Mültecilik Halleri Hakkında (5)

2-1

Saadet  Türkmen*

Giriş
Şimdiye kadarki yazılarda Nermin, Mehmet ve Dilek`in özgülünde İsviçre`de yeni bir hayat kurmayı gönüllü ya da zorunlu seçen kişilerin (benzer) yaşam hikayelerinden (seçilmiş) kesitler aktarılmıştı. Bu örnekler aracılığıyla, bir yandan göç öncesi Türkiye`deki yaşam koşullarına ışık tutulmuştu. Bir diğer yandan da İsviçre`deki yasal statü kazanma ve kendine yer edinme pratikleri ana hatlarıyla tartışılmıştı. Kısaca hatırlanacak olursa: 1. Bulunduğu yerdeki kötü yaşam koşullarından kaçarak ailesiyle birlikte İsviçre`ye gelen ve burada yasal bir statü kazanabilmek için intihar girişiminde bulunan Nermin; 2. Yoksulluktan usanan ve kurtuluşu daha iyi pozisyonda olduğunu düşündüğü insanlarla evlilikler yapmakta gören Mehmet ve 3. Türkiye`de politik düşüncelerini yasal kanalla ifade edemediğinden cezai yaptırıma maruz kalan Dilek`in İsviçre`deki göçmenlik pratikleri (göçmen olma /edilme).

Yazının birincil amacı, hikayeleri anlatılan kişilerin özgülünde göçmenlik pratiğinin karmaşıklığına dikkat çekmektir. Bunun yanında göçmenlerin sahip olduğu bir takım özellikleri ve kaynaklarını yeni bir ülkede ise yarar hale getirmesinin, ne kadar karmaşık ve zor süreçleri içerdiğine dikkat çekmektir. Bunlara ilaveten, sosyal bilimlerce kullanılan bir takım kavramların bu süreçleri, ne düzeyde açıklayabildiği konusunda tartışarak, yeni açılımların mümkünatı üzerinde düşünmekti.

Burada anlatılan göçmenlik (özellikle de mültecilik) pratiklerini Fransız sosyal bilimci Pierre Bourdieu`nün „sosyal pratik“ kavramına dayandırarak açıklamak kısmen mümkün. Bu çerçeveyle göçmenlik pratiklerinin, bir ölçüde göçmenin geldiği ülkedeki arkaplanıyla sıkı sıkıya bağlı olduğu tezi ileri sürülebilir. Bourdieu tarafından „habitus“ ve „sermaye“ olarak kavramlaştırılan bu öğeler, sosyal pratiklerin temelini oluşturur. Habitus; algılama, düşünüş, davranış kodları / şeması olarak açıklanmaktadır. Sermaye ise sosyal, ekonomik, kültürel kaynaklardır.

İsviçre`deki „göçmenlik sahası“ diye adlandırabileceğimiz hayli hiyerarşik bir yapısı olan alandaki bir takım normlar / normdışılıklar, göçmenlik pratikleri için hayli belirleyici olmaktadır. Bunlar da tartışılması gereken bir diğer konulardır. Ancak göçmenlik pratiklerini oluşturan, göçmenlerin kod ve kaynaklarının göçmenlik alanındaki yapılarla(=strüktürlerle) karşılıklı ilişkisidir. Bu da üçüncü konudur ki, bu sayıdan itibaren, hepsi birlikte detaylarıyla analiz edilmekte ve yorumlanmaya çalışılmaktadır.

Tartışılan anahtar terimler: Mültecilik, biopolitik, göçmenlik sahası, göçmen pratikleri

Göçmenlikle İlgili Sosyal Pratikler
Sosyal pratik nedir? Bourdieu`ye göre „sosyal pratikler“ toplumsal bireylerin değişik kapitalleri ve habituslarıyla (yani sahip oldukları algılama, düşünme ve hareket etme kodlarıyla) belirli bir sahada gerçekleştirdikleri karşılaşmalar; buna bağlı gelişen karşılıklı etkileşimler ve edimlerdir. Bu temelde göçmenlik pratiğine bakacak olursak: göçmenlerin arkaplanına ait olan kodlar (habitus) ve kaynaklarla (sermaye), içinde sosyalize olduğu toplumdaki günlük yaşamında olan, ya da burada tanıştığı; alışılmış (rutin hale gelmiş) süreçlerden bir takım özel zamanlardaki ritüellere( =törenlere) kadar uzanan, geniş bir yelpazeyi kapsamaktadır. Kodlar ve kaynaklar günlük yaşama ait somut temel ihtiyaçların karşılanmasından; soyut düzlemde felsefi ve politik formlara, dünya görüşü ve insan algılayışına kadar çok ve boyutlu konular içermektedir. “Göçmenlik sahası“ diye adlandırdığımız alan ise, mültecilerle ilgili yasal düzenlemeleri; oturum ve işle ilgili yasaları, sosyal yardım kurumlarını ve bunların çalışma biçimlerini kapsamaktadır. Buradaki ilk göçmenlik (olma/ göçmen edilme) pratikleri ise, bu alandaki kurumlar ve kişilerle karşılaşmalar sırasındaki deneyimlere dayanmaktadır.

