TİS hangi talepleri karşılıyor?

203

H. Engin YILMAZ

Makine, Metal ve Elektro Sanayisi Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinde son noktaya gelindi. Geçen yıl Kasım ayında başlayan görüşmeler, Mayıs ayı içerisinde tıkanmış ve uzlaşma kurumu olarak bakanlar kurulu devreye girmişti. Unia Sendikası tarafından konuyla ilgili yapılan açıklamaya bakıldığında, ‘ortak’ bir sözleşme etrafında tarafların bir anlaşmaya vardıkları sonucu çıkarılıyor. Açıklamada çok fazla ayrıntı olmasa da yapılan vurgulardan genel bir sonuç çıkarmak mümkün gibi görünüyor

Sözleşme 100 binin üzerinde sektör çalışanını kapsayan bir sözleşme ve en son 2006 yılında imzalanmış, ve ardından 2010 yılında da 3 yıllığına uzatılmış. Sözleşmenin uzatıldığı dönem, 2008 krizinin etkilerinin İsviçre’de en derinden hissedildiği bir dönem olma özelliği de taşıyor aynı zamanda. Sendikanın makine ve metal işkollarından sorumlu bölümü, taraflar arasında görüşmeler başlanmadan önce, stratejisini  iki ana hat üzerinden sürdüreceğini kamuoyu ile paylaşıyordu: birincisi, 75 yıllık ‘sosyal barış’ ortak paydasının sorgulanması ikincisi ise asgari ücret uygulamasının sözleşmede yer alması idi. Sosyal barış ortak paydası; İsviçre sınıf hareketi düşünüldüğünde, uzun yıllar boyunca tarihi görevlere sahip olmuş, neo liberal sermaye çevrelerinin etkili bir sanayi politikasının olmazsa olmazı olarak propaganda ettikleri, işbirlikçi sendika yöneticilerinin yıllarca bu gazele tefle ritim tuttuğu ve tüm dünyaya örnek gösterilen İsviçre ‘modeli’ olma özelliği taşıyan, patronların her dediğinin altına toplumsal uzlaşma adına kayıtsız şartsız imza atan bir geleneği temsil ediyor. Ve bu gelenek sendikal hareket içerisinde, SMUV tarihinde önemli bir yer tutuyor. İşte ‘yeni’ sendikacılık modeli olarak tarif edilen, dünden bu güne SMUV’dan devralınmış sermayeyle ortaklığın karşısında görünen bu konumlanma, bu güne kadar alışıla gelmiş uzlaşının artık mümkün olamayacağını ileri süren ve pazarlık kumpasının da patronların da artık bedel ödemesi gerektiği üzerinden alı pullu laflarla beslenmesini ve kulağa ‘hoş’ gelen mücadele sözlerini de içeriyordu. Zaten görüşmeler başlamadan önce geçen yıl Eylül ayı içerisinde Bern’de yapılan mitingle kamuoyuna verilmek istenen ‘mesajda’ aslında buydu. Buraya tekrar dönmek üzere önce stratejinin ikinci ayağı olan asgari ücret talebine de bakmakta yarar var. Sendika TİS görüşmeleri başlarken üç kademeli ücret tabelası önerisiyle masaya oturmuştu. Kalifiye olmayanlar için 4000 Frank, kalifiye işgücü için 4200 Frank üniversite mezunları içinse 6200 Frank ücret talep etmekteydi. Bakıldığında bu formülasyon asgari ücret inisiyatifi ile de uyumlu görünüyordu. Yapılan vurgu asgari ücret olmadan da sözleşmenin imzalanmayacağı yönünde idi. Talep kağıt üzerinde yukarıda sıralanan şekilde olmasına rağmen, espri fiiliyatta söylenen ‘asgari ücret olmadan imzalamayacağız’ vurusunda ki çelişkide gizliydi. Çünkü söylenen şey somut olarak: bu nasıl bir asgari ücret olacak? sorusunun hem cevabı olmamakta hem de bunun bedeli ne ile ödenecek soru işaretlerinin karşılığını verememekteydi. Çünkü bütün propaganda asgari ücret talebi üzerine kurulmuştu. Bunu sendikanın yayın organı olan Work’un 7 Haziran tarihli sayısında  sendikanın sektör yöneticisi Corrado Pardini ile yapılan röportajda da görmek mümkün: 140 saatlik toplam görüşme süresinin 130 saati asgari ücret tartışması üzerine geçmiş.

Sektörün durumu ne?

