Mültecilik Halleri Hakkında (4)

2-1

Dilek daha önceki iki yazıda yaşam hikayelerinin ve mülteci olma süreçlerinin bir bölümü konu edilen; Mehmet ve Nermin adını vererek anonimleştirilen kişilerden daha farklı bir profile sahip. Başka bir deyişle, Dilek özgülünde Türkiye`de yasal faaliyeti engellenen bir parti üyesi olduğu iddiasıyla, çok defa gözaltına alınıp, – yasadışı bir örgüt üyeliği atfıyla yasallaştırılmış- strüktürel ve legitime edilmiş- şiddete maruz bırakılan bir insanın; İsviçre`de kendisini var etme, kendisine yaşam alanı yaratma pratikleri ve göçmenlik deneyimleri anlatılmaktadır. Anahtar Kelimeler: işkence, travma, inandırıcılık, güven/ güvensizlik, kimlik, sosyal saha.

Dilek`le Karşılaşma

Dilek`le uzun yıllar önce Türkiye`deki şiddet olaylarının protesto edildiği bir gösteride tanışmıştım. Konuşması, davranışları, ve görünüşüyle Türkiye`de yaşama imkanı kalmadığı için geldiğini, o günkü moda tabirle „gerçek politik mülteci“ olduğunu hemen anlamıştım. Daha sonraki karşılaşmamızda bilimsel bir çalışmam için kendisiyle mülakat yapmak için sorduğumda cevabı hemen evet oldu. Dilek`le sözü geçen ilk röportajı yaptıktan bu yana hayli uzun bir zaman geçti, ancak bu zaman zarfında Dilek`i çok defalar, farklı yer, zaman ve konteksler içinde görme imkanım oldu. Burada aktarılanlar kısmen röportajdan, kısmen de daha sonraki görüşmelerden derlenen bilgilerdir.

İnsan devrimci düşüncelerle tanışınca potansiyel ilticacı oluyor?

Dilek 1963`te Türkiye`nin büyük illerinden birinde, Türk bir ailenin beş çocuğundan biri olarak dünyaya gelir. Doğumundan kısa bir süre sonra hem annesini hem babasını kaybettiğinden, babasının ailesi tarafından büyütülür. Dilek ilk ve ortaokulu burada tamamladıktan sonra, başka bir şehirde bir sınav kazanarak girdiği okulda eğitimine devam eder. Buradan sağlıkçı olarak mezun olur ve eğitimine aynı dalda eğitim veren bir yüksekokulda devam ederek mezun olur.

Yüksekokuldaki öğrenciliği sırasında „romantik devrimci düşüncelerle“ tanışır. Dilek bu döneme ait ruh halini kendi sözleriyle şöyle ifade etmekte: „İnsanın devrimci düşüncelerle tanışması, „potansiyel mahkum“ veya „potansiyel ilticacI“ olmasına yol açabilir. Bu bizim ülkemiz gibi, demokratik zeminin çok kaygan ve kırılgan olduğu ülkelerde çok kolay olur hatta.“

Okulu bitirdikten sonra, çalışmaya başlar. Artık „devrimcilerle“ daha fazla birlikte zaman geçirmeye ve onlarla birlikte hareket etmeye başlamıştır. Bu sırada birçok defalar gözaltına alınır. Her defasında en az bir hafta-on gün arasında süreyi kapsayan işkenceli gözaltılar yaşar. Ailesi olayı fark ettiğinde Dilek`i evlendirmek ve „devrimci çevrelerden“ uzaklaştırmak ister. Ancak Dilek bu sorunu çözmek için, benzer düşüncelere sahip sevdiği kişiyle evlenir. Aradan bir yıl sonra ilk çocuğunu dünyaya getirir. Çocuğu daha bebekken Dilek yeniden göz altına alınır ve üç hafta şiddetli fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldıktan sonra, tutuklanarak cezaevine gönderilir. Çocuğunu uzunca bir zaman göremez. Cezaevinde olduğu sürede „devrimcilerle“ beraber hareket etmeye devam ederek, cezaevindeki direniş hareketlerine katıldığından dolayı, değişik zamanlarda sürgün olarak başka cezaevlerine gönderilir.

