Yaşar Atan- ATLAR BİLE AĞLADI TROYA’DA

3

Yunanistanlıların yarı-ölümsüz komutanı Ahilleus, Troya’da katıldığı savaşlardan iğrenip barakasına çekildi. Ne var ki Troyalılar karşısında yoldaşları zor durumda kalınca, biraz yumuşadı. Kendisi yerine can dostu Patroklos’u gönderdi savaş alanına. Göndrerirken de, hem kendi tanrısal silahlarını, hem de insan gibi konuşan o tanrısal atlarını verdi ona… Üstelik kulağına eğilip, “Troyalı Başkomutan Hektor’la, sakın bir vuruşmaya girme!” diye öğütler de verdi.

BU UĞURSUZ SAVAŞ ÇOK ACIMASIZDI…

Ne var ki savaş alanına dalar dalmaz, bütün hışmıyla vuruşmaya başlayan Patroklos; önüne çıkan her Troyalıyı deviriyordu hemen. Ama savaşın ikinci günü; kendisine verilen öğüdü dinlemedi yada unuttu: Troyalıların ünlü komutanı Hektor’la vuruşmaya kalkınca; sırtına saplanan bir zıpkınla, toztoprak içine yıkılıverdi. Acılar içinde kıvranırken; “Bak Hektor, şimdi anlıyorum. Bu uğursuz savaş hep ölüm getirecek bizlere!” diyebildi yutkuna yutkuna ve son söz olarak….

 

Troyalı Hektor; öldürdüğü Patroklos’un üstündeki tanrı yapısı silahları çıkarıp aldı ve onları, yengisinin bir nişanesi olarak ,Troya’da onu bekleyen karısı mahzun Andromahe’ye yolladı özel ulaklarıyla..

Ne var ki Patroklos’un öldüğü duyulunca; onun ölüsünü alıp kendi taraflarına götürmek için, Troyalı ve Yunanistanlı yiğitler, birbirleriyle kıyasıya vuruşmaya başladılar. Savaş böyle sürüp giderken, tanrıça oğlu Ahilleus da, olup bitenlerden habersiz, can dostu Patroklos’un sağsalim dönüşünü bekliyordu barakasında… Bir yandan da geçmiş günlerini getiriyordu gözlerinin önüne. Bu ilençli savaşa pek isteyerek de gelmemişti…4

BÜYÜK BİR ÜN KAZANIRIM, DİYE DÜŞÜNÜYORDU…

Zaten anası tanrıça güzel Tetis de, onun bu savaşa katılmasını kesinlikle istemiyordu. Katılırsa onun gencecik öleceğini biliyordu. Ama Ahilleus da, “Ben ölümlü bir kralla ölümsüz tanrıça Tetis’in oğluyum” diye düşünüyordu o zamanlar. “İyi savaşır, Troya’yı fethedersem, ben de bir tanrıça olan anam gibi, bedenimle ölümsüz olamasam da, kazandığım yengilerle büyük bir ün kazanır, ölümsüz olurum…” İşte anasını dinlemeyip bu düşüncelerle savaşa katılan Ahilleus, o zamanlar Baştanrı Zeus’la konuştuğunu söyleyen Yunanistanlı Başkral Agamemnon’a kanmıştı. Agamemnon; Zeus’un kendisine Troya’yı yakıp yıkması buyruğunu verdiğini söylüyordu hep. Çünkü Troyalı Paris; Yunanistanlı güzel Helena’yı zorla kaçırmıştı; haliyle Helena’nın namusunu temizlemek gerekiyordu!…

GÜZEL HELENA BİR GÜNAH KEÇİSİYDİ..