Aktarılan üç örnekte birbirinden hayli farklı olmasına rağmen, bunları karakterize eden ortaklıklar da söz konusudur. Her üç kişinin motivasyonunu, temel olarak, kendine İsviçre`de yeni bir yaşam kurma, ya da yaşam alanı açmak projesi olarak değerlendirebiliriz. Ancak, bu durum sadece kişinin isteğine ve planlarına bağlı olarak belirlenemez. Kişiler bu projelerini, bu isteklerini ancak İsviçre`deki yasal ve toplumsal normlarla örtüştüğü ölçüde gerçekleştirebilmektedirler.

Somut olarak: İsviçre`deki „göçmenlik/ mültecilik sahası“ diye adlandırılabilecek ve üzerinde değişik aktörlerin pozisyonunun gözlemlenebileceği bu alanda, göçmenler yalnız değil, sürekli bir iletişim ve etkileşim halindedir. Yani göçmenler, göçmenlik pratiklerini değişik düzey ve yoğunlukta oldukları ilişkiler ve etkinliklerle birlikte/ ve ilişkiler ve etkinlikler içinde gerçekleştirebilmektedirler. Buradaki bir diğer faktör de; göçmenlik sahasındaki sosyal, politik ve hukuki normlar ve kararlarla ilgili olandır. Öyle ki, burada hangi sayıda yabancının, hangi koşullarda ve nasıl konumlandırılabileceği, aşağı yukarı bellidir. Ancak „göçmenlik alanı“ na belirli kaynaklar ve kodlarıyla (yani sermaye ve habitus) giren ve burada değişik etkinliklerde bulunan kişinin, alanla ilişkilerinin form, yoğunluk ve boyutları bu pratikleri belirleyen esas faktörlerdir.

Mültecilik Talebinin İnandırıcılığı

İsviçre Mülteci Yardımı adlı kurumun internet sayfasında İsviçre`nin 1955 yılında Birleşmiş Milletler Mülteci Sözleşmesi `ne dahil oldugu anlatılmaktadır. İsviçre`deki ilk iltica yasası 1979`da kabul edilmiş, 1981`de yürürlüğe konulmuş ve o günden bu yana çok defa revizyona uğramıştır. Bu zamandan itibaren birbirinden hayli farklı „mültecilik pratiklerine‘‘ tanık olunmaktadır. Örneğin ilk zamanlar iltica talepleri daha çok gruplar halinde yapılmaktaydı. Yani, grup olarak mülteciliğin tanınması pratiği yaygındı. Ancak bu durum, özellikle de 1980li yıllardan beri süregelen ve günümüzde de devam etmekte olan pratikte; grup üyelerinin değil, kişisel iltica talebinin kabulüne / reddine evrilmiştir.

İltica talebinde bulunan kişilerin müracatlarının; iltica dairesi tarafından değerlendirilmesi yasal çerçeveyle belirlenmiştir. İltica Dairesi`nce 1 Ekim 2016 tarihli durum internet sayfasında yayımlanan yasanın birinci maddesine göre:

„İltica dairesinin vazifesi, iltica talebinde bulunan kişinin, ilticacı olma kriterlere uygun olup olmadığının saptamak ve İsviçre`deki yasal durumunu“ açıklığa kavuşturmaktır. Yine, aynı yasada, ilgili kurumu (İltica Dairesini) iltica talebinde bulunan kişilerden, mültecilik kriterlerine uygunluklarını ispatlamalarını ya da en azından mültecilik kriterlere uygun olduğuna inandırmalarını talep etmektedir. Böylece kimlerin mülteci olabileceği, aynı yasanın 3. Maddesi`nde (ASYL 3) mülteciliğin tanımının yapılması suretiyle belirlenmiştir. Buna göre:

„ Mülteciler memleketlerinde/ (ya da) en son yaşadıkları ülkelerde ırk, din, milliyet, bir sosyal gruba aidiyet ya da politik düşüncelerinden dolayı dezavantajlı durumda olan; veya bu sebeplerden dolayı dezavantaları olacağı korkusu/endişesi taşıyan kişilerdir. Başka bir deyişle, mülteci belirli bir ırk, din, milliyet, sosyal gruba ait olmak ve (varolan iktidarla uyuşmayan – muhalif) politik görüşünden dolayı somut ya da potansiyel olarak dezavantajları olan kişilerdir“ (CH-ASYL 3).

