Mültecilik Halleri Hakkında

5

*Saadet Türkmen
**Sakine Türkmen

Mültecilik hakkında anlatmaya başlarken, İkinci Dünya Savaşı sırasında Fransa ve Amerika’da mülteci olmak zorunda bırakılan siyasal bilimci Hannah Arendt’in mülteciliğin kişisel boyutunu anlatan sözlerini hatırlatmak istiyoruz: „Evimizden olduk ve böylece günlük yaşama aşina olmayı yitirdik. Mesleğimizi kaybederken bu dünya üzerinde gerekliliğimize inancımızı da kaybettik. Dilimizi yitirdik ve böylece tepkilerimizin doğallığını, mimiklerimizin basitliğini ve duygularımızı ifade ederkenki zorlayıcı olmayan, kendiliğinden olan yanlarımızı da yitirdik. Akrabalarımızı Polonya’daki gettolarda bıraktık, en iyi arkadaşlarımız toplama kamplarında öldürüldü. Başka bir değişle özel yaşamımız yıkıldı, parçalarına ayrıldı“. Burada, Hannah Arendt hem bir birey, hem de toplama kamplarına kapatılarak tüm hakları ellerinden alınarak, yok edilmek istenen bir inancın mensubu olarak ve bilim insanı kimliğiyle, mülteci olmanın özel yaşamları yokedici etkisini; kısaca ama en çarpıcı haliyle dile getirmektedir.

Mültecilik konusunda hayli çalışmaları olan Arendt’in bu alana getirdiği en büyük katkılardan biri belki de mültecilikle birlikte kişinin (ya da grupların) vatandaşlık haklarından ve buna paralel olarak da en temel hakkı olan „insan haklarından“ mahrum bırakılması, böylece kişilerin yaşamsal tehlikelerle karşı karşıya kalmasına dikkat çekmesinde karşılığını bulmuştur. Mültecilikle birlikte vatandaşlık haklarının elden gitmesi ve politik hakların sıfırlanması; kişilerin üzerlerindeki strüktürel /yapısal baskının kişinin yaşam alanını daraltması, hatta yok etmesi, Arendt’in bu değerlendirmesinden yana geçen onca zamana rağmen; halen güncelliğinden hiç birşey yitirmeyen konular olarak süregelmektedir.

2. Dünya Savaşı sonrasında mülteci haklarını güvence altına almak için, 28 Temmuz 1951 Cenevre Mülteci Anlaşması’yla varılan kararlara uygun olarak, yeni bir ülkeye gelerek iltica talebinde bulunan mültecinin pratiği; bir yanıyla fiziksel varlığa karşı, politik varlığın değişimi olarak görülebilir. Yani; mülteci olma pratiği, türlü tehlikelere atılarak korunmaya çalışılan fiziksel varlığın; her an değişen politikaların nesnesi durumuna gelerek, sosyal ve politik varlıkla değiştirilmesi olarak yorumlanabilir. Bu durum, bir yandan geçmişi ve geldiği ülkedeki sosyo-kültürel, tarihsel, politik ve ekonomik arkaplanına ilişkin perspektifler sunmaktadır. Bir diğer yandan da, iltica talep ettigi andan itibaren, yeni ülkede bugünü ve geleceğini belirleyecek „mülteci olma deneyimi“ ile bunu hazırlayan koşulların bağlantılarını göstermektedir. Bu bağlantıların yaşamlarındaki uzun / kısa vadeli etkilerine daha sonra değineceğiz.

2010 yılında bugünkü adı Staatssekretariat für Migration (SEM) olan Bundesamt für Migration (BFM) tarafından İsviçre’deki 6. büyük diasporik grup olan türkiyelilerle ilgili yayımlanan „Diaspora Çalışmaları“nda Türkiye’den İsviçre’ye gelen göçmenlerin mülteci olma pratiği, sosyal ve tarihsel çerçevesinde ortaya konulmaktadır. Çalışmada 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle boyutlanan şiddet ortamının, 1990′larda uç noktalarına vardığı ve bunun sonucunda İsviçre’ye gelen insan sayısında artmalar olduğu; istatistik bilgilerle aktarılmaktadır. 1980′lere kadarki dönemde, yaklaşık 13’000 kişiyle sınırlı olan Türkiyelilerin sayısı askeri darbe sonrası artış göstermiş ve 1990′larda üst noktasına vararak 80’000′i geçmiştir. Aynı çalışmada Türkiye’den İsviçre’ye mülteci göçünün ilk döneminde gelenlerin büyük çoğunluğunun metropollerden geldiği; daha çok meslek mensubu, sol düşünce sahibi kişiler/gruplarla, sendikacı ve öğrencilerden oluştuğu; 1990 sonrası dönemlerde ise daha çok kırsal kökenli, etnik ve dinsel motifli politik çelişkiler çercevesinde şekillenen grup mensuplarının varlığına işaret edilmektedir.

