Sosyal ilişkiler ve Sağlık

8

Saadet TÜRKMEN    

Sosyal Antropolog, Universität Bern

Aslında bu konuya farklı yüzyıllarda yaşamış iki büyük düşünürün çok bilinen ifadesiyle yaklaşmak  konumuzu açıcı olabilir.  Kastettiğimiz : Aristotales’in ’’Zoon politikon’’ ve Descartes’in ‘ cogito ergo  sum’’ ‘Düşünüyorum öyleyse benim’. görüşleridir.
Aristotales’ Anthropos’ u (insanı)  Zoon Politikon, insan sosyal / politik bir varlıktır  diye tanımlarken; insanın bir yandan ‘’poli techni’’ yeteneğini, yani birçok sanatı yapabilmesini anlatır. Bir diğer yandan insanın insan olabilmesi için  bir polis / şehir devleti içinde, yani sosyal bağlamı içinde  var olmasının gerekliliğine de vurgu yapar.Kısaca: insanın hem bilgisini / yapabilirliklerini, hem de toplumsal yaşam içinde  yer alma ihtiyacını ifade eder. Descartes ise anthropos’un düşünce yeteneğine vurgu yapar., ‘’ cogito ergo sum’ olarak tanımlar. İki ifade karşılaştırıldığında, Descartes ‘in ki,  ilk insanın varoluşunun düşünceyle bağlantısına vurgu yapmakta ve düşünme  eyleminin varolmak  için,  temel olduğunu ifade etmektedir. Ancak insanın var olabilmesi, kendini var edebilmesi için sadece düşünmesi yeterli değildir.İnsan,  düşüncesini ifade edebildiği , duyurabildiği, anlaşılabildiği  ölçüde varolur. İnsan sadece düşündüğü için değil, düşüncesini yazılı, sözlü ve başka yöntemlerle kendisini  ifade edebildiği ölçülerde insandır.

Düşüncenin ifade kanalı kesildiğinde, düşünce  yalıtıldığında (izole edildiğinde)   anlamını yitirebilir. Düşünce  er ya da geç, içinde yaşanılan süreçte,değişik ölçülerde kabul gördüğü / tepki aldığı zaman; görülebilir olur , diğer düşüncelerden ayrılabilir, kıyaslanabilir olur.Düşünce başkalarıyla doğrudan ya da dolaylı paylaşılabildiği ve başkalarıyla birlikte oluşturulabildiği  zaman değer kazanır. Yani düşüncenin beyinden çıkıp  gözle görülür hale gelmesi,  düşünceye hayat kazandırır.Düşüncenin dillenmesi,ifade bulması; bu yüzden çok önemlidir.Başka bir deyişle insanın yaşaması, düşüncesini görülür ya da duyulur hale getirmesiyle mümkün. İnsanın yaşaması için  düşünmesi ve düşüncesinin hayat bulması için de, düşüncelerini başkalarına gösterme ihtiyacı vardır.İfade edilen ve kabul gören düşünceler, hem düşüncenin sahibi olan insanı, hem de bu düşünceye ortak olan / ortak edilen insanları, başka düşünceler için motive edebilirken; değişik nedenlerden dolayı ifade edilemeyen düşünceler, duygular; insanın – sosyal, ruhsal, ve psikolojik – sağlığını bozabilir.Kısacası insan ilişkileri ve sağlık boyutu, sadece insan ilişkilerinin gerekliliği boyutunda değil; duygu ve düşüncelrin ifadesine imkan sunması / sunabilmesi boyutunda da önemlidir.

Böylesi bir arka planda, sağlığının da ötesinde   insan varoluşu;  insanın içinde yaşadığı toplumda düşünce ve duygularını ifade edebilmesiyle orantılıdır. İnsan için bu kadar  yapısal, ivedi  olan sosyal ilişkiler,sosyal yaşam, sağlık-hastalık  süreçleri üzerinde de  etkilidir.  Öyle ki,  her birimiz hasta olduğumuz zaman, yanımızda aile, dostlar ve  arkadaşlarımızı görmek isteriz.Eğer yanımızda iseler, derdimizi paylaşabiliriz. Birilerinin bizimle ilgilenmesi, moralimizi düzeltir, daha çabuk iyileşmemize yardım eder. Eğer yalnızsak, hastalık daha da şiddetlenebilir, hatta farklı boyutlar da alabilir.

