Suçlu olan genlerimiz mi, neden böyleyiz? – Ergün ÖZALP

Çevremize şöyle bir gözattığımızda, en süper, en güzel, en zengin, en pahalı oto sahibi olma özlemiyle yanıp tutuşan kariyer hırsı ve rekabetçiliğin doruğuna tırmanmış megeloman kişiliklerle ( ki bu yeteneksizliğin ya da kendine güvensizliğin aşağılık kompleksinin dışavuruşudur ) sıkça karşılaşabiliyoruz.

Özel mülkiyetin kurumsallaştığı köleci devletten günümüze yaklaşık 7 bin yıllık tarihsel toplumsal evrim sürecinde edinilen davranış ve tutumlar ; özellikle idolleştirilmiş liderlerin, sanatçıların topluma örnek olarak sunulması eşliğinde, etkili olmakta; sakat ve hastalıklı davranışlar; herşeyin alınıp satılarak metalaştırıldığı elverişli kapitalist zeminde, bulaşıcı hastalık misali yayılmaktadır. Ben- merkezci megeloman davranışların ya da şiddete eğilimin kökeninde ; eğemen sınıfın, statükoyu koruma amacıyla yürüttüğü ,aldatma ve manüple edici söyleminin, toplum mühendisliği nin belirleyici etkisi vardır. Bireyler, tek merkezden yönlendirilen mesajlar ı , edilgen konumdaki alıcılar olarak içselleştiriyorlar. Baskı ve terör eşliğinde köşeye sıkıştırılan insan da , bu manüplasyonun etkisinden , ancak karşıt yönde rol oynayan örgütlü etkinliklerle birleştiğinde, kurtulabiliyor, ağır uykusundan uyanıyor. En son vizyone giren Experiment= Deney filmi ; ABD‘ de paraya ihtiyaç duyan bir grup insanın, mahkum ve gardiyan rolleri dağıtılmış şekilde , gerçek bir cezaevi ortamına yerleştirilmesiyle başlıyor. 10 gün sürmesi planlanan deneyde, deneklere şiddete başvurdukları taktirde, deneyin kırmızı ışıklar yakılmak suretiyle sonlandırılacağı ve paralarının ödenmeyeceği önceden bildiriliyor. Filmde, deneklerin verilen rolleri kısa sürede benimseyerek içselleştirdiği , cezaevi koşullarının şiddeti nasıl ürettiği , köşeye sıkışan ve ölümle yüz yüze gelen insanların üzerindeki, manüplasyon ve terör etkisinin, ancak bu noktadan sonra kırıldığını; deneklerin deneye son vermek amacıyla , alacakları paradan vazgeçerek isyan ve şiddet e başvurduğu gösteriliyor.

Kapitalist sistemin eğitim müfredatları ve medyası; şiddet vb. davranışların ve söylemlerin kaynağı olarak; insan doğasını, yaradılışı ya da genleri işaret etmekte ve bu nedenle de bu tutum ve davranışların değişmezliğini vurgulayarak bilimdışı aptallıklara çanak tutmaktadır. Yaşadığımız toplumsal sistemin ilişki, çelişki ve maddi yaşam koşullarından bağımsız olarak ele alınan insan davranışları ve yaşamdaki tüm olumsuzluklar , kötülükler; genlerin sırtına yüklenmektedir.Aslında dinsel doğmaların; alınyazısı, tanrı yazgısı,doğuştan kader çizgimiz dediklerine, bazı şarlatanlar da bilim sosu karıştırarak genetik referanslar uydurmaktadır.

Bu tarzda bir akıl yürütmeyle, hem kapitalist -emperyalist sistemim ürettiği , ekonomik krizler, hastalık,açlık yoksulluk işşizlik, kadına şiddet, yeni pazarlar kazanma amacıyla yürütülen hegomonya savaşları, hem de bu çark içerisinde yaralmış, kendini iyi sunmayı ve pazarlamayı becerebilmiş tipler ve sorumlu devlet büyükleri; aklanmaya çalışılmaktadır. Tüm canlıların ve insan vücudunun yapıtaşı olan, tüm organlarımızı şekillendiren hücrenin içindeki biyo-kimyasal maddi bir parçacık olan ‘‘gen‘‘, suçlu olabilir mi? Dinlerin, doğmatik üfürüklerin, haşhaşın ve uyuşturucu hapların yetmediği yerde, aptallaştırma ya da beyin sıfırlama operasyonu; eğitim müfredatları ve medya tekeli aracılığıyla, şarlatan magazinci tipler ve uyduruk bilim aforizmaları devreye sokularak yapılıyor.Her kötülük, ya da iyi duruma dayanak olarak; aşk geni, mutluluk geni, zeka geni, suçluluk geni, sapıklık geni vb . bir kanıt olarak gösteriliyor; hergün ‚‘yeni bir gen keşefedildi ‘‘ manşetiyle bu türden saçmalıklar magazinleştirip, yutturuluyor.

