Mültecilik halleri üzerine- 3

7692424

Saadet Türkmen*

Geçen yazıda İsviçre`de yasal statü kazanabilmek için, tıbbi sorunların konu edildiği sosyal pratiklere ilişkin tartışmayı, Nermin ve ailesinin örneğinde başlatmıştım. Bu yazıda ise tartışma Mehmet`in hikayesi konu edilerek sürdürülecek. İsviçre`deki yasallaşma pratiği hayli karmaşık ve sorunlu olan Mehmet`in iltica aldıktan hayli zaman sonraki malulen emekli olma sürecine dair konulardan seçtiğim örnekleri tanıtacağım. İlk yazıda tanıttığım Nermin`in örneğinden farklı dinamikleri ve yapısal özellikleri olmasına rağmen; hem Mehmet`in hem de Nermin`in örneğinde, kendilerine yaşam alanı yaratmak isteyen insanların göçmenlik deneyimlerine ve dünyalarına ilişkin bir bakış sunmaya çalışacağım.

Mehmet`in malülen emekli olma / emekli edilme süreçlerindeki sosyal pratikler

Mehmet, tıbbi heyet kontrolleri esnasında, heyetle kendisi arasındaki anlaşmayı sağlamak üzere tercüman olarak görevlendirildiğim, hikayesinin bir kısmına tanık olduğum insanlardan biri. Ben kendisine kısaca kendimi tanıtıp, heyet kontrolleri sırasındaki işimi söyledikten sonra, o da bana uzun süredir sağlık sorunlarından dolayı çalışamadığını ve sosyal asistanının direktifiyle heyete gönderildiğini anlatmıştı.

Tıbbi heyetin açıklığa kavuşturması gereken üç temel konu olduğu düşünülebilir:
birincisi sağlık sorununun neden, nasıl olduğu,
ikincisi: bu sorunların çalışma hayatındaki sonuçlarının neler olduğu;
üçüncüsü ve en önemlisi ise: bu durumun finansal sonuçlarının ilgili kurumlarca nasıl değerlendirilmesi ve konumlandırılması gerektiğidir.

Burada aktarılan sosyal pratik, çalışamadığı için malülen emekli olma kriterlerine uygun olup olmadığının seçilmiş uzmanlarca tespiti ile ilgilidir. Buna ilaveten kurumlarca maddi ve sembolik bir tanınma pratiği idi. Kısaca özetlenecek olursa, burada açıklığa kavuşturulması gereken en önemli konu; Mehmet işsiz kaldığından bu yana, başlayan ve devam etmekte olan süreçte geçimini karşılaması için; nasıl bir yol izlenmesi gerektiği konusu ile bunları çözme yolları idi.

Mehmet, malülen emekliliği için, çalışma hayatına dair, on saati aşan heyet toplantılarına katıldığı sırada 40’lı yaşlardaydı. İsviçre`deki ucuz emeğin daha çok hizmet sektörüne yoğunlaştırıldığı 1990’larda, İsviçre`ye yerleşmiş insanlardan biriydi. Bana aslında on yıla yakın zaman aralığıyla İsviçre`ye iki kez geldiğini bildirdi; İlk geldiğinde henüz 19 yaşındaymış, ikinci gelişinde de 30`una yakın.

Askerliğini Türkiye’de yapmayarak, ailesinin ekonomik yükünü artırmak yerine, bir süredir İsviçre`de yaşayan yakınlarının da önerisiyle, ilk İsviçre’ye gelişinde iltica talebinde bulunmuş. Yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olduğundan, küçük yaşta çalışmaya başlamış ve sadece beş yıllık temel eğitimini ancak tamamladığından, burada konuşulan dili öğrenmekte ve sosyo-ekonomik yaşama uyum sağlamakta hayli zorlanmış. Öte yandan İsviçre makamlarınca askerlik yapmamış olmak ve Kürt olmak tek başına politik bir sorun kabul edilmediğinden (ek bilgi için Eylül 2016`da yayımlanan 2. Bölüme bakınız) talebi reddedilerek Türkiye`ye iadesine karar verilmiş.

Mehmet, Türkiye`ye dönünce önce askerliğini yapmış, daha sonra da aşık olduğu komşu kızıyla evlenerek, genç yaşta beş çocuk babası olmuş. Bu çocuklardan ikisi maddi külfeti olan hastalıkların tedavi edilmeyişi sebebiyle, erken yaşta ölmüşler. Bu durum eşi ile ilişkilerini de hayli kötü etkilemiş.