Kendi sözleriyle: „ (…) cezaevindeki koşullar insanlık dışıydı, sürekli sayım için kaldırılıyor ve hakarete maruz bırakılıyorduk. Cezaevi idaresi tarafından politik mahkumlara her gün yeni bir şiddet biçimi yaşatılmaktaydı. Nihayetinde ayaklarımıza terliklerimizi dahi giymeksizin, bizi başka bir cezaevine sürdüler.“ Anadolu`nun dört ayrı şehrindeki cezaevlerinde yaşamının toplam sekiz yılını geçirir. Buralarda kimi zaman kötü koşullardan dolayı ciddi sağlık sorunları yaşar. Cezaevine girdikten sonra çocuğu ile bütün bağları kopmuştur, eşinden ayrılmıştır. Ailesiyle ise, fazla olmamakla birlikte, zaman zaman ziyaretine geldiklerinden ilişkilerini sürdürür. Arkadaşlarıyla ilişkisi ise hayli güçlenir, özellikle de yaşadığı baskılar ve şiddet, onu kendisi gibi deneyimleri olan insanlarla daha da yakınlaştırmıştır.

1996 yılında F-Tipi cezaevine geçilmesini engellemek için, politik tutuklular tarafından başlatılan cezaevi direnişine; önce 30 günlük açlık grevi ile destek sunar. Dilek açlık grevi sırasında su ve meyve suyu gibi içecekleri içebilmektedir. Ancak ölüm orucu başladıktan itibaren sadece su ve sigara alabilmektedirler. Açlık grevi direnişi her hangi bir kazanımla sonuçlanmadığından, 30 günlük açlık grevi sonrasında, ölüm orucuna destek sunmaya karar verir. Türkiye Tabipler Birliği’nin verdiği bilgilere göre o yıl, Türkiye çapında toplam 2174 mahkûm açlık grevine başlamıştır ve bunlardan 355 tanesi, ki Dilek de bunlardan biri, açlık grevini ölüm orucuyla sürdürmüştür. Dilek böylece 39 günlük ölüm orucu ile birlikte toplam 69 gün açlık grevi yapmış olur.

Artık ölüme hazırlandığından uzun süredir görmediği çocuğuyla vedalaşma imkanı yaratır. Bu hadiseden kısa bir süre sonra, mahkumlar taleplerini cezaevi idaresine kabul ettirebildiklerinden greve son verilir. Dilek ölmemiştir, ancak 55 kilodan 27 kiloya düşmüştür ve sağlık durumu hayli kötüdür. Ölüm orucuna son verildikten sonra Dilek de hastaneye kaldırılır ve burada kısa bir süre tedavi edilir. Ancak hastanedeki sağlık çalışanları (doktor, hemşire ve diğerleri) kendilerine tedavi ihtiyacı olan insanlar gibi değil de; tehlikeli bir terörist gibi davranmaktadırlar: Dilek ve arkadaşları: „Bize arkadaşlarımız daha iyi bakar, bizi cezaevine yollayın“ talebinde bulunduklarından arkadaşlarıyla beraber cezaevine geri yollanılır. Dilek etrafındaki birçok insan tarafından; gerek cezaevi öncesi gerekse cezaevinde kaldığı süredeki Dilek, dayanışmacı, yardımsever, insanlık sevgisi ile dolu ve de fedakar yanlarıyla tanınır. Bu özellikler Dilek`in kimlik ve kişiliğini belirleyen, toplum içindeki yerini ortaya koyan özelliklerdir. Dilek kendisini „düşünceleri için sahip olduğu birçok şeyden vazgeçmeye hazır, yaşama ve kendine saygı duyan biri“ olarak ifade etmektedir. Cezaevinden sonra yurtdışına çıktıktan sonra da düşünce ve değerlerine uygun davranmaya çaba sarfettiğinden, düşüncesine yakın bir çok insan için „örnek gösterilen aydın bir insandır“. Ancak yeni yaşamında bu kimlik başka deneylerine bağlı olarak değişmeye, farklılaşmaya ve zaman zaman da çelişkiler göstermeye başlayacaktır.