Toplumsal gerçek ilişkiler içinde normal bir yaşamı sürdürmeye çalışan bireylerin , sorgulamaksızın, bu bilim karşıtı açıklamalara inanmalarının zemininde ise, ne ‘İnanç geni‘, ne de tanrının doğuştan lütfu ( öyle olsaydı bütün insanlar tek din ve mezhepten olurdu, allahın , musa, isa ya da muhammed‘in uğraşlarına ,cebraile o kadar mesai yaptırılmasına gerek kalmazdı !) vardır..Aksine bu inanç ve inandırma işleri, ahlak ve yasa diye dayatılanlar , ilkel toplumlar dışta tutulursa, tüm tarih boyunca ; eğemen sömürücü zümrenin faaliyetleri ve icrası sonucu gerçekleşmiştir. Yanılsamalar ve abuk sabuk çelişkili davranışlar, söylemler, doğuştan itibaren beyinlere boca edilmiş eğitim sistemi aracılığıyla , geleneksel olarak aktarılan hurafelerle kristalize olmakta ve her geçen gün de kapitalist sermaye düzeninin çıkarları doğrultusunda, yeniden -yeniden üretilmektedir.Bütün bu süreç, sonuçta yanlış olanın, gerçek ve genel doğruymışcasına kabul görmesine yolaçmaktadır. Türkiye’de de 80 sonrası askeri faşist cunta koşulları ve devamında, memleketin az çok bilinçli ve düşünen yüzbinlerce insanı cezaevlerine atıldı, dışarıda kalanlar da terörist devlet yöntemleriyle sindirildi, yeni kuşaklar, din dersi zorunluluğu ve yasaklar eşiliğinde tek yanlı, özgür tartışma olanağı bulunmayan sansür ortamında biçimlendirildi. Bu dönem aynı zamanda, megeloman devlet ricalinin söylemini model alan genç kuşakların da, eğitilip yetiştirildiği ve sayısal olarak çoğaltıldığı bir süreç oldu. Gezi isyanı sonrasında, yetkililer, 12 Eylül Anayasası’ ile karakterize olan, koyunlaştırma , ‘genç nesli rehabilite etme‘‘ sürecini, yetersiz bulmuş olmalılar ki, artık Hafızlığı ve hafizeliği ve kafaları örtmeyi; 4 yaşındaki çocuklardan başlatmaya yöneldiler.

Gerek Türkiye, gerekse de yurtdışında göçmen koşullarında yaşayan insan malzememizin; aslında dünya ölçüsünde kapitalizmin bireyci, rekabeti ve şiddeti körükleyen ortak koşullarından gıdasını alarak besleniyor olmasında; söylenenleri ve dayatılanı sorgulamadan kabul etmesinde, fakat en süper kişi olarak kendini dünyanın merkezine koyarak, sözde yeni projeler üretmesi ve megeloman bir histeriyle, ‘Amerika’ları yeniden keşfetme‘ ( burada T. Erdoğanın ileri sürdüğü ve ilk olarak Müslümanların Amerika kıtasını keşfettiği; bilim karşıtı iddia kastedilmiyor .Bu ayrı bir yazıda ele alınabilir) ukelalığıyla ileri derecede özürlü oluşunda; bilim dünyasına adım atmakta geç kalışımızın ve yetişen değerlerimizin henüz fidanken biçilmesi gibi, kendi tarihsel birikimimizden miras kalan özgün faktörlerin, önemli bir payı vardır.

Son olarak cumhurbaşkanının,‘‘başkanlık ve başkanlık sisteminin genlerimizde bulunduğu‘‘ saptaması da, bizce bu tarihsel mirasın mahsülü olarak görülmelidir. Sözkonusu söylem, keyfi planlara Türkiye halklarının genlerinin dolgu malzemesi yapılması; kitlelerin güdülmesi, inandırılması çabası, yani özcesi manüplasyondur. Yine, Özgecan Aslan cinayeti için; ‘Bizim genlerimizde şiddet yoktur‚‘‘ şeklindeki söylem de bu türden aldatıcı bir manüplasyondur.

Tarih kitaplarında, Orta-Asya’dan at sırtında, kılıç elde kelleler uçurarak , onu aşkın devlet kurarak Anadolu’ya nasıl geldiğimiz ; din kitaplarında ise, müslümanlığı, Hindistan’dan İspanya ve Afrika ortalarına , allahın emirlerini iletmek için, cihad yoluyla, ganimet ve cariye kazanma aşkıyla nasıl yaydığımız öğretilen genç nesillerden ; insancıl, savaş ve şiddet karşıtı olmasını; eşine saygılı davranmasını bekleyebilirmiyiz?

