Haydar Sancar- Korku galip geldi

Capture

Beklenilen sonuç 18 Ekim seçimleri sonrasında sandığa yansıdı. SVP seçimlerden oyunu arttırarak çıktı. Seçimlere katılım %48,4 seviyesinde kalırken, yeşil partiler ve merkez sağ parti BDP ve CVP seçimlerden oy kaybıyla çıktılar.

90’lı yıllardan 2011’e kadar yapılan tüm seçimlerden oyunu arttırarak çıkan ırkçı parti SVP, beklenilen sonucun da üstünde bir artış sağlayarak seçimlerden yine 1.parti olarak çıktı. Bir önceki seçimlerin sürpriz partileri bu seçimlerden yenilgiyle çıktılar. SP’de ise oy oranları stabil durumda. Yani bir ciddi bir değişiklik yok. Bu kestirme sonuçlar ilk elden yapılan/ yapılacak olan yorumların ortak paydası durumunda. Ancak sonuçlar ve anlattıkları bu değerlendirmeyle ya da sadece merkezi bu olan değerlendirmelerle sınırlandırılamaz. Durumu daha anlaşılır kılmak için, pergeli daha geniş bir açıya koymak gerekecektir. 90’lı yıllardan günümüze siyasi ve ekonomik gelişmelere ilişkin değerlendirmeler, gazetemizde çeşitli yazılarda ele alınmıştı. Bundan dolayı bu değerlendirmenin ana ekseni de 2011 seçimleri ve sonrasında yaşanan gelişmelerin üzerine oturacak.

2011 Seçimleri 2008’ de patlak veren ekonomik krizin yarattığı etkilerin , reel üretimdeki genel düşüşün nispeten toparlandığı, ekonomik verilerin ve üretim hacminin kriz öncesi seviyeyi geçmeye başladığı ama bir taraftanda finans sektöründe kriz sonrası durgunlaşamamış çalkantılarının etkisinde olduğu bir dönemde gerçekleşti. 2010 da %3’lük bir büyüme kaydeden ekonomi, 2011 yılında ancak %1,8lik bir büyüme yakalayabildi. Yine aynı süre içerisinde, kriz esnasında ve sonrasında dayatılan yıkım politikaları varlığını koruyor, adil gelir dağılımı üzerine sürdürülen propaganda bir yönüyle emekçi kitlelerin üzerinde etki yaratabiliyordu. Fukushima Atom Santrali patlamasının yarattığı, çevre duyarlılığı, Kuzey Afrika ülkelerinde başlamış halk ayaklanmaları dış politik gelişmelerinin içeride yarattığı etkinin tetikleyici olguları oluyordu. Halk kitleleri ve emekçiler üzerinde eğilim ve yönelimlerin belirlenmesine etki eden bu gelişmelerin yanında, iç politikada, sermaye partilerinin bulundukları yer ve temsil ettikleri mihraklar açısında da, merkez sağ ve ‘sol’ partiler arasında dirsek temasıyla yürütülen lobi çalışmaları ağırlık kazanıyordu. Parlamentonun ‘yaramaz çocuğu’ SVP’nin yer yer çıkışları ile, büyük sermayenin bazı çıkarlarını tehlike altına atma tehditleri savurması karşısında, liberal merkez bir birlik kurma ve bakanlar kurulunu da buna göre şekillendirme pazarlıkları sürdürülüyordu.

Bu koşullar altında yapılan seçimlerde SVP ilk kez oy kaybına uğrayarak seçimlerden yenilgi ile çıktı ve 2011 seçimleri SVP’nin fetret devri oldu. Yeşiller, BDP, Yeşil Liberaller gibi partilerin oylarını arttırarak seçimlerden çıkması, siyasette yeni liberal merkez bir sağın oluşmaya başlaması olarak yorumlanırken, İsviçre halkının, ırkçı söylemlerle gerilen ve gerdirilen politikalara karşı uzlaşmacı bir merkez sağ istediği şeklinde burjuva çevrelerde yaygınlaşan yorumlar genel kabul görmeye başladı.

