Savaşın ve faşizmin yolu 80 yıl önce açıldı

Ulrich Sander*

Sosyal demokratların merkezi yayın organı „Vorwärts“, 30 Ocak 1933 akşamı şu haberi duyuruyordu: „Resmen açıklandı: Reich Başkanı Sayın Adolf  Hitler’i Reich Başbakanı ilan ederek, onun önerdiği Reich Hükümeti’ni yeniden kurdu.” Buna göre Katolik Merkez Parti’den, aşırı sağcı ve toprak ağası eski Reich Başbakanı Franz von Papen Başbakan yardımcısı oldu. NSDAP’li Dr. Frick ve Hermann Göring’in yanısıra muhafazakar yedi siyasetçi daha kabine üyesi yapıldı. Bu bakanların partileri de oybirliğiyle 23 Mart 1933′te Adolf  Hitler’in “Yetki Yasası”na onay verdi. SPD oylamada ret oyu kullandı. Bu görevlerini sürdürme hakları gaspedilmemiş olsaydı, KPD’li milletvekilleri de ret oyu verirlerdi. Çünkü hükümetin görevlendirdiği SA’lı faşist devlet teröristleri ve Nazi SS birlikleri yedi haftadır ortalığı yakıp yıkıyorlardı.

Muhafazakarlar ve ekonomide söz sahibi olanlar, 1931 sonbaharında aşırı sağcı bir hükümeti işbaşına getirmek için elele çalışmışlardı. Önce Hitler’in ve NSDAP’nin bu hükümete katılmasını, 1932 sonbaharından itibaren ise hükümeti yönetmesi için uğraş verdiler. Ancak Harzburg Cephesi’nin 1931 sonbaharında biraraya gelmesinden çok önce, 1895 yılında aşırı sağcılar Tüm Alman Birliği programını ortaya koymuşlar, ve böylece savaşı ve Almanya’nın Avrupa’ya egemen olmasını savunan bir ortak programla hareket etmeye başlamışlardı. Adı geçen birliğin kurucularından ve programı kaleme alanlardan birisi de, Alman Milliyetçi Halk Partisi’nin lideri Alfred Hugenberg. aynı zamanda Krupp’un müdürü ve büyük bir medya tekelinin sahibi olan Hugenberg, Hitler’in ilk kabinesinde ekonomi bakanı oldu.

Reich Başbakanı Franz von Papen, daha Ağustos 1932′de Hitler’e başbakan yardımcısı olmayı önerdi. Hitler kendisi başbakan olmak istediğinden bu öneriyi reddetti. Ancak Papen buna rağmen hükümet ortağı yapmak istediği NSDAP’yi güçlendirmek için çaba sarfetmekten vazgeçmedi. Örneğin 6 Kasım 1932′de radyoda yayınlanan Ulusa Sesleniş konuşmasında şöyle diyordu: “Hitler’in bir zamanlar yaptığı marksizmle mücadele ve ulusal yenilenme için mücadele çağrısını selamlamıştık. Bolşevik öğretinin tuzağına düşmüş işçilerin ulusal birliğini sağlama çabalarının başarıya ulaşması için ne kadar da ümit etmiştik. Fakat bu arada kızıl cephenin saflarında açtığı gedik maalesef küçük oldu. Buysa elbette, ona ve son seçim kampanyasındaki propaganda yöntemlerine istediği gibi hareket etmesi için azami hak tanıyan bizim hükümetimizin suçu değildir.”

Ancak bu seçimlerde de NSDAP onların arzu ettiği başarıyı elde edememiş, tersine iki milyon oy kaybetmişti. Buna karşılık her altı seçmenden biri, oyunu Komünist Parti’ye vermişti.

Artık finans çevrelerinin, ordu yönetiminin, toprak ağalarının ve muhafazakarların kaybedecek zamanı yoktu ve Nazilerin oy kaybı ve komünistlerin oy artışından dolayı alarma zillerinin çaldığını görüyorlardı. Sanayiciler, gerici bir monarşist ve 1. Dünya Savaşı’nda general olan Paul von Hindenburg’a karşı bir muhtıra yayınlayarak hükümetin faşist partiye verilmesini talep ettiler. Bu muhtıraya, ekonomide söz sahibi olan elitler de destek verdi. Muhtıranın son hali, Commerzbank’ın Berlin-Mitte’deki Genel Müdürlüğü’nde, 8 Kasım 1932′de oylanarak karar altına alındı.

