardımcısıyla birlikte uyuyordu. Hemen düşüne girip; “Kız Nausikaa, anan ne de kaygısız doğurmuş seni!” diye çıkıştı tanrıça Atena. “Evlenme günün çoktan gelip çattı!.. Yunağa gidip güzel rubalarını bir yıkasan, giyinip kuşansan ya!.. Haydi kalk, ben de geleceğim seninle; sana yardım edeceğim… Babana söyle; katır arabasını hazırlatsın. Sen de rubaları yüklersin arabaya; doğruca yunağa gideriz..”

Nausikaa.

Nausikaa uyandığında gördüğü düş gözlerinin önüne geldi hemen; içi bir tuhaf oldu… Doğruca anası Arrete’nin yanına gitti. Düşünü anlattı ona … “Bir yabancı konuk gelecek sarayımıza herhalde,” dedi kraliçe Arrete… Sonra babası kral Alkinoos’un yanına gitti. O da giyinip hazırlanmış, halkın temsilcileriyle bir toplantıya gidiyordu… Düşünü ona anlatamadı; utandı…

Tek gözlü Polifemos.

Anası kraliçe Arete’yle kral Alkinoos, iki katırın çektiği arabayı hazırlattılar. Daha sonra yıkanacak giysiler, yiyecek içecek sepetleri kondu arabaya.
Güzel Nausikaa ve kız arkadaşları ırmağa varınca, oradaki yunaklarda çamaşırları pırıl pırıl yunup güneşe karşı astılar. Kendileri de o masmavi akan ırmakta yıkanıp altın ibrikteki zeytinyağından bol bol sürdüler bedenlerine… Artık hepsi de işlerini bitirmiş olmanın sevinciyle, ırmak kıyısında karınlarını birgüzel doyurdular… Sonra da gelenekselleştirdikleri top oyununa başladılar. Oyunu yöneten Nausikaa; av izinde koşan bakir tanrıça Artemis gibi, habire hoplayıp zıplıyordu…

UYANINCA ÇOK ŞAŞIRDI…
Birsüre sonra kuruyan çamaşırları dürüp katladılar… Artık tam arabaya yerleşecekleri an Nausikaa; öylesine, havaya fırlatıverdi topu. Top da gidip ırmağın burgaçlarına kapılınca, kızlar çok keskin bir çığlık kopardılar…
Ve bu çığlıkla aniden uyandı perişan Odisseus… Zeytin yapraklarının içinden doğruldu… “Gene mi tanrıçaların, perikızlarının içine düştüm? Acaba burası neresi ola ki?” gibilerden sorular geçti kafasından. Sesin geldiği tarafa gidecekti zorunlu olarak. Onlardan yardım isteyecekti…
Artık Odisseus’u yaşam boyu etkileyecek ve dünya görüşlerini altüst edecek serüveni, böylece başlamış oluyordu…
Çıplak Odisseus, hemen bir zeytin dalı koparıp önünü örttü… Ve sesin geldiği yöne doğru, ağıraksak yürümeye başladı..

OoO

Bu hafta da, biraz gurbettekileri düşünsek, diyorum.
oOo

GURBET MENEKŞESİ

Ta uzaklardan duydum sesini
Topraktan daha dün püskürüp çıkmış
Akdeniz mavisi
Yaprakları yeşile çalmış
Gurbet menekşesi

Eğildim kokladım da kokladım
Büktü boynunu
Akdenizli çiçekler anladım
Göçmen topraklarında
Kokmuyordu.

(Yaşar ATAN)