Türkiye’den İsviçre’ye gelenlerin iltica taleplerinde bir dinsel ve etnik gruba dahil olmaktan kaynaklı yaşanan sorunlar önem taşımaktaysa da, mülteci olma hakkının tanınmasında, kişilerin yaşadıkları bireysel sorunlar belirleyici olmaktadır. 1990′lardan beri gelen insanların büyük bir bölümü, dinsel, etnik nedenlerle, ya da içinde bulundukları yerlerin sosyo-ekonomik ve politik üst yapısının bireysel yaşama etkisiyle, göçü gönüllü ya da zorunlu tercih ettiklerinden; buradaki iltica hakkı kazanmaları, sosyal, ekonomik ve kültürel pozisyon edinmeleri de buna uygun olmuştur. Yani, kişiler Türkiye’deki muhalif olma biçimlerinin sonuçlarına göre, burada oturum alabilmiş, buna göre de konumlanmış ve halen buna uygun vaziyette yasamlarını sürdürmektedirler. Öte yandan,1990′lı yıllardan sonra gelen mülteci sayısında artış olması ve bu kişilerden önemli bir kısmının , içinde yaşandıkları toplumsal sorunlardan etkilenmiş olmalarına rağmen; Türkiye’de bireysel, yasal sorunlarının( engellerinin) olmayışı, İsviçre’de politik arenada „yalancı /sahte göçmen“ söylemiyle ifadesini bulmuştur. Bu söylem, günümüzde „inanılırlık söylemi “ olarak devam etmektedir ve süregelen göçmen politikalarını da, önemli ölçüde etkilemektedirler. Bu da mülteciliğin insan haklarıyla buluştuğu zeminlerden biridir.

Mültecilik ve insan hakları arasındaki ilişki, hem gelinen ülkedeki insan hakları, hem de mültecinin geldiği ülkedeki pratikleri itibarıyla dikkate değerdir. Türkiye’den 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrasında İsviçre’ye gelen ve burada yeni bir yaşam kurmaya çalışan mültecilerin, gelmeden önce maruz kaldıkları insan hakları ihlalleri,sadece yasadışı örgüt olarak addedilerek şiddetin muhalifler üzerinde yasallaştırılmasıyla sınırlı kalmamıştır. Buna ilaveten; mahallerden kolluk güçlerince „iyi insan, yardımsever insan olma“ vasıflarıyla karakterize edilerek toplanan ve işkence edilen, hatta onlarca yılını cezaevinde geçiren insanların hikayeleri de bilinmektedir. Konuyla ilgili raporlar, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Vakfı gibi kurumlar aracılığıyla, Birleşmiş Milletlere kadar yansımıştır ve bunlar halen, İsviçre’deki mevcut iltica uygulamalarında da etkisini göstermektedirler.

Mülteci kabulü olan ülkelerde, mültecinin (vatandaşlık ve) politik haklarını kaybettiği ve bu yüzden özne durumundan nesne durumuna düşürüldüğüne değinmiştik. Bunun bir parçasını da çok daha basit, ama çok daha derin izler bırakan mültecinin (olağanüstü kompleks) günlük yaşam pratiği oluşturmaktadır. Bir çok mülteci, İsviçre’ye geldiğinde ilk müraacatını yaparak, iltica talep ettikten sonra sorgusu gerçekleşene kadar, büyük mülteci kamplarına yerleştirilmektedir. Buradaki prosedüre göre, müracaatını yapan kişinin özel eşyalarına (günlükler, telefon defterleri, kitaplar, telefon ve para vs) kamptaki görevliler tarafından el konulabilir. Artık özne olmaktan nesne olmaya geçmiş kişiye, ertesi günlerde , aşı yapılarak ilk sağlık müdahalesi ile karşılaşır. Daha sonrasında ise, kamptaki işlere katılması istenir. Bunlar ilk bakışta yapılması gerekli kişisel işler olarak kabul edilebilir ki , bunun haklılık zemini vardır. Ancak sistematik olmamakla birlikte zaman zaman yaşanan ve zaten değer kaybettiğinin bilincinde olduğundan kırılganlaşan kişiye etki edecek, ona kendisini obje olarak hissettirecek; bazı olumsuz olaylarda yaşanabilmektedir.