Yeni bir yer, yeni bir yaşam

Bir yıl sonra tahliye olan Dilek, artık kendisi için Türkiye`de yaşam imkanı kalmadığını düşündüğünden, uzun zamandır İsviçre`de politik mülteci olarak yaşayan bir yakınının yaşadığı İsviçre`ye gelmeye karar verir.

Geçmişinden ve yurtdışı yasağından dolayı İsviçre`ye yasal yollarla gelmesi mümkün değildir. Bu yüzden arkadaşları tarafından, ‘olağandışı’ bir yolculuk organize edilir. Aradan kısa bir zaman sonra İsviçre`ye gelir. Gelir gelmez iltica talebinde bulunur. Sağlık sorunlarından dolayı raporlu olduğundan, hiç kampta kalmaz, direk tanıdıklarının yanına geçer ve onlarda kalır. Buraya geldiği andan itibaren doğduğu yeri ve geride bıraktıklarını çok özlemesine rağmen, burada bir yaşam kurmak için çaba vermeye hazırdır. Yaşadıklarını belgeleyebildiği icin, buradaki resmi mercilerle sorun yaşamaz. Kısa bir süre zarfında da iltica talebi kabul edilir. İsviçre`de iltica talebinin kabul edilmesinde yaşadıkları, yani travmalar, belirleyici olduğundan artık travmatize olmuş bir insan kimliği de kazanır. Yaşamı da bu temelde şekillenir. Travma benzer süreci yaşamış birçok kişinin yaşamındaki en temel konudur. Başka bir deyişle „saygın, örnek bir aydın insan kimliğinin“İsviçre`deki karşılığı „travmatize olmuş insana“ dönüşmüş böylece farklı bir boyut kazanmıştır.

Daha sonraki dönemde, başka arkadaşları da İsviçre`ye ve diğer Avrupa ülkelerine gelen Dilek geniş bir sosyal ilişki ağı oluşturur. İsviçre`de ilk yaptığı şey tıbbı ve sosyal yardım alarak, Türkiye`de maruz kaldığı şiddetten kaynaklı travmanın buradaki yaşamına etkisini azaltmayı denemek olur. Dilek işkence tedavi merkezinde, işkenceye maruz kalmış kişilere tıbbi ve sosyal konularda yardım etmek üzere uzmanlaştırılmış kişilerce, hayli uzun zaman tedavi edilir. Ve tedavisi iyi sonuç verir. İkinci adımda çocuğunu buraya getirtmek için girişimlerde bulunur. Artık genç bir insan olan çocuğu yasal yollarla İsviçre`ye getirtilir ve birlikte bir yaşam kurmayı denerler.

Ancak çocuk her fırsatta annesinin onu bebekken bırakıp gitmesinden dolayı kırgınlığını öfke ile dile getirir. Dilek ise bu sorunu, çocuğun bir babaya ihtiyacı var diye açıklar ve kısa bir süre önce tanıştığı ve aşık olduğunu düşündüğü biriyle evlenmek suretiyle çözmeye çalışır. Ancak bu karmaşık olan durumu daha da karmaşıklaştırır. Sorunlar hayli uzun zamana yayılır ve sonrasında kendi insiyatifi, kurumların yanında tanıdık ve arkadaşların da destekleriyle çözülür.

