Melankoli Üzerine- Saadet Türkmen, Sosyal Antropolog

3

Giriş

„Melankolik durum nedir? Mülteciler neden melankoliktir? Melankoli hastalık mıdır? Hastalık-sağlık sürekliliğinin sağlıklı ucuna nasıl yaklaştırılır? Bu yazıda bu konu tartışılmaktadır. Şimdiye kadarki yazılarda mültecilerin göç öncesi ve sonrasındaki deneyimlerin; bir yandan kendi koşulları, diğer yandan bulundukları alandaki yapısal koşullarının etkileşimiyle oluştuğu ve yaşamlarını nasıl etkilediği gösterilmişti. Burada ise, fiziksel, psikolojik ve sosyal boyutları içeren melankolik durumlar, algılanma, anlam verme ve tipolojiler üzerine fikirler üretilecek. Bunu yaparken, önce insanoğlunun hastalık sebep ve tedavi yöntemleri hakkında değişik açıklamaları tarihsel temeliyle aktarılacak ve günümüzdeki geçerliliğine bakılacak. Böylelikle melankoli kavramının arkaplanı da gösterilecektir. Bir diğer yandan da „mülteci“ olmakla birlikte başlayan dönemde; bu melankolik durumun iki mitolojik biçimine de kısaca değinilecektir.

Hastalık ve iyileşme üzerine

İnsanlar uzunca bir zaman keder, dert ve hastalıkların, kendilerine tanrılar tarafından kendilerini sorgulamaları, hatalı yanlarını düzeltmeleri için yollandığına inandılar. Bu zamana ilişkin bir kısım bilgilere hem yazılı, hem de vazo ve diğer objeler üzerine resmedilerek anlatılan hikayeler aracılığıyla ulaşabilmekteyiz. Örneğin: Şu anda sahip olduğumuz kültürel değerlerin köklerinin bir kısmını bulabileceğimiz Eski Yunan Dünyası bunun sayısız örnekleriyle doludur. İnsanlar, hastalık sebebi olan kötü ruhları onlara adaklar (meyve, şarap yada adak hayvanı olan horoz) sunmak suretiyle yatıştırabileceklerine inanmaktaydılar. O zaman yaşayan bir çok insanın, ışık tanrısı Apollon`un soyundan olan Asklepios ile Hygia`ya atfedilen tapınaklara gelerek, geceyi orada geçirdikleri; oradaki sunaklara adaklar getirip, kurbanlar kestikleri ve bu kaynaklarla aktarılmaktadir. Bunları yaparken bir çok insan hastalıklarından bu yolla kurtulabilecekleri ve yeniden sağlıklarına kavuşabileceklerinden kuşku dahi duymuyorlardı. Buna karşın aynı dönemde yaşayan başka insanlar hastalıkların, insanların karakterlerini ve bu karakterleri oluşturan, vücut sıcaklığını belirleyen temel öğeler sebebiyle olduğunu ileri sürdüler. Bu karakterler 2. YY`da yaşamış olan, Kücükasyalı doktor Galen tarafından; sanguinik, flegmatik, melankolik ve kolik karakterler olarak sistematikleştirildi ve dört grupta toplandı. Bu elementlerdeki harmoni bozukluğunun hastalık sebebi olduğu ve hastalığın tedavisi için de, harmoninin sağlanmasının şart olduğuna inanıldı. Bunlar arasında hem sanatta ve kültürde , hem de tıp alanında melankolikler bir hayli konu edilmektedir ki, bu konuya yeniden dönülecek.

Bir diğer grup insan da, hastalık sebeplerini açıklarken; doğal çevreyi, yenilip içilen şeyleri, ya da insan ilişkilerindeki sorunları dikkate almaya ve bunları dengelemek icin, sadece sunaklara giderek adak hayvanları kesmenin dışında çözümler aramaları gerektiğini fark ettiler. Böylece doğada bulunan bir takım bitki, mineral ve hayvansal ürünlerin hastalıkların iyileştirilmesi için kullanılabileceğini fark ettiler. Bu alandaki en kapsamlı çalışmalardan biri 1. YY`da yaşamış olan, Kilikyalı Dioskurides`in sekizyüzün üzerinde bitkiyi tanıttığı Perí hýlēs iatrikḗs adlı eseridir.

Tek tanrılı dönem dinlerde de, benzer yaklaşımlar, yani hastalığın suç ve ceza kapsamında değerlendirildiği yönündedir. Bu bağlamda, melankoli, tanrı inancından sapma olarak değerlendirilmekte, bunun sonucu olarak da melankolik karakterli kişilerin cezalandırılması öngörülmekteydi. Ancak zaman zaman (ve kimi kişiler için) tanrının insanı sınamak ve kendisine yaklaştırmak için, dertler ve hastalıklarla sınadığı yönünde bir inanç geliştirilmişlerdir. Aslında bu durum Aristoteles`e atfedilen ta pragmata adlı eserde anlatılan hasta, lanetlenmiş ve basireti bağlanmış değil; kendini var etmeye çalışan yaratıcı ama değişik nedenlerle engellenmiş olan bir melankoli anlayışını baz almaktaydı.

