Marduk’un Sembolleri: Ok ve Yay

marduk

Her tanrı ve tanrıçanın kendisine uygun sembolleri vardır. Bunlar belli bir nesneye tekabül edebileceği gibi, kimi gezegen ve yıldız gibi göksel varlıklara da denk gelebilir. Semboller onların tanrı veya tanrıça olmalarından kaynaklanan özelliklerini ve taşıdıkları gücü temsil ederler.

Kimi tanrıların ortak sembolleri de olabilir. Bunlar değişik kültürlere ait bir birlerine paralel işlevler gören tanrı/tanrıçalar olabileceği gibi, aynı kültüre ait olanlar da olabilirler. Örneğin Anadolu, Mezopotamya(Mazya), Mısır gibi kültürlerin Güneşle sembolize edilen ayrı ayrı tanrıları vardır. Bunun gibi Mezopotamya’da ok ve yay sembolünü kullanan Ninurta ve Marduk gibi tanrılar da mevcut olabilmektedir.

Ninurta’ya ait özellik ve sembollerin daha sonraları tanrılar tanrısı ünvanını kazanan Marduk’a aktarıldığı ise biliniyor.

Silah olarak ok ve yay: Ok ve yay öncelikle iki parçadan oluşan tek silahtır. Hem bir savaş aracı, hem de kötü varlıklara karşı kullanılan bir güç kaynağıdır. Bu yönüyle, aynı zamanda yaratıcı bir faktördür. Babil mitolojisine göre Marduk yılan ejderi Tiamat’ı öldürerek, hem tanrıları ve bu vesileyle insanların geleceğini bir tehlikeden kurtardığı gibi, Tiamat’ı ortadan ikiye ayırarak yeryüzü ve gökyüzünün oluşumunu da sağlamıştır. Bir şeyi yok ederek, ondan yeni bir şey yaratma edimi söz konusudur burada.

Tanrılara ait ok ve yay özel bir silahtır ve ancak tanrılar tarafından kullanılabilir. Bu yay o kadar serttir ki, kimsenin onu gerip, oku hedefe yöneltme gücü bulunmamaktadır. Örneğin Buda ve Odysseus’un yayını sadece kendileri gerebilecek kuvvete sahiplerdi.

Güneş ve ışınları: Marduk’un lakaplarından biri de; ‘’Güneşin oğlu’’dur. Güneşin oğlu da Güneş olur zaten. Bu anlamda Güneş tanrısı Şamas’ın da özelliklerini içinde barındırır. Güneş, ışınları aracılığıyla ısıtan, aydınlatan özellikleriyle yer yüzündeki tüm canlılara hayat veren güçlü bir kaynaktır. Yay güneşle, ok da ondan yansıyan güneşin ışınlarıyla özdeşleştirilir. Biri hayat kaynağıdır, öteki de hayatı yayan bir vasıtadır. Tanrı Marduk’un da tıpkı doğadaki varlıklara can veren Güneş gibi, hayatı yaratıp, tanrısal kudretiyle onu yaşatmaya devam ettiğine inanılırdı. Güneşin yanında, Sirus gezegenleri(Sirus A ve Sirus B) ile ok ve yay arasında bağ kuran Afrika’lı kabilelere rastlamak da mümkündür.

Meditasyon aracı: Ok ve yay aynı zamanda birer meditasyon aracıdır. Yüksek oranda bir odaklaşmayı gerektirir. Bu da, ruhsal, bedensel ve psikolojik yapının mutlak bütünselleşmesini öngörür. Aksi taktirde hedefi vurmak mümkün değildir. Tanrıların haricinde insanların da bu aleti kullandıklarında, hedefi vurmak için, bir nevi içlerindeki tanrısal kudreti ortaya sermeleri gerekmektedir. Yayı gerip, oku hedefe yönlendiren kuvvet sadece kas kuvveti değildir. Daha ziyade ruhsal olgunluk derecesi, yoğunlaşma ve dikkatten kaynaklanan manevi bir kudrettir. Ok ve yayın yoğunlaşmayla bütünleşmesi durumunda hedef şaşmaz. Tanrısal ok da her zaman şaşmaz bir tarzda hedefe ulaşır. Hedefe varmamak günahtır, yoldan sapmadır. Bu yönüyle ok ve yay aynı zamanda belli bir ideale, amaca ulşmanın yol ve yöntemidir. Aynı zamanda amaca uygun yaşam ve davranış tarzını yansıtır. Amacına odaklanmayan, ona uygun bir davranış ve yaşam geliştirmeyenler, yoldan sapar ve hedefi ıskalar.

