Nesrin Ulu: Çağrımız sokağa

Capture

Fransız, İtalyan ve bir kaç Alman kantonunda örgütlü olan PdA (Partei der Arbeit), toplumsal hareketlerin güçlü olduğu dönemlerde kendisi de güçlü olan bir partiyken, dünyadaki diğer benzer partilerin yaşadığı sorunları yaşadı, Soveytler’in ve Doğu Bloku’nun çökmesinin ardından kapitalizmin alternatifsiz olduğu propagandası PdA içerisinde de etkili oldu. PdA içerisindeki liberal bir kanat ile radikal başka bir grup PdA’dan ayrıldı. Bundan sonra ise PdA, mücadele ateşinin sönmemesi için uğraştı ve uluslararası alanda da ezilen halklar ve emekçilerle önemli dayanışmalarda bulundu.

Seçimlere az kaldı. PdA bu konuda ne düşünüyor?

PdA aslolarak parlamento dışı mücadeleyi savunuyor ama, parlamentoyu da sesinin duyurulacağı, sistemin teşhir edileceği bir araç olarak görüyor. Seçimlere katılmayı da burjuvalara ve onların partilerine karşı parlamenter alanda mücadele etmenin aracı olarak değerlendiriyor.. Bu gün parlamentoda yer alan burjuva partilerin temsilcileri, halkın, çalışanların, sığınmacıların, ezilenlerin temsilcisi değil. Onlar, her biri dünya tekeli kapitalist işletmelerin yönetim kurulu üyeleri, kapitalist işletmelerin finans kurumlarının temsilcisi. Dolayısıyla da onların çıkarlarını koruyorlar. Uzunca bir dönemdir, Avrupa ‘solu’ olarak adlandırılan kesim, buna İsviçre’de dahil kendi için çekilmiş durumda. Dünya mesellerine gösterdikleri bir ilgi yok. Kendi ülkelerinin emperyalist kışkırtma ve müdahalelerindeki rolünü küçümseyerek, kamuoyuna zararsız müdahalelermiş gibi sunuyorlar. Ve bunların kamu oyunda suskunlukla karşılanmasının zeminini sağlamlaştırıyorlar. Tüm bunlara karşı parlamento kürsü olarak kullanılabilir.

Pozitif genel bir algı halini almıştır, ‘İsviçre demokrasisi’ diğer bir deyişle, direkt demokrasi. Gerçekten de algılandığı gibi midir sizce?

İsviçre Anayasası federatif sistemi garanti altına almıştır. Belediye, kanton ve federal sistem formel bir garanti altındadır. Dışarıdan bu, sol çevrelerin de dahil olduğu bir yelpaze tarafından çok iyi bir şeymiş gibi algılanıyor. Burada belirleyici olan formellik vurgusu. Çünkü federal parlamentonun 246 mensubu var ve bunlar, 2 binin üzerinde uluslararası tekeller de yönetici pozisyonundalar. Bunların yukarıda da vurguladığım gibi, halkın, emekçilerin çıkarlarını savunmayacağı belli. Kimin çıkarını savunacaklar peki? Tabiî ki uluslar arası tekellerin ve sermayenin. PdA İsviçre sermayesini uluslar arası sermayenin bir parçası olarak görüyor.Küçük yada direkt demokrasi ile yönetiliyor olmasının sınıf karşıtlıkları üzerine, halktan emekçilerden yana bir katkısı yok.

Halk oylamaları, inisiyatifler peki?

Son yıllarda tanık olduğumuz bir çok halk oylamalarında, hak kazanımları hedefleyen oylamalar genelde ret edilirken, gerici inisiyatiflerde hep kabul edildi. Haftalık çalışma süresinin kısaltılması, tatil hakkının arttırılması, annelik izninin uzatılması, zenginlerden daha fazla vergi talep eden inisiyatifler ve oylamalar hep ret edildi. Çünkü büyük bir sermayenin arkasında yer aldığı İsviçre, korku operasyonları ve algılarıyla yönetiliyor. İşçilerin, halkın bilinçleri manüpile ediliyor. İşçilerin çoğu kiralık çalıştırılıyor, devlet memurluğu statüsü kaldırılarak, sözleşmeli personel kategorisi yaratıldı. Hak gaspları ve toplum mühendisliği ile kitleler gelecek korkusuna mahkum edilmeye çalışılıyor. Zenginden daha çok vergi talep eden inisiyatif karşısında, karabulutlar altına terk edilmiş aile resmi, propaganda da İsviçre gerçeğini simgeliyor. PdA, toplum bilincinde yaratılmaya çalışılan bu manüpilasyona karşı kitleleri uyandırmak ve halkı aydınlatmak için uğraşıyor.

