Yakın perspektif/Haydar Sancar- Çözüm mücadelede!

Sans titre

İsviçre Merkez Bankası (SNB)aldığı ‘ani!’ bir kararla Euro’ya uyguladığı çıpayı kaldırdı. Merkez bankasının bu kararının ardından, döviz kurlarında ve borsada ardı ardına dalgalanmalar yaşandı ve merkez bankası tarafından yapılan açıklamalara rağmen bu günde, takip edilen konjönktör programının, kur seviyesinin savunulmasının terk edilmesiyle oluşan ‘belirsizlik’ bulutunu mali sermaye açısından dağıttığı söylenemez. Ancak, her ne kadar mali piyasada dalgalanma ritmi ve ‘belirsizlik’ varlığını korusa da, bu durumun kaymağını yine büyük sermaye sahipleri ve spekülatörlerin yemeye devam ettiği aşikâr.

2008 krizinden sonra reel üretim alanında yaşanan durgunluğun ardından, Frank karşısında değer kaybeden Euro’ya, alt sınır getiren merkez bankası 2011’de yaşanan ihracat kaybını durdurma ve Frank’ın artan değerini kontrol altına alma amacı ile yürürlüğe koyduğu tedbirler paketini böylece askıya aldı. Negatif faiz uygulamasını da devreye koyan merkez bankası bu yolla Frank’a olan talebi düşüreceğini hesaplıyor. Lakin Avrupa Merkez Bankası tarafından yapılan açıklama, İsviçre’nin Euro kuru meselesinde dikiş tutturmasının bir hayli zor olduğunu gösterdi. Avrupa Merkez Bankası 750 milyar Euro değerinde tahvil alacağını açıklaması, Euro değerinin daha da düşmesini tetikleyen başka bir faktör olarak ortaya çıktı. Bu durum ise Euro karşısında Frank kurunu korumak üzere bu güne kadar 300 milyar Frank harcayan merkez bankasını hedefe koydu. Bunlar ilk etapta burjuva kampta yaşanan gelişmelerdi. Ancak yukarıda da vurgulandığı üzere, yeni bir mesele olmamasından kaynaklı, hükümet partileri ve burjuva siyasi kamp tarafından uzunca bir dönemdir tartışılan, tartışmanın bir yönüne sendikaların da dahil olduğu bir sürecin uygulanan politika açısından sonlanmasıydı aslında yaşanan. Ağırlıklı olarak ihracata dayalı ekonominin, Frank’ın değer kazanmasına dayalı olarak dış talep daralmasına maruz kalmasına önlem olarak merkez bankası tarafından yürürlüğe koyulan asgari kur değeri uygulaması, sanayi sermayesinin ülke içerisinde kalmasını sağlamaya çalışmanın yanı sıra, komşu AB ülkeleri ile ticari rekabetin de tekel dışı sermaye açısından önemli anahtarlarından biri durumundaydı. Ekonomi açısından bakıldığında, kuru serbest bırakmanın ve negatif faiz uygulamasının ülke hasılasının değeri üzerinde orta ve uzun vade de yol açacağı gelişmelerin yönü ve büyüklüğü açısından şimdiden kesin bir yargıya varmak pek mümkün görünmüyor. Kısa dönem içerisinde tekel dışı üretime dayanan ihracat ve de turizm gelirlerinde nispi bir düşme yaşanabilir ve buna bağlı olarak ta, 2015 için ekonomik büyüme verilerini açıklayan kurumların bir kısmı, rakamlarını ve büyüme değerlerini aşağı çekmiş durumdalar. Bu işin bir yönü.

Kırk katır mı? kırk satır mı?

