Türk sineması tarihinde seksen yıl Kürtlerle alay edildi

3

Bülent Gündüz daha önce çok ses getiren uzun metrajlı filmlere imza atmış bir Kürt sinema yönetmeni. Şubat ayında yapılan Uluslararası Dünya Sinamacıları Film Festivali‘nde en iyi yabancı film dalında “Kurdistan Kurdistan ” filmi birincilik aldı. Bu ödülü Avrupa devletlerinin Kürtlere iki yüzlü bir bakış açısına sahip olduğunu söyleyerek reddetmişti. Daha önce, Zürich’te, Locarno’da vs. yerlerde yapılan film festivallerinde Kürdistanın değişik parçalarından gelen yönetmenlerle Kürt sineması üzerine söyleşiler yapmıştım. Hem Kürt sinemsının bugün geldiği aşamayı, hem de Bülent Gündüz filmlerini konuşmak için Paris’te Ahmet Kaya Kültür Merkezi’nde buluştuk.

Abidin Çetin

Sinema çalışmalarını konuşmadan önce, gazeteciliğe devam ediyor musunuz diye sorayım. Zira geçmişte gezetecilik yaptınız ve Sınır Tanımayan Gazeteciler Cemiyeti üyesisiniz.

Hayır aktif olarak yapmıyorum. Fransa’da da Tv camiası dışa kapalıdır ve özel ilişkilere dayalı olduğu için devam edemedim. Gazetecilik olarak da Avrupa da yayın yapan Özgür Politika Gazetesi‘nde kültür sanat sayfasında yazılar yazıyordum, bu filmi çekene kadar.

Bunlar daha önce yaptığınız belgeseler ve ayrıca bir kitap çalışması vardı. „Generallerin Mikrofonlu Erleri ve Kürtler“ adında. Basına eleştirel bir bakış açısıyla yazılmış.

1999-2001 yılları arasında arasında Türk medyasında azınlıkların ve özellikle de Kürtlerin medyaya yansıtılış biçimini ve hangi filtreler kullanılıyor, bunu biraz yansıtmaya çalıştım.

O dönem bu alanda yapılmış kitap azdı ve sadece Ragıp Duran‘ın bildigimiz bir çalışması vardı. Gazeteci olupta genarellerin eri gibi davrananları yazdım. Serge Halimi’nin «Düzenin Yeni Bekçileri» kitabına denk düşen bir çalışma.

İlk filminiz Evdale Zeynike’de hem senaristi hem de yönetmensiniz. Sonra Roboski benim aşkım ve şimdi de “Kurdistan Kurdistan“ filmi.

Delil Dilaner, Türkiye‘de doksanlı yıllarda bir düğünde Kürtce klam okudugu için ülkesinden sürgün edilmiş bir dengbej. Dilaner’in yirmi yıl sonra memleketine dönüşünü ve Dengbej Egide Cuma ile olan usta çırak ilişkisini anlatan bir sürgün filmi.

Kurdistan Kurdistan filminin prömiyeri Montreal’de yapıldı.

Evet prömiyer Montreal Film Festivalin‘de 2013‘te yapıldı. Montreal Dünyanın önemli festivallerinden birisi.

Filmin isminin Kurdistan Kurdistan olması provokatif bir çağrışım yapıyormuş gibi ama sanatın işlevi de bu olmalıdır zaten…

Ben bir insanın gözüne parmağını sokarak mesajlarını veren biri degilim, ama eğer yeri ve zamanı gelirse, elimden geldiğince kendi bireysel durumumu bir kenara bırakarak mesajımı veririm. Bundan rahatsız olacak olanlar varsa, olsun zaten. Rahatsiz etmeliyiz.

Şimdi kendisine verilen ödülü reddeden Kürt yönetmen olarak biliyorlar seni.