Sosyal ilişkilerin sağlık üzerindeki  etkilerini konu edinen  bu yazıda, sosyal ilişkilerin sosyal sermaye olma süreçleri, biçimleri ve değişik etkilerini  özellikle  de psikolojik ve sosyal sağlığa etkileri boyutuyla;  göç bağlamında ele alınmaktadır.7

Yapılan  söyleşilerin  kodlanması sırasında, sosyal ilişkiler ve sosyal sermayeye ilişkin 4 büyük konusal alan ortaya çıktı:

1)    Söyleşi yapılan göçmenler, sosyal ilişkilerin, en genel anlamıyla ( özellikle de  ve psikolojik) sağlık için pozitif(olumlu) olduğuna işaret ettiler. Bu, her ne kadar yapılan birçok araştırmada  da ifade edildiyse de, sosyal ilişkilerin değişik biçimlerinin etkileri olmasının yanısıra, sosyal ilişkilerin sağlık- hastalık süreçleri içinde farklı formlar alması ve bu şekilde farklı fonksiyonlar üstlenmesi gözlendi.

Bununla bağlantılı olarak da değişik altbaşlıklar çıktı ortaya..

a)    Sosyal ilişkiler,  cinsiyet / ev/ aile / çalışma  durumundan bağımsız kurulamamakla birlikte ; dünya görüşlerinin ve geçmişte yaşananların benzerliği belirleyici. Kimlerle ne tür ilişkiler kurulacağı; hangi sıklıkla ilişki kurulacağı, kiminle olan ilişkide  ne kadar beklenti olabileceği  / olamayacağı ; özellikle de Türkiye’den geldikten sonraki dönemde isviçrelilerle ilişkileri;  örgütsel ( siyasi, hemşehri, dinsel, çatı ve kuruluşlar) düzeyi aşamayan  insanlar arasındaki ilişkilerin yakınlık / uzaklık ve de sıklık düzeyine, önemli ölçüde etki ediyor. Özellikle de sağlık / hastalık durumunda  en yakında olması gereken  kişiler, uzak tutulabilirken, en uzaktakiler en yakın olabiliyorlar. Görüşme yaptığım birçok kişi, ya yalnız yaşıyor  ya da bekar  anne/ baba  olarak yaşamakta.

b)    Konuşma, düşünme ve deşarj  olma ihtiyacı

İnsanın konuşma ihtiyacı oluyor, kendi dilinde çok sevmediğin biri de olsa  bir olayı anlatabiliyorsun . Bazen hiçbir işe yaramayacağını bilsen de anlatma ihtiyacı hissediyorsun, hatta zarar gelme olasılığı olsa da,  anlatabiliyorsun.  İnsanlar bir şekilde deşarj olmak istiyorlar. Yani bazen bir maç seyircisi  gibi olabilmek güzel; şöyle olmuş, böyle olmuş tarzında konuşmak gibi. Bazı insanlar fitness yaparak, dans ya da kültürel aktivitelere giderek deşarj olabiliyorlar.Bir sinemaya, konsere giderek izlenen etkinlik hakkında konuşulabiliyor. Konuşma sebebi yaratıp, konuşuyorsun. Konuşunca, ( boş da olsa, dolu da olsa) düşünme ihtiyacı da duyuyorsun. Varolan enerji ve potansiyeli aktarmak / yeni enerji ile dolmak açısından; sosyal  ilişkiler  her zaman iyidir.

c)    Sosyal ilişkilerde yardım alma, yardım etme çok önemli.

 ( Bir sonraki yazımızın konusu bu olacak)