Yukarıda vurgulamıştık: Bu sözleşme yaklaşık 100 bin sektör çalışanını kapsıyor ve bunların arasında büro çalışanları da var. Fiili imalatta çalışanlara oranlanırsa sayının hemen hemen yarı yarıya olduğu görülüyor. Ve sanayi sektöründe geçici ve kiralık statüsünde çalışanların sayısı günden güne artıyor. Bu artış doğaldır ki sözleşmenin kapsama alanını daraltan bir etki yayıyor. Çünkü MEM(Makine, Elektro ve Metal Sanayisi) TIS’i geçici suretle çalışan işçiler işin bir geçerliliğe sahip değil. Dolayısıyla, asgari ücret sektör çalışanları için tamamen bir güvence olmaktan uzaktır. Ve kaldı ki imzalanacak olan asgari ücret seviyesi hem talep edilenin hem de bir çok kantonda pazardaki ücret dengesinin altındadır. Bu durum orta vadede sektörde ki ortalama ücretler üzerinde de bir baskı unsuru olarak kalacak, ve ücret seviyesi; ücretlerin nispeten yüksek olduğu kantonlarda özellikle meslek sonrası işe atılan genç işçilerin işe alınıp ve asgari ücret üzerinden çalıştırılmaya başlanmasıyla düşmeye başlayacaktır.[1]   Sektör sadece ücret sorunuyla meşgul değildir. Sene başında açıklanan veriler iş gücü verimliliğindeki artışı gözler önüne sermiş ve bizde önceki sayılarımızda buna değinmiştik. Esnek çalışma, üretim baskısı giderek artmakta olan bir çizgideydi ve iş veren örgütü bu çizgiyi daha da kalınlaştırmak istiyordu. Örneğin yıllık 100 saat olan aktarılabilinir fazla ya da eksik çalışma süresini 200 saate çıkarmak istiyordu. Yani işçiler yıl içinde 200 saat eksik ya da fazla çalışabilir, işlerin yoğunluğuna göre işe çağrılabilinir, fazla çalışma süreleri 200 saatin üstüne çıktığında ancak fazla mesai olarak sayılabilinir gibi talepler sıralanıyor, ya da asgari ücret uygulaması yine performansa bağlı kılınıyor, ‘ortalama performansın’ altında kalan işçilere de asgari ücretin altında bir ücretlendirme reva görülüyordu. İşverenlerin talepleri bununla da sınırlı kalmıyor, mevcut sözleşmede yer alan, ve özel durum olarak nitelendirilen koşullarda sözleşmeyi ve kapsamını askıya alacak bir yığın maddeyle; vermiş göründüğünü, rekabet gücünü arttırma, sektörü koruma, yeni yatırımlar, muhtemel ekonomik kriz dönemlerini atlatma, üretim kapasitesini dengeleme gibi ek tanımlamalarla çok kolay geri alabiliyordu.

Tarihi zafer mi?

Yukarıda geri dönmek üzere bıraktığımız ilk kısma tekrar dönerek devam edelim; sendika yönetiminde ve bazı yakın çevrelerinde sahip olunan tutum şuna karşılık geliyor; ‘Biz bugüne kadar sözleşme üzerine yapılan pazarlıklarda söz söyleme gücüne sahip değildik. Ama bu gün durum değişti. 1937’de temelleri atılan sosyal barış anlaşmasını ‘toprağa gömdük’, görüşme masasından kalkmayı bildik ve işveren örgütüne isteğimizi kabul ettirdik.’ Peki gerçek iddia edildiği gibi böyle midir? Elbette değildir. Örneğin; yukarıda da vurguladığımız, röportajında Corrado Pardini, TIS’in genel içeriği hakkında tek bir laf etmemektedir. Hangi tavizler karşısında TİS kapsamında illaki asgari ücret bulunsun, isteği elde edilmiştir,  şimdilik tüm yönleriyle belli değildir. Ama biz bunun TIS’in hiç bir biçimde şimdilik duyurulmayan diğer maddeleri kapsamında bir bedeli olduğunu görebiliyoruz. Kaldı ki, altına imza atılacak olan asgari ücret çizelgesi, sözleşme kapsamında kalan işçilere bir kazanım sağlamayacaktır, çünkü fiili  ücret dengesi ezici çoğunlukla zaten tespit edilen asgari ücret sisteminin üzerindedir. Yukarıda da vurguladık, geçici ve kiralama yolu ile istihdamla patronlar, TIS kapsamında olmayan işçileri düşük ücretle kötü koşullarda çalıştırma hakkına zaten sahipler. Sendikanın da hali hazırda kiralık işçi çalıştırılmasının yasaklanması gibi bir talebi de olmadığına göre, sözleşmede asgari ücret maddesinin mevcut olması şu haliyle bile işlevsiz kalmaktadır. Şimdi bunu tarihi zafer olarak ilan etmekte nedir? Diye sorarsak onun da karşılığı olsa olsa siyasi ranttır demek olur. Ve gerçektende böyledir.

İşçilerin hak ve kazanımlarını ilerletme görevi yerine, pazarlık masasından kalkabilmiş olmayı zafer sayan, ve bakanlar kurulu aracılığıyla, kötü bir TİS’e imza atmayı, sektör sendikacılığının son yüz yıl içerisindeki en büyük başarısı olarak gören zihniyet, sendika patronluğu ve bürokratlığı zihniyetinden başka bir şey değildir. Bunu değiştirecek olanda, işçilerin, emekçilerin, dürüst, namuslu, mücadeleci sendikacıların ve sendikacılığın mücadelesinin güçlenmesi ve etki alanını arttırmasıdır.

Asgari Ücret Çizelgesi

A Bölgesi                                 Brüt     

ZH/SH/AG                                3850 Fr.

B Bölgesi                                            

Diğer Kantonlar                        3600 Fr.

C Bölgesi                                           

TI/GR/NE/BE’nin bir kısmı         3300 Fr.



[1] Zürih, Aargau, Schaffhausen gibi kantonlarda bu durum daha belirgindir.