27 Şubat‘ta Londra‘da yapılan Uluslararası Dünya Sinamacıları Film Festivali‘nde en iyi yabancı film dalında «Kurdistan Kurdistan « filminiz birincilik aldı. Siz yaptığınız konuşmada Avrupa ülkelerinin Kürtlerle ilgili iki yüzlü tutumunu protesto ettiğinizi bu yüzden ödülü almayı red ettiğinizi açıkladınız, neden?

Aylan Kurdi’nin cesedi sahillere vuruyordu, Cemile adlı Kürt kızı evinin önünde vuruluyordu ve ben her ödül aldığımda vicdanımızı rahatlatır diye onlara adıyordum. Şimdi bir kaç ödülü bu tür trajedilerimize adadıktan sonra Londra’ya giderken kendi kendime sordum; bu ödülü kime adayacağım? Bu nasıl bir trajedi ve nasıl bir sistemdir? Yok dedim, ben bu ödülü hiç bir trajediye adamayacağım ve reddedeceğim. Tabii ki bu tavrımın Jüriye karşı olmadığını ve sadece Avrupa Devletlerinin iki yüzlü politikalarını hedeflediğini açıkladım.

Bir ödülü reddederek dünyayı değiştiremeyiz ama biz sanatçılar olarak insanların vicdanlarına seslenmek durumundayız.

Peki tepkileri ne oldu?

Önce bir sessizlik oldu. Mesaj okunup bittikten sonra bir alkış kıyameti koptu. Festival başkanı bir konuşma yaparak‚ halkınıza yaptığınız bu jestten dolayı teşekkür ederiz‘ dedi. Orada bulunan farklı bir çok ülkeden insan tek tek yanıma gelerek desteklerini açıkladılar.

Biliyorum, bir ödülü reddederek dünyayı değiştiremeyiz ama biz sanatçılar olarak insanların vicdanlarına seslenmek durumundayız.

Peki sizce bu tepki hedefine ulaştı mı?

Kamuoyuna yansımasına ve etkisine bakınca mesajın hedefine ulaştığını düşünüyorum.

Paris’te yaşıyorsun. Paris bir kültür ve sanat şehri. Geçmişiyle kavga ve devrim şehri, bir yanıyla da önemli cinayetlerin işlendiği bir şehir. Paris senin için ne anlam ifade ediyor?

Hani tıpta kalp diyagramı vardır ya, biraz öyle. Bir yanıyla kültür, sanat ve moda, diğer yanıyla aydınlanmamış cinayetler. Maalesef uluslararsı ilişkiler insani değerler üzerine kurulmuyor. Sakinelerin katledilmesi buna iyi bir örnektir.

Avrupa’da faaliyet yürüten arkadaşlar bilirler; lobi konusunda çok ciddi yetersizliğimiz var. Siz bir çağrı ile yüz binleri sokağa dökebiliyorsunuz ancak ciddi bir lobi çalışmanız yok. Şengal ve Kobane ile taçlanan zafer, bütün dünyanın ilgi odağı oldu. İnsanlar bu kadar ilgi gösterirken, biz onlara derdimizi anlatamadık. Bakın bir Ayşe öğretmen Beyazıt Öztürk’ün programında iki dakika konuştu ve Türkiye’nin gündemini alt üst etti. Medyanın uyutmaya çalıştığı geniş halk kesimleri bu konuşmayı dinledi ve çok etkilendi. Lobi biraz da budur.

Biz Ortadoğu halkları çok sıcak kanlıyız; Hızlı başlarız ama devamını getiremeyiz

Herşeyin çok sert ve acımasız yaşandığı amansız bir dönemden geçiyoruz. Sanatın yaşamı estetize eden gücünün etkili olması gereken bir dönemdir bu. Sanat neden bu kadar etkisiz kalıyor.

Bireysel kalıyoruz. Şu an Türkiye’de Kürt Aydınlar İnisiyatifi adında bir grup oluşturulmaya çalışılıyor. Biz Ortadoğu halkları çok sıcak kanlıyız. Hızlı başlarız ama devamını getiremeyiz. Bunun devamı gelsin lütfen. Çünkü Kürdistan bütün dünya devrimlerinde olduğu gibi kendi kederini tayin hakkını, kendi aydın ve sanatçısıyla yapmalıdır.