İbadet aracı: Hedefe ulaşmak, aynı zamanda içindeki tanrısal gücü keşfedip yaratıcıya, doğuran ana kaynağa ulaşmaktır. Bu yüzden hedefe odaklananların, bunun kutsal bir ibadet olduğunun bilincine de ulaşmaları gerek. Hedefe varmak isteyen kudret ile, hedefin kendisi arasında da belli bir özdeşlik vardır. Yayı geren de, oku hedefe ulaştıran da gerçekte görünürdeki kuvvetler değil, onların arkasında duran görünmez manevi varlıktır. Okun yaydan çıkıp hedefe ulaşması, mekan ve zaman kavramlarının aşılması anlamına da gelir. Bu, belli bir zaman ve mekandaki edimle sınırlı değil, tersine öncesiz ve sonsuz akışın bir parçasıdır.

Tanrısal kudretlerle bağ kurma, okun hedefe varmasıyla gerçekleşebileceği gibi, şaman geleneğinde görülen örneğiyle müzikle de sağlanabilir. Yay, keman teli misali bir müzik enstrümanı olarak da kullanılabilir. Şamanlar yayın bam teline basarak, adeta tanrıya yakarır, onlardan açlar için yiyecek, hastalar için şifa talep ederler.

Varoluşun ve yeniden doğuşun simgesi: Yayla ok arasındaki ilişki, ana-oğul ilişkisinde de yansır. Okun yaydan çıkması, onun yay tarafından doğurulması anlamını taşır. Geçmiş dönemlerde(örneğin Sümerler’de) tanrısal yaradılış, tanrısal doğum/doğurma kavramlarıyla ifade edilirdi. Yani tanrı veya tanrıçalar doğurarak yaratırlardı. Dolayısıyla da doğan, doğuranın kopmaz bir parçasıydı. Tanrının doğurma ediminde bulunması, onun köken olarak anatanrıçadan geldiğinin de bir göstergesidir. Kendisinden bir parçayı doğuran tanrı/tanrıça, bu edimle kendisini de doğurmuş ve yeniden üretmiş oluyor. Yaratmak, yeniden doğmaktır. Bunun için dışsal bir faktöre de gerek yoktur. Zaten en kutsal, saf doğum, yaratış da katışıksız olanıdır. Meryem Ana’nın İsa’yı doğurması da, tanrısal yeniden doğuş edimidir.

Kaynak ve su: Suyun kaynağından doğuşu ile, okun yaydan fırlaması metaforları arasında bir özdeşlik vardır. Su, hayatın temel kaynağıdır. Bu bağlamda hayatın kendisidir. Suyun kaynaktan doğuşu ile, çocuğun ana rahminden yeryüzüne çıkı arasında paralellikler kurulmuştur hep. Bu yüzden de su kaynakları, çeşmeler, ırmaklar bir ana gibi kutsanmıştır.

Geçmiş ve gelecek kehaneti: Yayın gerilip oku ileriye doğru fırlatması, aynı zamanda geçmişe ulaşıp, gelecekle bağ kurmak demektir. Tanrısal bir güç olarak Marduk, geçmişi ve geleceği gören, bilendir. Dolayısıyla, ok yaydan fırlatıldığında, daha hedefine varmadan, onun nereye varacağını önceden söyleyip kehanette bulunması mümkündür.

Ruhsal ve fiziksel durumlar arasında geçişkenlik: Ok-yay bütünselliği, hareketliliği; değişim ve dönüşümü de ifade eder. Gerilen ip oku bir kere fırlattı mı, o artık yerinde durmaz. Mekan ve zamanı aşa aşa ilerler. Taki hedefe varana dek. Varılan son nokta ise ölümdür. İnsanlar tüm gayretleriyle hedefe varmaya çalışırken, sonlarını da hazırladıklarını düşünmezler pek. Ama bu da tabii ki, yaşamın farklı bir evresi olarak algılanır. Tanrısal kaynaktan çıkan ok, tekrar tanrısal hedefe ulaşarak, onunla bütünleşir. Ancak bu süreç boyunca türlü türlü ara aşamadan geçilerek değişiklikler yaşanır. Buna hem fiziksel, hem de ruhsal dönüşümler dahildir.