Mehmet, içinde yaşadığı sorunlara çözüm ararken, karşısına İsviçre`den tatil yapmak üzere gelmiş olan İsviçreli bir kadının çıkmasıyla, yeniden İsviçre`ye gelme planları yapmaya başlamış. Daha önce, kendisine fazla sahip çıkmadıkları için gücendiği akrabalarının yardımına ihtiyaç duymadan, bu yazıda Roswitha diye anonimleştirdiğim bir İsviçreli kadının aracılığıyla İsviçre`ye gelme düşüncesi; ona çok cazip gelmiş. İçinde yaşadığı yoksulluk ve sefaleti, en ince detaylarına kadar anlatarak; Roswitha`yı kendisiyle evlenmesi için ikna etmiş.

Evlilik gerçekleştirilmiş, Mehmet İsviçre`ye gelmiş. Bu dönem yükümlülüklerinden dolayı, dur durak bilmeden çalışmış, ne iş bulduysa yapmış. Ağır işlerde, saatlerce çalışmaya alışık olduğundan, bu durum onu ilk etapta çok rahatsız etmemiş. Genç olduğu için de güç ve enerjisini rahatlıkla kullanmış. Durmaksızın, bir tek gün hasta olup izin dahi dahi olmadan, aynı anda paralel üç ayrı işte çalışmış. Ancak, ne olduysa süresiz oturum almaya kısa bir süre kala, Roswitha ile ciddi sorunlar yaşamışlar ve birdenbire boşanmaya karar vermişler. Alelacele de boşanmışlar. Ancak İsviçre`deki oturum hakkını kaybetmemek için, daha boşanma işlemleri sürerken, yazıda Anna diye anonimleştirdiğim yeni birini bulmuş ve kısa bir süre sonra da onunla evlenmiş Mehmet.

Anna, daha ilk başından beri, Mehmet’in açıkça ortaya koyduğu mağduriyetini anlayışla karşılayıp yardımcı olmak istediyse de, günlük yaşamın ağırlığı ve hengamesi içinde sorunlardan hayli bunalmış. Dolayısıyla bu evlilikte de, çatlaklar belirmeye başlamış.

Hem ilk, hem de ikinci evliliği sırasında Mehmet, bir yandan Türkiye`deki ana-babasına yardım etmek, eski eşi ve çocuklarının geçiminden bir yandan da buradaki ailesinin geçiminden sorumlu olduğundan; kısacası üç evin sorumluluğu sırtında olduğundan hayli yorulmuş. Her ne kadar kendisi direkt olarak ifade etmediyse de, yaptığı işin ağırlığı ve elinde kalan paranın azlığının; çiftlerin özel yaşamlarına da damgasını vurmuş olma olasılığı, hayli yüksek.

İlaveten, Mehmet o sıralarda, reşit olmadan önce yanına aldırtmak istediği en büyük oğlunu, İsviçre`ye getirtmek için de; hazırlıklar yapmaktaymış. Bu hazırlıklarla uğraşırken, Mehmet önce baba gibi sevdiği yakın bir akrabasını, ardından da kalp sorunu yaşayan ve İsviçre`ye yanına almaya çalıştığı oğlunu kaybetmiş. Bu beklenmedik ölümler, onu derinden sarsmış. Mehmet, o dönem içinde yaşadığı ruh halini; kısaca „elimi neye atsam, elimde kalıyordu, çok çaresiz hissettim kendimi, işe yaramaz hissettim“ diye ifade etmişti.

Bu olayın ağırlığının sürdüğü sıralarda, kendisi de geçirdiği basit bir kazadan sonra, ölümden dönmüş. Banyodan çıkarken ayağı kayıp düşmüş, kendine gelip kalktığında korkunç bir baş ağrısı hissediyormuş. İki gün bu korkunç başağrısıyla yaşamış, daha sonra da kendini hastahaneye zor atmış. Hastahaneye adım attığında, ikinci eşi Anna’da oradaymış. Mehmet hastahaneye girer girmez, baygınlık geçirmiş.

Bu durum yoğun bakımdan çıkana kadar sürmüş. Hastanedeki ilk müdahaleden sonra, yaşadığı sorunun beyin kanamasından kaynaklandığı tespit edilmiş. Yeniden sağlığına kavuşması için, tıbbi müdahaleler yapılmış ve hayatı kurtarılmış. Daha sonrasında ise, rehabilitasyona alınmış ve bir süre bir rehabilitasyon merkezinde kalmış. Başındaki uğultular azalmayıp, kronikleşmiş ve yeniden çalışmasının önünde engel olmuş. Kısacası, bir yandan Türkiye`de yaşadığı sorunlar; bir yandan da buradaki zorluklardan dolayı, bir türlü çalışabilir duruma gelememiş.

