Sağlık sigortaları hasta ediyor!

10426278_663499147079892_3166909676739809313_n

‘’ İsviçre’de yaşayan, çalışan yasal statülü herkesin sağlık sigortası yaptırması bir zorunluluk. Siz yaptırmazsanız resmi makamların sizi her hangi bir sigortaya gönderme yetkisi var. Bu şu anlama geliyor; 8 milyona yaklaşan İsviçre nüfusu, 70 civarındaki sigorta şirketlerince paylaşılmış durumda. Bu şirketlere en çok para kazandıran sigortalılar ise çocuklar, genç ve sağlıklı insanlar. Dolayısıyla bir çoğu yaşlı ve hasta sigortalılardan kurtulmak, ya da toplam sigortalılar içerisinde, kendi paylarına düşen sigortalı genç nüfus oranının arttırılması peşindedirler ki, hastalanma risk faktörünü azaltarak, daha çok kâr elde edebilsinler. Resmi verilere göre her yıl yaklaşık 1 milyon kişi sağlık sigortasını değiştirmektedir. Bunlara bir de yeni doğan bebekleri eklemek gerekecektir. Dolayısıyla rekabetin kızıştığı yer tam da burası olmaktadır. Bu değişim pastasından daha büyük dilim almak amacıyla atılan takla sayısı kırkı geçmektedir. Aracı kuruluşlar ve kişiler ise işin cabasıdır. ’’

70’e yakın sağlık sigortası, insanların sağlıkla ilgili sorunları üzerinden oluşturulmuş rant pastasından daha çok pay almak için bir birleriyle kıya sıya rekabet içerisinde, pozisyonlarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Bu rekabetin ise bir bedeli, bu bedeli ödeyen neticede halk oluyor.

Her yıl yoğunluklu olarak Ağustos ayı olmak üzere, reklam bombardımanına tutulan halk, Kasım ayının sonunda bitecek olan, sağlık sigortasını değiştirme süresinin gözünün içerisine sokulurcasına hatırlatılması yoluyla, primlerin sözüm ona ucuzluğuna, sunulan hizmetlerin kalitesinin mükemmelliğine inandırılarak sigortasını değiştirmeye teşvik edilir. Sağlık rantiyerleri bilir ki, açlık ücretine çalıştırılan yüz binlerce emekçinin, reel bütçesi içerisinde sigorta primleri ciddi yer tutmakta, pek çoğu tasarruf edebilmek amacıyla, yönünü daha ucuz prim vaat eden sigorta şirketlerine dönmektedir. Dolayısıyla bu sirkülasyondan kepçeyi daha çok doldurmaya çalışmak, sigorta şirketlerinin temel hedefi olmakta strateji de buna göre yapılmaktadır.

Kazanan kim?

Sağlık sisteminin eşi bulunmazlığı üzerine bol keseden sallayan yönetici takımı, sağlık sigortası şirketleri arasındaki bu rekabetten, halkın kazançlı çıktığına, bu vesileyle de sunulan sağlık hizmetlerinin, daha kaliteli olarak ucuza gediğine halkı inandırmaya çalışıyorlar. Peki bu gerçekten öylemi oluyor? Pek çoğumuz yılda en az bir defa sigorta şirketlerinden, doktor tarafından sunulan bazı hizmetlerin ya da alınan ilaçların giderlerinin sigorta kapsamı dışında kaldığına ve dolayısıyla da ödenmeyeceğine dair uyarı mektubu almışızdır. Buradaki can alıcı ifade, ‘ sigorta kapsamı dışı’ olmakta, bununla da alınan hizmetin, ödenen primle karşılanamayacağı, bu hizmeti alabilmek için ek sigorta yaptırılması gerektiği anlatılmaktadır. Aslında her şey açıktır; diğer pazarlarda olduğu gibi, pazarlaşmış olan sağlık sektöründe de, aynı firmaya ait farklı isimlerle yığınla sigorta paketiyle karşılaşılmakta, her biri için farklı farklı primler talep edildiği görülmektedir. Bunu diş macunu ya da şampuan örneği ile daha rahat açıklaya biliriz; süpermarketlerin reyonlarında, yağlı saçlar için ayrı kuru saçlar için ayrı, kepekli saçlar içi ayrı, proteinle özel güçlendirilmiş formülleriyle dökülmeye karşı ayrı, çeşitlerini burada daha fazla sayamadığımız, aynı ‘marka’nın farklı olduğu iddia edilen ürünlerini ambalaj ve renk farklılığıyla görmekteyiz. Yani her kişisel özellik gözetilerek, paranın cepten çıkmasını sağlamak amacıyla kurgulanmış bir pazarlama ve satış tekniğidir.