Dilek bu sırada Almanca öğrenmeye başlamıştır, daha sonra da kısa süreli bir meslek yapar. Sonrasında da çalışmaya baslar. Daha sonra ikinci çocuğu doğar. Bu çocuğun doğumu, birinci çocukta yaşayamadığı bir sürü duyguyu yaşayacağı için onu çok sevindirmiştir. İkinci çocuğun doğumundan sonra da işini sürdürür. Lakin yeni eşi çalışmadığından, kendini işe yaramaz hissetmektedir. Bu yüzden evde sürekli sorun çıkarır. Evlilikte belirleyici olan Dilek`tir; Dilek`in Türkiye`den misafirleri gelebilmektedir, Dilek`in cezaevi sürecini paylaştığı arkadaşları vardır, Dilek`in burada yeni tanıştığı insanlar vardır, Dilek öğrenmeye ve anlamaya açıktır, kendini geliştirmek istemektedir, Dilek yeni yaşama adapte olurken, eşine kıyasla daha az kültürel farklar yaşadığından, buradaki kurumlarda görev yapan kişilerle de daha iyi geçinebilmektedir. Dilek kabul görmekte ve sevilmektedir. Oysa eşi için aynı durum söz konusu değildir. Dolayısıyla Dilek eşini gölgelemektedir. Bu durum her ne kadar, Dilek`in de ifade ettiği gibi „ilerici olduğunu iddia etse de, bir erkek tarafından kabulü zor durumlardır”. Böylesi bir sosyal arka planda Dilek`in de dediği gibi „böylece mutlu evlilik, büyük aşk masalı aslında çoktan sona ermiştir“. Ancak yine de hiç kimse hemen boşanmaya yanaşmamaktadır.

Sağlık sorunları ve sonuçları

Bu sırada Dilek birdenbire ortaya çıkan, burada kimliğini korumak için detaylı anlatılmayacak olan, ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşmaya başlar. İşkence tedavi merkezindeki sürekli terapisine ek olarak, yeni hastalıkların tedavisi için de araştırmak, çözümler bulmak zorundadır. Başka bir şehirde olan tedavi merkezindeki tedavisine, oradaki görevlilerin önerisiyle son verir. Sonrasında sosyal asistanı ve tedavi merkezinde kendisinden sorumlu olan uzmanlarca, yaşadığı şehirdeki benzer uzmanlığı olan doktorlara yönlendirilir ve tedavisini devam eder. Bu zor zaman zarfında Dilek`in defalarca kısa ve uzun süreli hastanede kalma deneyimleri olur. Hastanede kaldığı sürece eşinden ve arkadaşlarından büyük destek görür. Hastalıklar tamamen geçmez, ama hastalıklarla yaşamayı öğrendiğinden dolayı, yaşamını sürdürebilmektedir. Sorumlulukları, üzerindeki yükler hayli fazladır. Onun odak noktası çocuklarıdır. Çocuklarıyla ilgilenerek, onların daha iyi yaşayabilmeleri icin hayli çabalar.

Sağlık sorunu Dilek`in çalışmasını hayli sekteye uğratır ve çalışamaz hale getirir. Bu durum çocuğunun okula başlamasıyla birlikte başka bir boyut kazanır. Buradaki okul sistemini tanımayışı, iletişimdeki zorluklar sorunları daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir. Bugün geriye baktığında, Dilek bu durumu okulla ev arasındaki sosyokültürel fark ve bilgi eksikliğiyle açıklamaya ve kendini ona göre pozisyonlandırmaya çalışmakta: „okuldaki ve evdeki çocuk anlayışının farklı olması bu sorunların en büyük sebebiydi aslında. (…..) Ama iletişim oldukça sorunlar çözülüyor burada“.