Rehabilitasyondan çıkınca, bir süre değişik sigortalar (işsizlik ve kaza sigortası; daha sonra da sosyal servis) tarafından maddi olarak desteklenmiş olan Mehmet, daha sonraki dönemde yaşadığı sağlık sorununun iş gücünü engellemediği, yaşanan bu basit kazanın, onu bu kadar kötü etkilemesinin mümkün olamayacağı iddia edilerek; inandırıcı bulunmamakla itham edilmiş. Bunun yanısıra, kaza nedeniyle çalışamadığı iddiasında bulunan Mehmet’e, maddi destekte bulunan kaza sigortası şirketi, Mehmet’in bir kafeteryada kaçak olarak çalıştığına dair videolar sunarak; onu kurumu kandırmakla suçlamış. Bunun da ötesinde, verdikleri parayı geri talep etmek için, dava açmışlar. Tüm bu ek bilgiler, heyet kontrolleri sırasındaki görüşmeler sırasında dile getirildi. Böylece, heyetteki uzmanlar, Mehmet’in bir yandan yalan söyleyip söylemediğini, diğer yandan da çalışma gücünü tespit etmeye çalıştı. Mehmet ise bir yandan heyeti yalan söylemediğine inandırmaya, bir yandan da daha sonraki dönemde geçimine dair konuları netleştirme çabası içindeydi. Ben ise objektif olmaya ve taraf olmamaya özen göstermekteydim.

Mehmet, ara verdiğimiz zamanlar bana sürekli olarak; İsviçre`de en zor, en sorunlu işin „kağıt kürek işi“ olduğunu, tekrar tekrar ifade etti. Çok karmaşık bir sistematiği olan bu süreçleri anlamak; benzer sorunlarla uğraşmak durumundaki (sosyo-kültürel arka planından bağımsız olarak) bir çok insan gibi, onu da, hayli yoğun bir baskı altına almaktaydı. Ancak Mehmet yalnız değildi. Zira, görüşme sırasında kuruldaki görevliler de, tercüman olarak görevli olan ben de, sakin olmaya çalışmakla birlikte, duyulan hikayelerden ve çözümün zorluğunu fark etmemizden dolayı, pek rahat olamıyorduk.

Hastalık temelli tanınma pratikleri, hastalığa tıbbi boyutunun yanında; ekonomik, yasal ve sembolik boyutlar da kazandırmakta ve hastalık / sağlık durumlarını sosyo-kültürel olgular haline getirmektedir. Bu süreçler, Paul Rabinow tarafından „bio-sosyalite“ ve Adriana Petryna „biolojik vatandaşlık“ şeklinde formüle edilen kavramlarla açıklanmaktadır.
„Bio-sosyalite“ ve „biolojik vatandaşlık“ kendi iç dinamikleri, yapısı ve mantığı içinde yer aldığı zamansal ve lokal kontekstle bağlantılı olarak anlaşılabilir. Bu önemli bir noktadır; zira zaman zaman göçmen / mültecilerin yaşamlarındaki bir döneme ait olan hastalık ve sağlık sorunlarının, dönemsel / süreçsel olmaktan; sürekli olmaya geçebileceği potansiyelini içinde barındırır.
Kurumların göçmen / mülteciye yaklaşım, hastalık merkezli olduğunda, şu anda alışık olunandan daha farklı; toplumsal, ekonomik, yasal ve politik sonuçlarla bağlantılı, yeni bir insan konseptinin ortaya çıkma ihtimali yüksektir. Yani, tekil mülteci ve göçmenlerin özgülünde, bütün zamansal özelliklerinden yalıtılmış ve sürekli bir mağduriyet içinde olan „mağdur göçmen/ mağdur mülteci“ kitlelerini oluşturan, yeni bir insan tipinin ortaya çıktığı da görülebilir. Bu da göçmen / mülteci bireyler özgülünde ortaya çıkan, bu yeni mülteci tipinin, düzenlenmesine ve yönetilmesine ilişkin; sosyal, ekonomik ve politik uygulamaları beraberinde getirme potansiyaline sahiptir.

(Devamı gelecek sayıda)

*Sosyal Antropolog, Bern Üniversitesi`nde Araştırmacı