Atalarımızın Viyana’ya kadar gitmiş olduğu, Avrupa’ya korku saldığı söylemiyle eğitilip güdülenen insanlar; Ermeni soykırımına, Dersim katliamına, Maraş ve Madımak kıyımlarına, Diyabakır, Metris işkencelerine katılmadılar mı? Son 30 yılda kürt sorununun barışcıl ve eşit bir çözümü gerçekleşmediği için , onbinlerce genç hayatının baharında nerede öldürülüyor? Yüzlerce polis jandarma ve resmi görevlinin, genç kızlara ve çocuklara şiddet kullanarak tecavüzden yargılandığı kaç ülke var? Her gün yüzlerce kadın, eşleri tarafından namus koruma adına , nerede öldürülmekte, ya da sakatlanmaktadır ? Herhalde Gezi Direnişi sırasında, Türkiye halkını gaza boğan ve hedef gözeterek onlarcasını katleden polisler de, uzaydan gelen ‘apoletli yaratıklar’ değildi. ‘’ Benim polisim gereğini yaptı’’ diyerek şiddeti ödüllendirenler , yapılan şiddeti yetersiz bularak, ‘’Yeni Güvenlik Yasa’sıyla vali ve polisin avucuna rahat öldürme yetkisini koyanlar; şimdi kalkıp: ‘’ Bizim genlerimizde şiddet yoktur’’ dediğinde , bu halkın hafızasıyla dalga geçmek olmuyor mu? Bu işlenen suçların , masum genlerimize yüklenmesiı ve bizim genlerimizin ‘’ temiz’’ liğinin ileri sürülmesi; mantıksız ve bilim dışıdır. Dünydaki tüm insanlar aynı genetik mirsatan geliyor va aynı genleri taşıyor, onları insanlık dışı uygulamalara yönelten, eğitimi, yasaları ve kafa ütülemeyi kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda örgütleyen, sermaye ve onların apoletli, apoletsiz görevlileridir. Gerçek suçlu, dünyanın heryerinde onlardır.

Zayıf görünmek , gürlemeden konuşmak üst makamlarda bir zaaf olarak görünür. Geçmişte kralların , hükümdarlar ın da , kendini tanrının yeryüzündeki temsilcisi olarak pazarladığını biliyoruz. Ama danışmanlar ordusuna sahip bir hükümdarın , her konuda konuşması, herşeye maydanoz olması , Dünyanın kendi parmakları ucunda döndüğü sanısına kapılması da , ben merkezci liği aşan bir megelomanidir. Hitlervari bu tür kişilikleri bir yarde anlayabiliyoruz. Fakat bu toplumda emeğiyle çalışarak yaşayan ortalama bir kişinin, belli bir konuma ulaşırken kendini şekillendiren ustaların, doğuştan itibaren verdiği maddi manevi katkıları; çevresinden, ailesinden anne babasından edindiklerini ,okulda hocalardan aldıklarını unutması , sanki ‚‘kendine vahiy inmişcesine‘‘ bencil, ben merkezci söylem ve iddialarda bulunması; önceki emekleri, inkar ederek , redddi mirasta bulunması, herşeyi kendinden menkul görerek, kendi yeteneklerini övmesi, çevresini ve arkadaşlarını küçümseyerek tepeden bakması, onları rakip sayarak ezmeye kalkışması; bu ahlaksızlığa yönelişi anlamak güç tür. İnsanlığın, halen yaşayan olumlu değerlerini az çok bilen, kendine ve yeteneklerine gerçekten güvenen bir insanın tutumu; böyle olamaz, olmamalıdır. Bu nedenle İsviçre’de de bir mağazada örneğin Migros’ta ya da Manor’da çalışan bir satış elemanının, sanki oranın patronuymuşçasına havalara girmesini, ya da bir tezgahtarın yaka kartında Türkiyeli bir isim taşımasına karşın, Türkçe konuşmaktan kaçınmasını, utanmasını, bunu küçüklük sayarak , İsviçreliymiş gibi davranmasını ( ki kendi milletinden insanlarla kolay diyalog kurması ve satışı artırması amacıyla o firmaya eleman olarak alınmıştır.) anlamak; insani çerçevede zordur. Düzenin bilincini kendi bilinci olarak içselleştirmiş, yönetici sınıfların, üst tabakanın arasına katılmaya, ya da yeni rütbeler kazanmaya can atan, özgür düşünce ve sorgulama yerine, sistemin değer ve doğmalarını ezberleyip, giyiminden kuşamına, davranış ve söylemine kadar, kendini allayıp pulamada ve pazarlamada beynini yoğunlaştıran şizofren kişilikli bay ve bayanlar; ne yazık ki, günümüzde istisnai olgular değildir. Aksine, çürüyen toplumsal sistemin temel ve genel eğilimi, özendirilen pazarlanan ve pazarlanılması önerilen model kişilik budur. Ben böyle tiplerle karşılaştığımda , Orhan Kemal’in yarattığı ‘’ Bekçi Murteza’’ tiplemesini anımsamadan edemiyorum . İllâ ki bir model arayacaksak , şu veye bu düzeydeki Murtezalaşmış tipleri değil, çevremizdeki , alçakgönüllü , para ve kariyer elde etme hırsından uzak, mütevazi yaşamı seçmiş ,yardımsever , dayanışmacı insancıl kişilikler; örnek olarak alınmalıdır.