Ekstra özellik arıyorsanız fazla ödemeniz gerekmektedir. Klinik deneylerle ispatlandığı iddia edilen, beyaz önlüklü sunucusuyla ekrana doğru tutulan diş macunu da benzer bir pazarlama kurgusuyla firmaların pazar paylarını arttırma stratejisinin en klişe örneklerinden birini teşkil etmektedir. Ürünün çeşitliliği oluşmuş pazarda, mevcut firmaların bir birlerine karşı giriştikleri pay kapma savaşında baş vurdukları aldatıcı yöntemlerin başında gelmektedir.

Göze ve beyne hitap ederek bilinç altına sızma tekniği, kapitalist pazarlamanın etkili silahlarından biridir. Alış veriş için markete girdiğinizde, rafların göz ve el ile uzanılıp ürünlerin el ile rahat alınacak bölümlerinde en pahalı olanları vardır, farklı isimler ve ambalajlar kullanılarak daha düşük kalite de satılan ürünler ise rafların göze en son temas eden yerlerine, yani alt kısımlara yerleştirilir. Migros reyonları buna güzel bir örnektir.M-Selection rafların üst gözlerinde, M-Budget ise en diplerinde yer alır.

Hasta =Müşteri

Sonuçta bu ‘tecrübeler’ sağlık ta da kullanılıyor, sağlık hizmetleri de raflara dizilmiş perakende satış ürünleri gibi pazara sunuluyor. ‘Hastalığınız tedavi edilirken, tek kişilik özel odada kalıp, özel hizmet mi talep edersiniz, yoksa hastane mutfağı sizin için özel menüler mi hazırlasın? Bir hastane hemşiresi sadece sizinle ilgilensin? Bunun için X sağlık paketini seçmeniz yeterli. Yani kendinizi hastayken bile kral hissedin, sağlığınızı ve yan hizmetleri paranızla satın alın vb..’ gibi reklam sözcükleri sağlık sigortalarının sayfalar dolusu broşürlerinde çarşaf çarşaf yer alıyor. Farklılaştırılmış o kadar çok paket ve ‘hizmet’ var ki sıradan bir vatandaşın nasıl bir hizmet alacağını yalın bir biçimde anlaması çokta kolay değil. Sigorta primini daha az mı ödemek istiyorsun? O zaman önce ev doktoruna gideceksin diyor şirketler. Eğer sürekli gittiğiniz doktor sigorta tarafından kabul görürse. Zaten bu tür durumlarda sigorta şirketlerinin anlaşmalı olduğu klinik ya da doktorlar, ilk baş vurulan yerler olmakta, buralarda verilen hizmet ise yine sigorta şirketlerinin çizdiği çerçeve dışına çıkmamaktadır. Tedaviler için gerekli olan ilaçlardan pahalı olanların yazılması engellenmekte, yazılsa bile geri ödemesinin yapılması ret edilmektedir. Yani hep karşılaştığımız tablo; ver parayı al hizmeti. Tasarruf adı altında sunulduğu savlanan ‘hizmetler’ o kadar ilerlemiştir ki telefonla bile doktor sorgusundan geçerek, hastaneye ya da fiili her hangi bir doktor kontrolüne ihtiyacınızın olup olmadığına karar verilerek, ilaç alımı sağlanabilmektedir.

Bu sağlık sisteminin kurucuları ve uygulayıcıları, yukarıda yazılanlara karşı itiraz seslerini çok yükseltiyorlar. Deniliyor ki, temel sağlık hizmetleri tüm sağlık sigortalarına aynıdır ve ayrımsız herkesi kapsamaktadır. Ancak görmek istemedikleri gerçek şudur; verildiği iddia edilen hizmetlerde budanma ve aşınma o kadar fazlalaşmıştır ki,sağlık hizmetlerini düzenleyen mevzuat çerçevesinde, şirketlerin kâr elde ettiği ya da edebileceği her türlü olanağın yine sigorta şirketlerince istismar edilmesine göz yumulması ve yasal düzenlemelerle kılıf uydurulması rutinleşmiştir. Hizmet seviyesi en alt kademede tutularak, ‘iyi ve kaliteli’ sağlık hizmeti ek sigorta çerçevesine alınıp parası olanın alabileceği bir tüketim malına dönüştürülmüştür.