Hem iltica politikaları ve sonuçlarını; hem de ilticacının günlük yaşam pratikleri ve sonuçlarını; tanıdığımız, bildiğimiz, görüştüğümüz bir çok kişinin deneyim ve anlatımlarından biliyoruz. Bu deneyimlerden biri, anonimleştirdiğimiz bir kadın arkadaşımız tarafından şöyle aktarıldı: ‘‘2004 yılı Aralık ayıydı, yani bundan on üç / on dört yıl önce. Her hatırlayışımda çok incinirim. Ve bu durum bana biraz Türkiye’de zengin olduklarını söyleyip; yoksullara yiyecek dağıtımı yapanların, yoksul insanları nasıl aşağıladıklarını hatırlatmıştı. Zira bu benzeri bir durumdu.. Ve buradaki duruma istemeden de olsa ‘sebebiyet vermiş olmak’ benim icin yaralayıcıydı.(….) Kampın günlük temizliği, kampta kalanlara paylaşılıp yaptırılıyordu. Ben de bir hafta sonu; bana verilen tuvalet temizleme işini, o hafta sonunu orada olamayacağımdan, işi yapamayacağımı kamptaki sorumluya söylemiştim. Ve işi başka bir arkadaşa devretmek istediğimi kendisine iletmiştim. Sorumlunun cevabı ise; tamam yarın (cuma günü) iş dağıtımında başka birine verilir, oldu.. Sabah herkesle beraber aşağı indik ve beklemeye başladık. Kampta kalanların birçoğu dışarı çıkmıştı. Benimle birlikte, iş alamayan 10 kişilik bir grup, orada beklemekteydik. Bir baktım ki görevli, elinde küçük küçük olan kağıtları buruşturup, bu 10 arkadaşın ortasına gelerek havaya attı. Ve bu insanlar, can havliyle o kağıtları tutmaya çalıştılar. Kağıdını alıp açan şevkle okurken; isimleri çıkmayınca da kırılmış umutları, duyguları yüzlerine yansıyordu. Biri ‘ich ich’ diye bağırdığında, bütün gözler ona çevrilmişti. Durumu halen tam anlayamamıştım. Bir insan neden böyle bir ‘yarış’ın içine girerdi ki, neden yapardı böyle bir şeyi. Belki çok cüzi de olsa para kazanmak, birilerinin gözüne girip, ‘bak ben entegre olmak için başkalarından daha istekliyim‘ demek için de olabilirdi.. Akıllarından ne geçiyordu ki. Belki de yapacak başka işlerinin olmaması. Şaşkın ve de üzgündüm. Görevli „ich ich“ diyen kişiye yarınki temizlik işi senin deyince, gözlerim dolmuştu. Ne yapacağımı bilmez vaziyette yukarı çıktım. Ancak yüreğimde sebebini tam tarif edemediğim inanılmaz bir acı hissetmiştim. Kime ne diyeceğimi bilemiyordum. Dil de bilmiyordum ve bu yüzden bana sadece susmak kalmıştı. Bu ciddi bir çaresizlik anıydı“.

Burada ana hatlarıyla anlatılan mültecilik halleri, bu ve benzeri bir çok çelişkilerin ve tutarlılıkların; duygu ve düşüncenin; değer, önem ve önemsizliğin; hak ve haksızlığın; umut ve umutsuzluğun; kıskançlık, rekabet ve dayanışmanın, kısacası insana ait ne varsa bir çok konunun;içiçe olduğuna da işaret etmektedir. Bu ve benzeri durumların (tabii ki, olumlu güzel deneyimlerin de) başka insanlar tarafından yaşanmış olduğunu da biliyoruz.Bu yazımızla, başka insanlara da aktarabilecekleri deneyimleri, fikirleri, düşünceleri olanları; hatırlamaya ve bizlerle paylaşmaya davet ediyoruz.
Yazımız devam edecek.

*Saadet Türkmen MA; Sosyal Antropolog , Bern Üniversitesi`nde göç ve sağlık konulu bir araştırma yapıyor; saadet.tuerkmen@anthro.unibe.ch

**Sakine Türkmen, Kadın Hakları ve İnsan Hakları Aktivisti; sakineturkmen@hotmail.com