Sevmediği, benimsemediği Model kişilikler ekrana çıktığında, bazılarımız tepkisini, TV düğmesini kapatmak suretiyle gösteriyor,ama ben son dönemlerde özellikle resmi ya da sivil olsun , politikacı, milletvekili, bakan ,akademisyen, medya yönetmeni, sanatçı, teknik direktör gibi, topluma model olabilen bu seçkin zümrenin ekrandaki davranış ve söylemlerini gözlüyor ve traji-komik olsa da mizah ihtiyacımı gideriyorum . Şu anda herşeye hakim olan yönetici ‘ başkan’ ımız oğlunun yurtlarının açılış töreni sırasında, görevli bir sunucu bulunmasına karşın, kaptığı mikrofonu bir türlü bırakmadı , hem sunucunun rolünü üstlenerek ,kameraları ekrandan kumandayla yönlendirdi, hem de protokolde olan eksik zevatı , belediye başkanlarını vb. anons ederek sahneye davet etti. Böyle bir sahneyi başka uygar bir ülkede görmeyi hayal bile edemezsiniz. Bazen oyuncu eksikliğinden ötürü, bazı filmlerin senaristlerinin kendi filmlerinde artist olarak oynadıklarını biliyordum. Ama yüzlerce kadro ve oyuncu ve teknisyene rağmen, ‘’rejisör’’ ün aynı anda kamera teknisyenliğine de soyunduğunu hiç görmemiştim . Herkesin rolünü kapmak, herşeyi kendinde merkezleştirmek ,daha sonra çevresindekileri ‚‘ topunuz beş para etmezsiniz‘‘ diyerek azarlayan yönetici tiplerin onlarcasına, hergün benim gibi sizlerde tanık olsanız bile , ‘böylesi’ ni kesin görmemişsinizdir. ’ Böylesi‘ model kişilikleri, model olmaktan çıkarmanın panzehiri ; bulunduğumuz, oturduğumuz çevrelerde, üretim yaptığımız işletmede, eğitim alanlarında dayanışmayı, çevremizdekilerle yardımlaşmayı, paylaşımı ve kollektif üretimi örgütlemek; bilgi ve deneyimlerimizi dostça değişmeyi alışkanlık düzeyine çıkarmak; başta çocuklarımıza ve topluma iyi örnek olmaktır.

Zaten aptallaştırmanın yapıldığı, manüplasyonun olduğu, herkesin kendilerine biçilen rollerin dışına çıkamadığı toplumlarda alternatif olarak , bilim ve gerçek filizlenir; zorbalık ve zulmün hakimiyeti altında ise, eninde sonunda insanlığın olumlu değerlerine özlem aratar ; direniş ve isyan giderek devrimlere dönüşür. Bu bağlamda her dönem azınlık olsalar da , kölelik ve sömürü sistemine uyum sağlamayıp, yoksul ama onurlu; canları pahasına direnen, olumsuz koşullarda araştırıp öğrenerek yolunu bulmayı beceren, alçakgönüllü mütavazi bir yaşamı benimseyen, para kazanma ve kariyer düşkünü olmayan , kendini satlık mal olarak piyasaya sunmayan emekçi insanlar ve aydınlar; sürekli varoldular. Bunlardan biri olan, dünya edebiyatının dev çınarı, değerli mücadeleci aydın Yaşar Kemal ‘in acı kaybını bu satırları yazdığımız sırada öğrendik. Eğer bugün Türkiye halkları,emekçileri birazcık soluk alabiliyor ,gelecek günlerine umutlu olarak bakıyor ve zülüm karşısında kararlı bir direniş gösterebiliyorsa; bilinmelidir ki bu, doğmatik uydurma bilime ve üfürükçülüğe ve zülme karşı; Yaşar Kemal gibi bizden önceki devrimci kuşakların, bedel ödeme pahasına verdikleri mücadele sayesindedir.