Aralık 1932′de, Rheinlad ve Vestfalya’nın Ortak Ekonomilk Çıkarlarını Koruma Derneği’nin bir gizli raporunda, “sanayi hemen hemen bir bütün olarak, hangi şart altında olursa olsun Hitler’in başbakan atanmasını arzulamaktadır” görüşüne yer verildi.

Köln Belediyesi’nin kararıyla 1996 yılında Stadtwaldgürtel 35 adresindeki binanın dış cephesine bir anıt levha asılmıştır. Hitler, von Papen von Schröder adındaki bir bankerin 4 Ocak 1933′te buluştuğu binadaki asılı bu levhada şu ibare yer almaktadır: “… Burada yapılan bir sohbette, Hitler’in 30 Ocak 1933′te Reich Başbakanı olarak atanmasının temelleri atılmış ve nasyonal sosyalistlerin insanlık düşmanı diktatörlüğünün koşulları yaratılmıştır. Kurt von Schröder, 1933′ten önce de nasyonal sosyalizmin hedeflerini destekliyordu ve 1933′ten sonra Alman ekonomisinin SS’e mali destek sağlamasını organize etti.”

Büyük etkiye sahip Börsenzeitung dahil olmak üzere medya da saf değiştirmişti. “Liberal” olarak tanınan ve ülke dışında da okunan “Kölnische Zeitung“ (bugünkü Kölner Stadt-Anzeiger gazetesinin önceli) 1 Ocak 1933 tarihli sayısında şöyle yazıyordu: “Herşey Hitler’e bağlı. Alman ulusu, genç bir hareketin iradesine ve canlılığına ihtiyaç duyuyor.”

Ardından insanlık tarihinin en acımasız diktatörlüğünün hüküm sürdürdüğü 12 yıl geldi. Yol açtığı sonuç, 55 milyon insanın yaşamına mal olan 2. Dünya Savaşı, 6 milyon Musevinin, yarım milyon Sinti-Roman’ın ve aralarında 3,5 milyon Sovyet savaş esirinin bulunduğu sayısız Slavın katledilmesi oldu.

„Vorwärts“, „Hitler-Papen-Kabinesi“ başlığını taşıyan 30 Ocak 1933 tarihli haberinde bu hükümeti, „Büyük sermayenin kabinesi“ ve „kapitalist gericiliğin kabinesi” olarak nitelendiriyordu. Kapitalizmle faşizm arasındaki yakın akrabalık bağları 1933′ten beri, özellikle de 1945′ten sonra herkes tarafından kabul edilen bir bilgi haline gelmişti. Ama bugün faşizmin, kapitalizmin muhtemel biçimlerinden biri olduğunu söyleyen bir kişi, Anayasayı Koruma Teşkilatı tarafından “Anaya düşmanı” ilan edilerek karalanıyor. Bugün artık SPD ve KPD dışındaki bütün partilerin Adolf Hitler’i desteklediği, gerçi epey oy almış olsa da asla hükümeti kurabilecek oy oranına ulaşamadığı hatırlatılmıyor. 1945 sonrasında hükümetlerde üst düzey görevlere getirilen Adenauer (Eski Merkez Parti, bugünkü CDU), Heuß (eski Liberaller, bugünkü FDP) ve Schäffer (eski Bayernpartei, bugünkü CSU) gibi politikacılar da diğerleri gibi Hitler’in seçilmesini desteklemişlerdi. Ve elbette bir de, savaş yıllarını zenginliğini ve gücünü artırarak geride bırakmış Alman büyük sermayesini de anmak gerek.

Kapitalizmin ille de faşizme götüreceği söylenemez. Ama bizde bunu yaşadık. Ve aynı şey, eğer tarihten ders çıkarmazsak, bugün krizden çıkış yolları arayan ve yeniden savaşlara katılan Almanya’da bir kez daha yaşanması olasıdır.

* Gazeteci, VVN-BdA Sözcüsü