Düalizm: Doğum olayı beraberinde bir ikilik, yani düalizm de getirir. Bir’ken, iki olunur. Doğuran ile doğan arasında bir özdeşlik olsa da, artık onlar farklılaşmış özdeşliklerdir. Bu düalist özdeşlikte de çelişki doğar. Tanrının insanı yaratması, eski deyimle doğurması, tanrı-insan ikilemini doğurur. Tanrı biraz insanlaşır, insan da tanrılaşır. Tanrısal güç insana saflığını katar, ama insandan da ‘’insani kirlilik’’ kapar. İnsan saf değildir; içinde hayvani özellikler de taşır. Böylelikle eski inanışlara göre,  insan-tanrı; insan-hayvan; kir-arınma biçimindeki düalizm döngüsü başlar. Bu da en net biçimde ölümle doğum ikileminde kendisini yansıtır. Doğumla birlikte kirlenme başlar. Ölüm her türlü kiri temizleyen bir sondur. Bu yüzden hep ‘’Ölüyü iyi bilirdik’’ denir.

Kutsal birleşim: Düalizm fikrinin oluşması, beraberinde kutsal birleşme fikrini de getirmiştir. Herhangi bir cinsel bütüleşmeyi gerektirmeyen tanrısal(tanrıçasal) doğum düşüncesi, yerini tanrı-tanrıça arasındaki kutsal birleşmeden kaynaklanan doğum düşüncesine bırakmıştır. Bu bağlamda ok ile yay arasındaki bütünlük, aynı zamanda tanrısal-kutsal bir birleşme olarak da algılanmıştır. Bu birleşme basit bir cinsellikten öte, daha çok derin tanrısal sevgi ve ekstatik hazza dayalıdır.

Düşünce, mesaj ve iletişimin gücü: Okun yaydan fırlaması, tanrıdan çıkıp, tekrar tanrıya ulaşma sürecidir. Tanrıyla bağ kurulduğu oranda insan arınır ve tanrıya ulaşma imkanını elde eder. Yukarıda dile getirdiğimiz meditasyonla birlikte ele aldığımızda, bu durum daha iyi anlaşılır. Hedefe odaklanma, aynı zamanda bir arınma, berraklaşma edimidir. Tanrısal güç olan Güneşle bütünleşmedir. Ancak güneşle bütünleşebilmek için de, Güneş kadar saf, temiz olmak gerek. Düşünce gücüyle tanrıyla iletişim kuranlar, bu saflığı da kademe kademe elde edebilirler. Ermişlik mertebesi, ‘’Nirvana’’ diye tabir edilen tanrıya ulaşma ve bir nevi tanrısallaşmayı ifade eder. Gerçek saflığı elde eden, ölümsüzlüğe de kavuşur. Düşünce gücü sadece tanrısal mevkilere ulaşmayı sağlamakla kalmaz, aynı zamanda bireysel ve toplumsal değişime de ivme kazandırır.

Değişimin diğer bir özelliği de, geriye dönüşünün olmamasıdır. Ok bir kere yaydan çıktı mı, artık eski konumunu yakalaması imkansızdır. Bu yüzden, adımı atmadan önce çok iyi düşünmek gerek. Saf ve temiz düşünce, beraberinde hedefe varmayı sağlayan saf ve temiz edimi de getirir.

Tanrı/Kral ve egemenliğindekiler: Ok tanrısal gücü, yay ise egemenliği altındaki değişik halkları ifade eder. Yay tanrının kucağı gibidir. Herkesi kapsar, kucaklar. Yay, değişmez olduğuna inanılan kurulu düzendir; ok ise bu düzeni ayakta tutan tanrısal iradedir. Bu özellikler daha sonraları tanrının yeryüzündeki temsilcileri oldukları düşünülen tanrı krallara da geçmiştir.

Nuhun gemisi: Yanlamasına bakıldığında yayın bir geminin gövdesini de andırdığını görürüz. Nuh’un gemisi kaynaklarda ‘’Arche Noah’’ diye geçer. Arche kelimesi arş olarak okunduğunda, oku fırlatan yay anlamına gelir. Mimari anlamı ise kemerdir. Geminin yüzüstü haline baktığımızda, onun bir kemere benzediğini anlarız.

Önceki sayılarımızda, Nuh’un gemisiyle Mazi dağları arasındaki bağlantıyı kurduğumu, diziyi düzenli takip eden okuyucularım bilirler. Bu konunun kimi ayrıntılarını bir sonraki sayıya bırakmak istiyorum.

Tüm bu açıklamalarımızdan sonra, Mazi Dağı’ndaki yapıyı yansıtan resimde görülen tanrı fügürünün elindeki nesnelere dikkatle baktığımızda, bunların ok ve yay olduklarını anlarız. Bu da, söz konusu tanrı figürünün Marduk olduğu yönündeki inancımızı daha bir pekiştirip güçlendirmektedir.

Cemal Özçelik / aArkeolog