Diğer yönüne gelince ; sivri sinekten yağ çıkarma derdinde olan, para babaları ve fabrikatörler fırsattan istifade hedefi işçi ve emekçilere çevirmiş durumdalar. Başta büyük bankalar ve mali tekeller olmak üzere, ülkenin bürokrat ve burjuvaları, metal ve elektro sanayisi patronları hep bir ağızdan, ücretlerin düşürülmesi çağrısında bulundular ve bunun yapılmaması halinde ise, sanayinin batacağı ve fabrikaların kapılarına kilit vurularak iş gücünün ucuz olduğu ülkelere kaçılacağı tehditlerini de savurdular. Yani faturayı emekçilere, halka kesmenin, korkuyla terbiye etmenin hesabını gütmekteler. İş öyle bir hal aldı ki sermaye medyası olan bitenler üzerinden ‘şimdi düşme sırası ücretlerde’ gibi attığı başlıklarla, ücretlerin düşürülmesinin kaçınılmaz olduğuna halkı ikna etmek, ücret düşüşünün zorunlu bir sonuç oldu- ğunu halkın kendisine teyit ettirmek için takla atıp duruyorlar. Turizm ve sanayi sektörü ise listenin başında yer alıyor.

Sanayi sermayesi bu yönlü isteklerini toplu iş sözleş- mesi ile güvence altına almış durumda. Metal ve Elektro sektöründe geçerli olan toplu iş sözleşmesinin 57. maddesine göre işveren, konjönktör dalgalanmalarına, kriz durumlarına ve ekonomik ‘zorluklarına’ bağlı durumları gerekçe göstererek, ücretler sabit kalmak kaydıyla çalışma süresini uzatma, ya da sektör işçilerini kısa süreli çalıştırıp ücret farkını işçilerden ve emekçilerden kesilerek oluşturulan fonların desteğiyle, yani devlet sübvansiyonu ile karşılama olanağına sahip. Bu durumlarda TIS içerisinde yer alan diğer sözleşme maddelerinin de geçerliliği 30 ay kadar bir süre zarfına kadar askıya alınabiliniyor. Dolayısıyla bu hak ‘tehdit’ altında olduğu iddia edilen tüm sektörler açısından emsal teşkili olarak lanse ediliyor, diğer sektörlerde de ücretlerin düşürülmesinin dayanağı haline getirilmeye çalışılıyor.

İhracat artmaya devam ediyor

Çalınan kriz tamtamlarının aksine 2014 yılı verileri farklı bir gerçeğe işaret ediyor. İsviçre’nin ihracat gelirleri 2014 yılı içerisinde %3,5’lik bir artış göstererek, 208 milyar Frank değerine ulaşmış durumda. İhracat yapılan ülkelerden İtalya ve Rusya dışında tüm ülkelere yapılan satışlarda artış söz konusu. Dolayısıyla tekel dışı sanayi malları satışının kısa vadeli geriye düşüşünün, toplam ihracat düzeyi üzerinde ve dolayı- sıyla da ülke ekonomisi üzerinde ‘kriz’ denilebilecek bir kriz yaratacak durumu şimdilik söz konusu değil. Buna rağmen kapitalist sermaye, fırsattan istifade hak aramalarının önünü kesmek ve kazanılmış olanı da yok etmek üzere saldırmaya ve saldırı planları yapmaya devam ediyor.

Mücadele olanakları genişliyor

Hem İsviçre’de hem de Avrupa genelinde yaşanan gelişmeler, hem bu hem de önümüzdeki dönem açı- sından, emekçilerin mücadele olanaklarını ve koşullarını geliştiren, siyasi ve ekonomik parametrelerin olgunlaşmasını sağlayan etkenler olma durumundalar. Her üç beş yılda kriz üreterek yayan sermaye düzeni, İsviçre ve Avrupa’da mevcut çelişkilerin giderek keskinleşmesini ve yenilerinin ortaya çıkmasını tetikleyen eğilimleri besliyor ve bunların eşliğinde de her yönden halkların ve emekçilerin kazanımlarına saldırmaya da devam ediyor. Frank ve Euro krizi adı altında spekülatörlerin değirmenine su taşınırken, işçi ve emekçilere karşı İsviçre’de tüm sermaye cephesi aba altından sopa gösteriyor. Bunların karşısına güçlü bir biçimde dikilmenin koşulu ise, güçlü bir sınıf refleksi vermekle mümkün görünüyor. Bu refleksin ise Frank’ın değerinin düşürülmesinin talep edilmesi olmadığı aşikâr. Ücretlerin dolayısıyla da fiyatların düşürüleceği üzerinden yaratılan aldatmaca balonuna karşı verilecek en etkili cevap ise top yekun mücadeleden başka bir şey değil!