SEVİM AKYÜREK- Das Deckelbad /Katharina Walser’in Hikayesi

1

Kimin icat ettiği bilinmeyen bir banyo küveti. Hastanın hareketini ve dışarı çıkmasını engellemek için her tarafı tahtalarla kapatılmış bir küvet. İnsanların günlerce içinde kaldığı bir “tedavi” aracı! İsviçre’de gösterime giren ve adını bu “tedavi aracı”ndan alan film, 1929 ve 1955 yılları arasında İsviçre’in karanlık dönemini yaşamış bir ailenin gerçek hikâyesinden yola çıkarak çekilen bir aile dramı. Devletin insanları “ıslah edilsin, devlete maddi yük olmasın” diye cezaevlerine, yetimhanelere ve akıl hastanelerine gönderildiği günlerin hikâyesi. Filmde 1930 yılında Avusturya’dan çalışmak üzere İsviçre’ye gelen Katharina Walser ve ailesinin köyün yöneticilerinin emriyle başlayan acı dolu günleri anlatılıyor. Filmin yönetmeni Kuno Bont, bu ailenin hikâyesini duyduğunda, önce tiyatro sahnesine taşımak istemiş. Yaptığı araştırmalar ve olayın tanıkları ile yaptığı görüşmelerin ardından bu dramı beyazperdeye uyarlamaya karar vermiş. Anlatılan “bireysel” bir hikâye değil, çünkü 1935 yılından 1981 yılına kadar binlerce genç, kadın ve erkek, yöneticilerin emriyle ve haksız yere süresiz olarak yetimhanelere ve akıl hastanelerine gönderilmiş. Evlilik dışı çocuk sahibi olmasın diye pek çok genç kadının ve kız çocuklarının kısırlaştırıldığı bir dönem bu.

İsviçre’de bir ‘yabancı’

Katharina Walser oğlu ve annesine veda ederek yola çıktığında tek amacı, komşu İsviçre’ye gidip çalışmak ve para biriktirip dönmekti. Hayat dolu, güzel bir genç kadındı. Garsonluk yapmaya başladığı İsviçre’de, orman işçisi Tannbühler Tres ile bir aşk da yaşar. Oturum süresi bittiğinde yeniden ülkesine döner, ancak kısa süre sonra oğlunu da alıp yeniden İsviçre’ye gelecektir. Çünkü hamiledir ve aşık olduğu adamla evlenir. Yaşadığı köyde adı “yabancı”dır, sevilmez. Ağaç kesen eşini görmek için çocuklarıyla birlikte ormana gittiği bir gün, büyük oğlu kesilen ağacın altında kalarak ölür. Baba cezaevine düşer. Sadece belediye başkan yardımcısı onlara yardım etmektedir; kalan herkes tavırlıdır. Yaşamı giderek zorlaşan Katharina Walser’in önce üç ineğine el konur. Belediye başkanı, o ve çocuklarının belediyeye yük olduğunu söyleyerek, onu akıl hastanesine gönderir. Çocuklar da yetimhaneye konulmuştur.

 

2 (1)16 yıl akıl hastanesinde

Katharina Walser, bu duruma isyan eder, bağırır çağırır; ama artık akıl hastanesindedir ve “Das Deckelbad” ile tanışır. Her götürdüklerinde ağlar, “istemiyorum” diye haykırır. Boş bir çuval gibidir; tahta küvetin dışında elektroşok ve zincirle bağlama gibi tedavi yöntemlerine de maruz bırakılır. Akıl hastanesinde tam 16 yılı geçer. 10 yıl eşiyle görüşmesine dahi izin verilmez. Ancak belediye başkanı ölüp, yardımcısı hastaneye geldikten sonra eşiyle görüşme şansı bulur. Eşiyle görüştüğünde “beyin ameliyatı” yapılmıştır. Çocuklarını sorar; iyilerdir ve hâlâ yetimhanede kalmaktadırlar. Katharina Walser, akıl hastanesinde geçirdiği 16 yılın ardından çıktığında artık hastadır. Yalnız kalmaktan korkar haldedir. Çocuklarını istediği halde göremez. İzin bir türlü çıkmaz. Yetimhane bahçesinde çıplak ayakları ile oynayan çocuklara bakar; aralarında kızını arar. Oğlu ise bir çiftlikte çalışmaktadır. Artık dayanamaz Katharina Walser ve eşine “Ayakkabı alıp geleceğim” diye bir mektup yazar. Ama köprüden atlayıp hayatına son verir. Herkesin bildiği beyaz bisikleti ve siyah botları köprünün kenarındadır… İnsanlar köprüden geçer gider, ama hiçbiri görmez. Sadece akıl hastası bir genç anlar durumu, “prenses” diye ağlayarak köye haber vermeye gider.

Yine çıplak ayaklılar

Das Deckelbad’de öne çıkan unsurlardan biri; ilk defa bir filmde çıplak ayaklı çocuklara bu kadar yer verilmesiydi.1 Köle çocukların hayatını anlatan Der Verdingbub (2011) filminde bile bu konuda bu kadar sahne yoktu. O kadar çoktu ki bu çocuklar, hemen her ailede varlardı. Film, “sıradan halk” bunları yaşıyorsa, yönetime muhaliflerin neler yaşadığını da düşündürüyor. İsviçre’nin ve Biel’in ünlü ozanı Robert Walser geldi aklıma. Tam 26 yıl boyunca kaldığı akıl hastanesinde hayatını kaybetmişti. Şu dizeleri beni çok duygulandırır:

“kimseye dilemezdim ben olmayı / ancak ben katlanabilirim kendime… / bu kadar bilmek, bu kadar görmek ve / hiçbir şey hakkında, hiçbir şey söyleyememek”.

Katharina Walser’in çocukları halen yaşamakta olan oğlu ve kızı , devletten cevap ve özür bekliyorlar.İsviçre halkı karanlık tarihini anlatmaya devam ediyor.

1 “Sözleşmeli çocuk” olarak çevrilebilecek “Verdingkinder”in hikâyesi, Evrensel Kültür’ün şubat sayısındaki “Heidi’nin ayakları neden çıplaktı?” yazısında detaylı olarak yer almaktadır.