Ortadoğu`daki tek tanrılı kimi dinlerde, bu konuya ilişkin de örnekler mevcuttur. Bunlardan biri; herşeye sahipken teker teker herşeyini kaybeden Eyüp`ün (Hiob) kendisini inanç temelinde yeniden var etme girişimi hakkında olanıdır. Yoğun acılarıyla başetmek için tanrıya yaklaştığına inanan Eyüp, bir anlamıyla antik çagdaki melankolik karakterin tek tanrılı Ortadoğu dinlerindeki devamının vücutlaştırılmış hali olarak düşünülebilir.

Sağlık-Hastalık Sürekliliğindeki İnsan Mülteci

Buraya kadarki açıklamalarda hastalıkların sebep ve tedavi yöntemleri aktarılırken sağlık ve hastalığı birbirinin karşıtı kavramlar olarak değil; sürekli bir devinimin iki ucu olarak anlayan sağlık-hastalık kontinuitesi (sağlıkhastalık sürekliliği) anlayışından hareket edildi. Aaron Antonovsky tarafından formüle edilen bu düşünce; sağlık ve hastalığı tekil kavramlardan ziyade bir bütünün iki ucu olarak ifade etmektedir. Yani, insan aslında ne tam sağlıklı ne de tam hastadır; sağlıklı olmakla hasta olmak arasındaki değişik noktalarda gidip gelmektedir. Bu uçlardan sağlıklı olana yakın olunduğunda hastalık; uzak olunduğunda ise, sağlıklı olma durumu anlatılmaktadır.

Antonovsky bu yaklaşımıyla o zamana kadar neredeyse kesin doğru gözüyle bakılan sağlık ve hastalık kavram karşıtlığının yetersizliğine de işaret etmiştir. Bu yeni anlayışa göre „ne sağlık hastalığın olmadığı bir durumdur; „ne de hastalık sağlığın olmadığı bir durum“. Böylece mevcut patolojik ve eksikler temelli ilerleyen sağlık-hastalık anlayışı yerine; sağlık-hastalık sürekliliği temelinde pozitif bir dönüşüme de katkı sunulmaktadır.

Bu durum uç noktasını „insana“ yaklaşımda da göstermektedir. Yani insan sadece biolojik bir varlık değildir, sosyal ve fiziksel çevresi de en az biyolojisi kadar önemlidir. Başka bir deyişle, ailesi, arkadaşları, alışkanlıkları, kültürel özellikleri, iş ortamı, içinde yaşadığı politik sistem de sağlık-hastalık sürekliliği, günlük deneyimleri, kısacası insan olarak hayatını sürdürebilmesi için bir hayli belirleyicidir. Böylesi bir arkaplanda, mültecilik, özellikle de melankolik mültecilik, global sorunların lokal yansımalarının bireylerde vücutlaşması olarak anlaşılabilir. Ve bu kalıcı, kesin ve iyileşmez bir hastalık değildir.

Melankolik Mülteci

Sara Ahmed The Promise of Happiness (Saadetin Verdiği Söz) adlı çalışmasında melankolik mülteci, aile saadeti`nin (çevirenin yorumu: çekirdek aileden ulusa kadar!) aslında bir illüzyon olduğunu hatırlatmaktadır. Yani mülteci, varlığıyla bir yandan kişileri mültecilerin mutsuzluğuna tanık etmekte, bir yandan da insanlara kendi mutsuzluklarını hatırlatmaktadır. Mültecilik bir yandan potansiyel kederlerin, hüzünlerin ve hasretlerin de habercisidir. Varlığıyla sanki „bu gidişatın önünü almazsanız, bu keder sürecek, daha da boyutlanacak ve sizi de bulacak“ der gibidir. Öte yandan, varlığıyla, potansiyel mutlulukların da habercisidir. Varlığıyla ayrıca „mutlu olmamızın koşulu, etrafımızda mutsuz insan kalmamasıyla mümkündür; mutlu olacaksak, hep beraber mutlu olacağız“ diye haykırıyor gibidir. Mültecinin varlığı dünya yüzünde yaşanan mutsuzlukları hem bakan hem de bakılan kişinin özgülünde ifade etmesi anlamıyla da önemlidir. Başka bir deyişle, gerçekliklerinden kaçan insanların korkulu rüyası gibidir mülteci. Bu yüzden bir çok sağ eğilimli politikacı; mültecilerden nefreti politikalarının temeli haline getirmiştir. Bu zeminde, mülteci hep sorunmuş gibi gösterilmektedir; sürekli hayıflanılır mültecilerle ilgili; „mülteciler bir türlü dil öğrenmiyor; sürekli kendi gettolarında yaşıyorlar; çalışmıyorlar, tembeller; çocukları sorunlu ve agresif; aileleri gürültülü ve sürekli kavga ediyorlar“ vb. gibi. Ancak burada belki de korkulan, sevilmeyen ve nefret edilen kendi mutsuzluklarının hatırlatılması yada en azından başkasının mutsuzluğuna seyirci kalınması suretiyle acığa çıkan bir mutsuzluktur. Oysa „melankolik mültecinin varlığı hep birlikte olunabilecek mutluluklar için fırsattır“.