Daha sonraları Başkral Agamemnon’un gerçek amacının yağma ve talan olduğunu anlayınca, Ahilleus’un da, Patroklos’un da savaş konusundaki düşünceleri çok değişmişti. Troya halkı kendilerine ne kötülük etmişti de onca masum gençleri kırıp geçireceklerdi.? Troya prensi Paris’in Yunanistanlı Helena’yı kaçırma öyküsünün de bir safsata olduğunu anlamışlardı. Güzel Helena; Yunanistan’a bir iş için gelen Troyalı Paris’le tanışmış ve tanrıça Afrodit’in saldığı aşk okları yüzünden de Troya’ya gelmişti kendi gönlüyle!…

Ahilleus bunları düşünürken, birkaç yüz metre ötede ölen can dostu Patroklos’ un iki tanrısal atı, iki mezar taşı gibi, oldukları yerde hiç kıpırdamadan öylece duruyorlardı. Çünkü sahipleri Patroklos’un yere devrildiğini görmüşlerdi! Görür görmez de her iki at, arkalarındaki altın işlemeli arabayı ve seyislerini de unutuvermişlerdi. Seyis; onları koşturmak için birçok kez kamçıladıysa da, bana mısın demiyordu o tanrısal atlar!..Başları yere eğik, sıcak sıcak gözyaşları döküyorlardı yalnızca… Gür yeleleri de bu gözyaşlarıyla ıslanıp ağırlaşıyor, yerlere sarkıyordu.

İNSANLAR HEP BİRBİRLERİYLE VURUŞURLARDI…

Atlar böyle sıcak sıcak gözyaşları dökerlerken, Kazdağları’nın doruklarından savaşı yönlendiren Baştanrı Zeus, Troya ovasında Patroklos’un ölüsü başında kopan kızılca kıyameti izliyordu. Gözü birara az ötedeki ağlayan atlara takıldı birden. O atları Ahilleus’un babasına kendisi armağan etmişti… “Vah zavallı atlarım vah! “ diye hemen hayıflanmaya başladı Baştanrı Zeus. “Ben ne diye sizi ölümlü birine armağan olsun diye verdim? Siz ölüm nedir, savaş nedir, yas nedir, nereden bileceksiniz? Bütün bunlar o acınacak insanlar içindir. Gerçi tanrı Prometeus, benden öcünü almak için çok güçlü ve de biz tanrılardan bile daha yetenekli yarattı onları. Ama onlar ne akıllarını kullanırlar yerinde, ne gönüllerini…Ellerinin altındaki o güzelim dünya nimetlerini ve de ürettiklerini kardeşçe bölüşmesini de bilmezler! Habire birbirleriyle vuruşup dururlar. O yüzden de şu güzelim dünyada onlardan daha acınacak bir yaratık yoktur. Oysa siz atlar, birbirinizi öldürmeyi bilmezsiniz. Yalnızca seversiniz. Sevdiklerinizin başına böyle bir şey geldiğinde de, gözyaşları dökersiniz. Hadi, Troyalılar ne sizi, ne de sahibiniz Patroklos’u alıp götürmesinler diye size güç vereceğim…. Hepinizi Ahilleus’un yanına ulaştıracağım. Üzülmeyin!..

İki at birden güçlenip silkelendiler. O gözyalarıyla ıslanıp ağırlaşan yelelerini savurdular havada. Sonra da seyislerinin kamçısına uyup, sahipleri Ahilleus’un çadırına doğru, dörtnala koşmaya başladılar…

o O o

Gerçekten de güneşin atarı; bu güzelim coğrafyada kardeşçe yaşamak yerine, birbirlerini habire kıran insanları hiç anlamıyorlardı…

ÖYLESİNE GÜZELLİKLER İÇİNDE

Dörtnala koşmaktan değil
Hep dünyamızda yorulurdu
Gördükçe öyle insanları
Güneşin o kadim atları

Ne güzel bir iklimdi oysa
Akdeniz Zaten oraya geldiklerinde
Güneşle birlikte atlar
Biraz soluklanırdı
Hemen çiçeğe dururdu ağaçlar
Uyuyan sular uyanırdı

Ve o göçmen turnalar
Uçuşurdu mavilerle çığlık çığlığa
El ederdi gökyüzüne çocuklar
Ama bir tuhaftı insanlar Akdeniz’de

Nasıl da birbirlerini vurup kırıyorlardı
Öylesine güzellikler içinde
Hiçbirşey anlamazdı Güneşin atları.

(Yaşar Atan, 12 Mayıs 2008)