İsviçre zengin bir ülke. Nasıl dağılıyor bu zenginlik? Halk nasıl yararlanıyor bundan?

Gelirin %65’i nüfusun %2’sinin elinde. Teacher’dan bu yana neo liberal politikaların savunusu eşliğinde devletin küçültülmesi istenirken, emekçilerin halkın üretimden alacakları payın azaltılması hedefleniyordu.Soyal yardımın yok edilmesi, emeklilik sistemin ortadan kaldırılmaya çalışılması, hastalık sigortası primlerinin sürekli arttırılması ve sosyal devletin yıkılması halkın bu zenginlikten aldığı pay oluyor.

Halkın çalışanların tepkisi nasıl bu durum karşısında?

Şu an yakınma halindeler. 13 yıldır, taşeron firma üzerinden çalışıyorum güvencem yok, hasta olduğumda işe gitmezsem atılırım.vs. İnsanlar gündelik problemlerini sürekli dile getiriyorlar. Bu değişikliklerin farkında olmakla beraber, politik durum ile ilişkisini henüz kavrayabilmiş değiller. Çünkü genelde bu olaylar kişisel trajik olaylar olarak kabul görüyor.

İşçi örgütleri, ismi sol olan partiler nasıl tutum alıyor?

Avrupa ‘solu’ kapitalizmle uyumlu bir soldur. Bütün bu saldırı planlarının ve saldırıların altında onların da imzaları var. Bu sosyal demokrasinin tipik karakteri. Sokaktaki sesin durumuna göre ‘pozisyon’ belirliyorlar. Sokakta ses olmadığında, yıkıcı politikaları, yumuşak ve insancıl bir dille ifade etmeye çalışır. Acı reçeteleri sosyal demokratlar bize yavaş yavaş yuttururlar. Bu diğer sorunlarda da aynı. Örneğin göçmenler sorunu. Reçete ise iyi göçmen, kötü göçmen, pazarın, sermayenin ihtiyacına göre. Şuanda yaşanan göç ve sığınma dalgası, ikinci dünya savaşından sonraki en büyük dalga. Avrupa solu, sosyal demokrasi, sorunun kaynağı ile uğraşmayı kendine iş görmüyor. Uluslararası ticaret anlaşması (TISA) ile ülkeler talan ediliyor, her tarafı parsel parsel satılığa çıkarılıyor, buna karşı tepki verilmiyor örneğin.

Çoklu bir dile sahip bir ülke İsviçre. Bu çalışmalarınıza nasıl yansıyor?

Bu farklı dillerin konuşulduğu alanlarda, işçi sınıfının mücadele tarihi ve deneyimleri farklı. Fransızca ve İtalyanca konuşulan kantonlarda, bu gelişim bir süreçle olurken, Alman kantonlarında bu gelişme ve süreç gel git ve zik zaklarla olmuş. Biz PdA olarak şu gerçeğin farkındayız; işçi sınıfı şu anda en sağcı parti SVP’ye oy veriyor. Orta sınıflar, beyaz yakalılar yani daha çok SP ve Yeşiller’in seçmen kitlesini oluşturuyor. Refah ve garanti altına alınmış bir yaşama sahipken, hem kendi hem de sınıf kardeşleri için tepki vermeyen sokağa çıkmayan bir sınıf çerçevesinden, hakları yok edilmiş güvenceleri ortandan kaldırılmış bir döneme geçtik ve bu geçiş sessiz bir geçişti. Çünkü emekçiler için ortaya çıkan sonuç kişisel sonuçlar olarak ele alınıyordu.Örneğin işini kaybeden suçu kendinde arıyordu. Diller farklı olsa da her üç kantonda da çağrımız sokak oluyor.

Nesrin Ulu

1964 yılında Antep’te doğdu. İstanbul’da Hukuk Fakültesini bitirdi. Hukuk eğitimine Zürih Üniversitesi’nde devam etti ve şu anda stajyer avukat olarak çalışıyor. Türkiye’de farklı gazete ve dergilerde de çalışan Ulu’nun sosyal ve kültürel alanlarda da aktif bir hayatı olmuş. Siyasi nedenlerden dolayı İsviçre’ye kaçmak zorunda kalan Ulu, İsviçre Emek Partisi ( PdA)’nın Zürih’ten federal parlamento adayı