Dünya’daki diğer devrimsel çıkışlara baktığımızda edebiyat ve sanatın da buna paralel olarak geliştiğini görüyoruz.

Buna sanatçılar ve örgütsel olarak iki taraflı bakmak gerekir. Biz Kürt sanatçılar asimilasyonun etkilerini tamamen bertaraf edebilmiş değiliz. Bu yaptığımız bir çok esere yansıyor. Özgür olmayan beyinden özgün sanat eseri de çıkmaz.

Örgütsel olarak da nedenleri var. Bir yerde bir savaş başladığında önce gerçekler ölür. Bu gazetecilikte de böyledir. Bütün dikkatler savaşa odaklanır, ancak bizler hiç bir zaman yaşamdan kopmamalıyız. Bir beynin yaşamdan kopması demek; nefessiz kalması demektir. 90’lı yıllardan bugüne bir çok alt üst oluşlar yaşandı. Böyle bir atmosferde dikkatler ya gerillada, ya askerde ya da köy yakmalardaydı.

Bizim Kürt edebiyatında Mehmet Uzun gibi evrenselliği yakalamış bir kaç yazarımız var. García Márquez öldüğünde bütün gazeteler “bu adam ninesinin anlattığı hikayeler ile ödüller aldı” dediler. Bizde yok mu? Kürt sözlü edebiyatı dünyanın kültür mirası olabilecek kadar derin bir özelliği vardır. Ancak sorun bunları alıp evrensel bir boyuta taşımaktadır. Kurdistan Kurdistan filminde annesi Delil Dilaner’in bir leğende başını yıkıyor. Bu sahneyi gören insanlar bazen ağlıyor bazen de gülüyor. Avrupa’da bir festival başkanı aradı ve bu sahneyle ilgili çok olumlu şeyler söyledi. Yani bu filmin bir evrensellik yönü varsa o da bu sahnedir. Kalıcı işler yapmak istiyorsak evrenselliği yakalamamız gerekir. Bunun alt yapısı hem siyasi mücadelemizde hem de geleneksel sözlü edebiyatımızda vardır.

Peki sanatçıların örgütlülükleri konusunda neler söylemek istersiniz?

Sanatçı öncelikle özgür olmalı. Bu siyasetten uzak olmalı ve siyasi gelişmelerin dışında yaşamalı anlamına gelmez. Sanatçı siyasi kurumlar tarafından desteklenmelidir.

Müzikte de ciddi sıkıntılar var kanısındayım, sizce de böyle mi?

Bunu zaman zaman müzisyen arkadaşlarla da konuşuyorum. İnsanları apolitik bir düzeyde tutmak için yıllardır arabesk bir kültürü empoze ettiler. Bizler Avrupa’da da bu arabeskleşmenin önüne geçemedik. Birbirini tekrarlayan çok kötü müzik kliplerinden geçilmiyor. Klipleri kopyala yapıştır tarzında yapıyorlar.

Peki tekrar sinemaya dönersek; sizce Kürt sineması denince ne anlamak gerekir? Nedir belirleyici olan? Dil, etnik aidiyet, coğrafya ya da içerik mi?

Tabii ki bu soruya sinema eleştirmeleri daha doğru cevaplar verebilirler. Ancak ben Kürt bir yönetmen olarak dilin çok çnemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü dil canlı bir olgudur, yaşayandır, statik değildir. Diyalektleri ve metaforları vardır. Tabii ki ülkenin batısında Kürt filmi diyemeyeceğimiz kürtçe filmler yapılabilir. Yüz yıllık Türk sineması tarihinde seksen yıl Kürtlerle alay edildi. Bizler kendi dilimizde ve kendi coğrafyamızda bu imajı değiştirecek filmler yapmak durumundayız.