Melancholia ile Eyüp arasnda Melankolik Mültecilik Böylesi bir temelde bakıldığında melankolik mülteci yitirdiklerinden dolayı hastalığa eğilimli olmakla birlikte, kesin ve değişmez bir şekilde hasta değildir. Ancak tam sağlıklı olduğu da söylenemez. Kimi zaman üzerinde ağır giysisi, çok sayıda yol ve yöntem bilgisi başını ağırlaştırmaktadır. Bunu dengelemek için uğraşması gerekmektedir. Bu durumu en iyi ifade edenlerden biri Dürer`in Antik dönemdeki hümaniter kaynaklara dayandırarak oluşturduğu Melancholia II`dir. Melankolik mülteci Dürer`in Melancholia`sıyla hayli benzerlikler gösterir. Melancholia II yalnızdır, önünde bir köpeği vardır; geceler yoldaşıdır; kimselerin geçmediği, uğramadığı sokaklarda, bitmemiş bir evin duvarına yaslanmış oturmakta ve acısını kimseye göstermeden yaşamaktadır. Bu yüzden de oturduğu yerden kalkamaz durumdadır. Kanatları kullanılamaz haldedir. Ardında bıraktıklarının ağırlığı ile geleceğin bilinmezliğinden kaynaklı yoğun hüzünleri ve acıları onu mutsuz eder, mutsuzluğu ise engelidir. Oysa yaşama ve etrafındaki insanlara sunabileceği yetenekleri, yapabilirlikleri, değerleri ve değişik kaliteleri, kaynakları, kapitalleri vardır. Kendine ifade kanalı bulma noktasında atıllaşmaktadır. Ancak sağlıklı olma potansiyalini içinde barındırdığının farkındadır.

Diğer başka durumlarda ise, tek tanrılı Ortadoğulu dinlerin en sevdiklerini ve mal mülkünü yitirmek suretiyle sınanan Peygamber Eyüp`ü gibi, kimsesiz, dayanaksız olduğundan „melankolik kişi“ hastalık ucuna daha yakındır. En sevdikleriyle birlikte, üstünde başında, ne var ne yok hepsini kaybettiğinden dayanma sınırı daha dardır. Eyüp, gündüz-gece hep aynı yerdedir, başkalarını da acılarına tanık eder. Bu da onun konumu ve algılanması noktasında belirleyicidir. Eyüp hayli çaresizdir; ve başkalarını da kendisine yardım için utangaçca da olsa davet etmektedir. Belki de tüm isteği, hikayesini anlatabilmesi; kendisini ifade edebilmesi ve kendileriyle diyalog için harekete geçirmesi gerekmektedir. Artılarının eksilerinden daha fazla olduğunu fark ettiğinde; zaten yolun engebeli yerini aşmış olacaktır. Yani mültecilikle ilintili mağduriyetten kaynaklı olan melankolik durumu da kalıcı ve sürekli değildir; pozitif ve negatif uçlar arasında seyretmektedir.

Mültecilik halleri Hanna Arendt`in de ifade ettiği gibi; „günlük yaşama aşina olmanın yitmesinin; mesleğin ve böylece dünya üzerinde gerekliliğe inancın kaybedilmesinin; dili yitirmekle bağlantılı olarak tepkilerin doğallığının, mimiklerin basitliğinin ve duyguları ifade ederkenki kendiliğinden olan yanların yitirilmesinin“ sosyal bireyler yada gruplarda vücutlaşması halidir. Bunun yanında, mülteci olmadan önceki kederler, baskılar, yakılıp yıkılan evler-köyler, fiziksel ve psikolojik travmanın tahribatları, mahpusluklar, maddi ve manevi kayıplar da mültecide cisimleşmektedir. Bütün bunlara ilaveten; mülteci olunmayla birlikte ortaya çıkan sosyal ve kültürel farklar sebebiyle maruz kalınan ayrımcılık ve ırkçılık da önemli diğer konulardandır. Ancak mültecilik de mültecinin melankolik halleri de sabit durumlar değil; bir sürecin parçalarıdır; sürekli bir gelişim ve değişim içindedirler.