İsviçre`ye geldiği andan beri, iş hayatındaki yoğunluğuna uygun olarak, tıbbi, sosyal ve ekonomik destek alan Dilek icin, kendisiyle ilgilenen yardım kurumlarınca malulen emeklilik icin müracat etmesi önerilir. Dilek bu müracatı yapar ve emekli edilir. Geçirdiği bir ameliyattan sonra, ilticasını çekerek, Türkiye`ye gitmeye başlar. Türkiye`den döndükten sonra da, artık eşinden ayrılmaya karar vermiştir. Ancak eşi ayrılmak istemediğinden hayli sorun çıkarır, ve böylece Dilek`in yaşamı bu konudan kaynaklı ek sorunlarla ağırlaşır. Sonunda eşini boşanmaya ikna eder. Çift ayrılır. Dilek ayrılmasına ilişkin durumu söyle özetlemekte; „ Bu kişi iyi olmakla birlikte sosyal ve kültürel olarak benimle aynı düzeyde olmadığından, hayli ciddi sorunlar yaşamaya başlamıştık. Aslında ilişki daha baştan sorunlu başlamıştı, daha dikkatli ve uyanık olabilseydim evlenmezdim. Galiba bir boşluktaydım. Onunla ilişkimi o hengamede doğru tahlil edemiyordum, ancak ortak çocuğumuzun doğması, ilticamı çekip Türkiye`ye gidebilmem bazı şeyleri daha iyi görmeme yardımcı oldu. Özellikle de boşandıktan sonra bazı şeyler apacık ortadaydı. (…..) Her şeye rağmen, ona ne kadar kızsam da, ona teşekkür de borçluyum, zira çocuğumun babası. Çocuğumu çok seviyorum, bu aramızda kopmayacak bir bağ. Ama o sadece çocuğumun babası, fakat artık eşim değil.“

Dilek karşılaştığı sorunları anlama çabasına girmekle birlikte, arkadaşlarının ve tanıdıklarının desteği ile kendini güçlü hissetmekte, ve yaşamına devam etmekte. Bunun yanında ve belki de en önemli noktalardan biri, İsviçre`deki sosyal ve sigorta sisteminin bürokratik anlamda zorluklar içerse de, değişik destekler vermesi, Dilek ve benzer dinamikleri olan insanlar için bir nebze rahatlatıcı olabilmekte. Öte yandan travmanın ilgili kişiler için Türkiye`den ayrılıp, İsviçre`de politik ilticacı olarak tanınma, ve buradaki yaşamı şekillendirmesi noktasındaki belirleyiciliği itibariyle problemli bir durum ortaya koymakta.

Travma kişilikleri/ Ebedi travmatize olmuş mülteci anlayışı Türkiye`de işkence konulu ilk araştırmalardan birini yapmış olan psikiyatrist Serol Teber`e göre, işkence yaşamda bir dönüm noktasıdır. Teber „İşkence Sonrası Yaşam“ adlı çalışmasında işkenceye maruz kalanların yaşamı işkenceden önce/ işkenceden sonra diye ikiye ayırdığını tespit ettiğini belirtir. Bu yaklaşım her ne kadar gerçeğin bir bölümünü ifade ediyor ise de, geçmişin sadece travma ile açıklanması itibarıyla hayli problemli bir durumdur. Özellikle de şiddetin, devlet şiddeti olarak yasallaşmış haliyle en üst düzeyde uygulanması kişinin vücudunda, zihninde ve ruhunda ciddi izler bırakmaktadır. İlaveten geçmiş yaşamın, özellikle de yabancı birine ait geçmişin sadece travmayla ifade edilmesi, sadece travma ile tanımlanması, hem bugünü hem de geleceği sadece geçmişe sıkıştırmakta, sınırlandırmaktadır. Bunun yanında, gelinen ülkede kimsenin söylemediklerini söyleyebilme, işkenceye ve açlığa direnme bir kahramanlık unsuru ve (ilgili çevrelerce) örnek gösterilen özellikler iken, burada sadece „travmatize“ olmaya indirgenmekte ve böylece bir anlam kayması da yaşanmaktadır.

Özellikle Fransa`da konuyla ilgili son yıllarda gerçekleştirilen bilimsel araştırmalarda günümüzde mülteciliğin, sosyal ve hukuksal yanı gölgelendiğinden eskisi kadar itibar görmediği, ve böylece travmatize edilmiş olmak ve travmanın mülteciliğin önüne geçmesine isaret edilmesi; bundan sonra da üzerinde durulması gereken hassas konulardandır. Bu konuya ilişkin değerlendirmeler gelecek yazımızda ele alınacaktır.

Saadet Türkmen

Sosyal Antropolog, Bern Üniversitesi`nde Araştırmacı