Tarık Akan’ın oynadığı bazı filmlerde dili türkçe olsa da, herkesin üzerinde hemfikir olabilceği gibi bir Kürt figürüdür. Yani oyuncu bir Kürtü yansıtır ve burada dil geri plana düşer. Nasıl yorumlarsınız bunu?

Burada dil sıfırlanmıştır. Metafor ve profesyonel oyunculuk etkili olmuştur. Bakın Sürü Filmi’nde Tuncel Kurtiz’in oynadığı bir Kürt feodali rolü, gerçekte olandan daha etkili ve gerçekçidir. Burada profesyonellik devrededir ve buna Kürt filmi diyebiliriz. Ancak ben yine de filmlerimizi kendi dilimizde ve kendi coğrafyamızda çekmemiz gerektiği kanısındayım. Kürt ritüellerini tarihimizin derinliklerinden çıkartıp, sanatsal estetik kaygılar güderek yaşam alanımıza yerleştirmek durumundayız. Ancak böyle geliştirebiliriz sinemamızı.

Bugünkü sinema çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Başarılı buluyor musunuz?

Evet, başarılı çalışmalar yapan arkadaşlar var. Mesela Hinar Salem var. Kazım Öz ve Ömer Levendoğlu var. Herkes kendi imkanları ile başarılı çalışmalar yapıyor. Bunun yanında kısa metrajlı filmler yapanlar var ve kısa metrajlı film yabana atılmayacak önemdedir. Çok güzel çalışmalar yapıyorlar ve bir çok ödül alıyorlar.

Peki Kürt Sineması’nın bir sektör olamamasının yarattığı sıkıntılar nelerdir?

Bizin en büyük sıkıntımız Kürdistan’ın bir statüsünün olmaması. Bu bir devlet mi olur, federasyon mu olur önemli değil. Bir statü sahibi olabilsek, gider yetkililerin boğazına yapışırız. Alın size proje destek istiyoruz deriz.

Avrupa’daki bir çok ülkeye dağılmış Kürt sanatçılar arsında iletişim nasıldır?

Bizim buradaki durumumuz Kürdistan’ın durumundan farklı değil. Yani Kürdistan ne kadar bölünmüşse biz de o kadar bölünmüşüz.

Tabii ki bireysel olarak ilişkilerimiz var. Özel olarak sinemayı ele alırsak, sinema zaten bireyseldir. Örgütsel olarak çalışma yürütürken fiziki veya teknik olarak yardımla- şabilirsiniz ama yönetmenlik başka birşey. Çünkü yönetmen olarak herşey kafanızda hazırlamışsınızdır ve onu sizin eseriniz olarak hayata geçirmek durumundasınız. Bunu dışında kurumsal olarak birbirimize destek olmalıyız. Bu tür dayanışma var mı derseniz; maaalesef yok.

 

Bülent Gündüz

Erzurum Karayazı’da 1976 yılında doğdu. Ailesinin göç etmesi nedeniyle Ortaokul ve Liseyi Bursa’da okudu. Daha sonra Sütçü İmam Üniversitesi’nde Makina Mühendisliği Fakültesini bitirdi. Çeşitli radyo ve televizyonlarda çalıştı. Daha sonra Türker İnanoğlu’nun başında olduğu TURVAK sinema okuluna devam etti. 2001 yılında Paris’e geldi ve sinema sinema çalışmalarına burada devam etti. İlk uzun metrajlı filmi olan, senaristliğini ve yönetmenliğini de yaptığı, “Evdalê Zeynikê” uluslararası birçok festivalde gösterildi ve bir çok ödül kazandı (2010). İkinci uzun metrajlı filmi; Roboski katliamını konu alan “Roboski Mon Amour” filmi (2013) Son filmi “Kurdistan Kurdistan” ile bir çok uluslararsı film festivaline katıldı ve önemli ödüller aldı. Bülent Gündüz Paris’te yaşıyor.