İlk bakışta hayli basit görünen bu yasa, uygulamada bir dizi komplikasyonları(=karmaşıklığı) içermektedir. Özellikle de, mültecilik durumunun ispatı hayli zordur. Aynı şekilde, kişinin mültecilik vasıfları olduğuna dair ilgili kurumu inandırması mültecilik pratiğinin süreçlerine, hayli karmaşık bir boyut kazandırmaktadır. Önceki yazılarda Nermin ve Mehmet olarak anonimleştirilen iki kişinin örneği, bu karmaşık duruma ilişkin, birtakım çarpıcı perspektifler sunmaktadır. Bu insanların kontekstleri, birbirinden hayli farklı olmasına rağmen, ortak özellikleri; göçe sebebiyet veren kişisel yasal sorunları olduğunu ispatlayan belgelerinin olmayışıdır. Ayni şekilde her ikisi de Türkiye`de mensuplarının bir kısmı hayli dezavantajlı bir etnik grup ve mezhebe aittirler, yani Kürt ve Alevi olmalarıdır.

Durum böyleyken, tek başına Kürt ve Alevi olmaları (yada olmamaları) İsviçre yasalarına göre, iltica taleplerinin kabulü (ya da reddi) için yeterli değildir. Zira etnik/ dinsel aidiyetleri; yaşadıkları yerlerdeki yapısal boşluklar ve ekonomik zorluklardan kaynaklı sorunların arkasındadır. Kısacası yasal düzlemde etnik ve dinsel farklılıklarından dolayı, sorun yaşamadıkları için, müracatları İsviçre Mülteci Yasası`na göre belirlenen mültecilik kriterlerine tam uymamaktadır. Nermin ve Mehmet ise burada kalabilmek için, hayati tehlikeleri de içeren yolları denemişlerdir ve bu kriterleri kendilerine uydurur hale getirmenin mücadelesini vermişlerdir. Sonunda bu anlamda bir takım kazanımları da olmuştur.
Aslında, (sosyal ve ekonomik anlamda) daha dezavantajlı bölgelerde yaşamış olmaları, bu yüzden yoksulluktan daha fazla nasiplerini almaları ve koşullar yaşanılmaz hale gelince de doğdukları yeri terk etmek zorunda kaldıklarındaki politik yan üzerine düşünülebilir. Ancak yaşamdaki boyutlar ve çelişkiler göz önüne alındığında, durumun çok daha karmaşık olduğu da aşikardır. Öte yandan, bu durumun İsviçre`deki mültecilik pratiğindeki karşılığı, „ekonomik göçmenlik“ tir. Bu da hiç istenmeyen, hatta sağcı muhafazakar kesimlerin yabancı karşıtı politikaların temelini oluşturan ve ırkçı denilebilecek referandumlara sebep olan bir konudur.

Ancak ekonomik ve politik mültecilik arasındaki sınırlar düşünüldüğü kadar belirgin değildir. Öyleki görünüşte ekonomik sebeplerle yapılan bir iltica talebinin politik iltica talebi olduğu tespit edilebilir. Aynı şekilde etnik ve dinsel motiflerle örülü politik bir iltica talebi de ekonomik temeli olabilir. Bu durum anlatılan kişilerin örneğinde de görülebilir. Nermin ve Mehmet adı verilerek anonimleştirilen kişilerin iltica talepleri ilk önce, İsviçre İltica Dairesi`nin normlarına birebir uymadığından reddedilmiştir.

Bundan sonraki süreçte, iltica talebinin yasaya uygun olup olmadığı tartışmasından, iltica talebini yapan kişinin geldiği ülkeye geri gönderilme koşullarının uygunluğu tartışmasına geçildiği görülmektedir. Işte tam da bu süreçte, diğer bir çok benzer örnekte görüldüğü gibi, iltica davalarına, değişik kurum ve aktörlerin –özellikle de doktorlar ve avukatlar- dahil edildiği izlenebilir.

Başka bir deyişle, iltica talebinin ilk değerlendirildiği sürelerde, mülteciliğe sebep olan yasal kovuşturma; aranma; gözaltı, işkence ve hapis cezası gibi bir takım cezai yaptırımların belgelenmesi şart koşulmaktayken, bundan sonraki süreçte geri gönderilmeye ilişkin engeller olup olmadığı, geri gönderilmenin sonuçlarının neler olabileceği konuları gündemleştirilmekte, bunlara ilişkin sorulara yanıtlar aranmaktadır.

Kişinin temel insani haklarından biri olan mültecilik hakkı; yalan / doğru; kriterlere uygun/ uygun değil; iltica talebi haklı/ haksız ikilemleriyle farklı bir politik bir boyut kazanmakta; inandırıcılık pratikleri ile de ilgili kişinin varlığı da farklı bir anlayışa kaydırılmaktadır. Kısacası; mültecilik bazında, insan ile ilgili anlayış da farklılaşmakta; buna bağlı olarak mültecilik (ve insan) haklarına yeni boyutlar, formlar ve anlamlar kazandırılmaktadır.

(Devamı gelecek sayıda)

*Sosyal Antropolog , Bern Üniversitesi `nde Araştırmacı