Zaten, sigortaya kabulden önce, aşmak zorunda olduğunuz bir sorgulama süreci vardır ki, kendiniz ve sağlığınızla ilgili en ince ayrıntısına kadar, tüm bilgileri detaylarıyla vermek yükümlülüğü altındasınızdır. Gerisi ise sigorta firmalarının sizden ne kadar kâr edeceği hesabına bağlıdır. Kronik bir hastalığınız mevcutsa, ya da tedavisi zor, uzun ve pahalı olan bir hastalık ile karşı karşıya iseniz, işiniz çok daha zor demektir. İşin ucu mahkemelere kadar varabilmektedir. Bunların haricinde tedavi sürecinde ortaya çıkan masrafların yüzde onunun hasta tarafından karşılanması yasal bir zorunluluk haline getirilmiş, böylece kişi katkı payı ile, hasta olarak sebep olduğunuz ‘sorumsuz’ davranışın bedeli de ödettirilmiştir.

Sektörün genel işleyişine gelince; İsviçre’de yaşayan, çalışan yasal statülü herkesin sağlık sigortası yaptırması bir zorunluluk. Siz yaptırmazsanız resmi makamların sizi her hangi bir sigortaya gönderme yetkisi var. Bu şu anlama geliyor; 8 milyona yaklaşan İsviçre nüfusu, 70 civarındaki sigorta şirketlerince paylaşılmış durumda. Bu şirketlere en çok para kazandıran sigortalılar ise çocuklar, genç ve sağlıklı insanlar. Dolayısıyla bir çoğu yaşlı ve hasta sigortalılardan kurtulmak, ya da toplam sigortalılar içerisinde, kendi paylarına düşen sigortalı genç nüfus oranının arttırılması peşindedirler ki, hastalanma risk faktörünü azaltarak, daha çok kâr elde edebilsinler. Resmi verilere göre her yıl yaklaşık 1 milyon kişi sağlık sigortasını değiştirmektedir. Bunlara bir de yeni doğan bebekleri eklemek gerekecektir. Dolayısıyla rekabetin kızıştığı yer tam da burası olmaktadır. Bu değişim pastasından daha büyük dilim almak amacıyla atılan takla sayısı kırkı geçmektedir. Aracı kuruluşlar ve kişiler ise işin cabasıdır. Bu kuruluşlar ya da şahıslar, sigortaya götürdükleri her yeni kişi için, önemli oranda bir provizyon almaktadır ki, bu da ödenen primlerle karşılanmakta, sigortalının cebinden çıkmaktadır.

Oylamada evet diyelim!

Yukarıda kısaca çizilmeye çalışılan çerçeve İsviçre sağlık sigortalarının, halkla ve hastalarla kurduğu müşteri ilişkisinin ana hatlarını gösteriyor. Bu çerçeveye dahil edebileceğimiz başka bir çok etken ve fiili durum da kuşkusuz söz konusudur. Ve bunların tümü üzerinden de yıllara yayılan bir tartışma vardır, kimine göre ise sistemin reorganizasyonu kaçınılmazdır. İşte bu kapsamda 28 Eylül’de, 70 civarındaki sağlık sigortası kuruluşunun tasfiye edilerek, yerine tek bir sağlık sigortasının geçirilmesini öngören inisiyatif oylanacak. Benzer bir oylamanın 2007 yılında yapılarak %71’lik oy oranıyla ret edilmesinin ardından, inisiyatif kurucuları, oylamaya sunulan yasa değişikliği metnini, ücrete endeksli prim uygulaması formülünü çıkarıp başka küçük rötuşlarla, hazırladılar. Sigorta şirketleri başta olmak üzere, sektörün kaymağını yiyenler, hummalı bir çalışmayla, inisiyatif karşıtı bir propaganda yürütüyorlar. Sonucun nasıl olacağı konusunda kesin bir yargıya varmak pek mümkün görünmese de bu tartışmaların sonuçtan bağımsız olarak sürüp gideceği açık. Ancak eksiklikleri olmakla beraber, özel sağlık sigortalarının tasfiye edilip, kamuya bağlı tek bir sigorta kurulmasını talep eden inisiyatif, verili koşullar itibarı ile desteklenmeyi gerektiriyor. En azından sağlık hizmetlerinden herkesin eşit düzeyde faydalanmasını sağlayacak bir ilerlemenin önünü açıyor. İşin tasarruf kısmı ise yemeği sosu olmaktan öte bir şey değil. Dolayısıyla 28 Eylül’de bu inisiyatife, oy kullanabilecekler olarak evet demeliyiz.