Tablo yeniden değişiyor

Şunu vurgulamakta fayda var; her iki seçimde de seçimlere katılım oranı %48,4 ve %48,5 olarak gerçekleşti ve bugün sonuç olarak değerlendirmeye çalıştığımız tablo, çoğunluğun altında kalan azınlığın verdiği oyların neticesinde ortaya çıkmış bir tablodur. Özellikle genç kuşakların seçimlere katılım eğilimlerinin monoton bir seviye izlediğini, 2015 seçimlerinde ilk defa oy kullanan genç nüfusun içerisinde SVP’nin %25’lik bir oy oranı ile ülke genelinde aldığı oy oranının altında, SP’nin %22 ile ülke genelinin üstünde FDP ve CVP gibi partilerin ise ülke geneliyle aynı oranda oy aldıkları görülüyor. Bazı araştırma şirketlerinin yayınladıkları sonuca göre sandığa gitmeyenler arasında SVP’nin yine 1. Parti olduğu bilgisi veriliyor.

2011 seçimlerinden sonra, kriz ve sonrasında halkın bir bölümünün ilgisinin gelir dağılımı ve ücret eşitsizlikleri üzerine yönelmesiyle, koşulların uygun olduğunu düşünen sendikal çevreler ve bu çevrelerle nispeten iç içe geçmiş SP gibi partilerin de desteği ile çeşitli inisiyatifler gündeme geldi. Abzocker, Atom santrallerinin kapatılması gibi inisiyatifler, aynı dönem gelişen eğilimlerle orantılı olarak kabul edilirken, daha sonra oylamaya sunulacak asgari ücret, vergi reformu ile AHV finansmanı gibi inisiyatifler halk oylamalarında kabul görecek çoğunluğu yakalayamadılar.

Halk oylamaları sırasında emek karşıtı politikalarda saflarını sıklaştıran sermaye partileri arasında görülen blok hareket etme, SVP ile FDP arasında AB anlaşmalarına karşı takınılacak tavır haricinde daha ileri bir ortaklığa dönüşmekteydi ve bu ortaklık kimi zaman perde altından kimi zaman ise aleni olarak sürdürüle geldi. Bu iki partinin, seçmen kitlesi üzerinde yürüttükleri propaganda da epey bir merhale kat ettiği söylenebilir. Özellikle SVP, halkın ve emekçilerin kimi zaman gerçekçi kimi zaman ise, siyasi arenanın yapay politik söylemlerine kulak kabartarak arkasına takıldığı, ‘yapay’ sorunları, istismar ederek kullanmayı iyi becerdi. İşini kaybetme korkusu taşıyan emekçiyi, daha az ücretle çalışmaya, ‘korku’ salarak ikna ettiler, yabancıların İsviçre’ye akın akın geleceği, işin, geleceğin, İsviçreliliğin tehlike altında olduğu propagandasıyla, göçmen karşıtı ön yargıların ve kemikleşmiş bir anlayışa dönüşmesi için yoğun çaba harcadılar. 2015 seçimlerine giden yolda SVP’nin seçim yatırımı olarak döşediği ara inisiyatifler, seçimlerle birlikte sonuç veren bir rol oynadı. Ama ortaya çıkan bu sonuç sadece ırkçı partinin seçim stratejisinin başarısı olarak gösterilemez. Emperyalist müdahaleler ve iç kışkırtmalarla, kan gölüne çevrilen ülke ve coğrafyalardan can pahasına akın eden göçmenlerle ilgili, bir taraftan yaratılan korku ve ırkçı propaganda diğer taraftan da Avrupalı emperyalistlerin iki yüzlü tutumu neticesinde, İslamcı terör örgütlerinin vahşetlerinin de oynadığı rolle İslam karşıtlığının körüklenmeye çalışılarak, PEGİDA benzeri oluşumlar hortlatılarak etki yaratılmaya, ırkçı tohumların toplum içerisine serpilmeye çalışılması ve sığınmacı ‘sorununun’ hala devam ediyor olması esas itibarıyla, adı geçen stratejiyi besleyen ana olgular olarak ortaya çıktılar. Ve bu olgular SVP’nin üzerinde tepindiği minderi kendi güreşi için daha uygun hale getirdi ve SVP’de bunu iyi kullandı.

Benzer bir taktikle FDP’de uzunca bir dönemdir İsviçre Frankı’nın yaşadığı değer artışı ve merkez bankasının bu artış karşısında takındığı tutum üzerinden propagandasını sürdürdü, halk ve emekçiler arasındaki endişe ve güvensizlik duygusunun üzerine kartlarını yatırdı. Yukarıda vurgulandığı üzere, sendikalar, SP ve bazı diğer partiler tarafından desteklenen, asgari ücret, tek bir sağlık sigortası, gibi inisiyatiflerde de ya liberal özgürlük ya da devlet baskısı gibi argümanlarla, ‘ekonomiye devlet müdahalesi’ olarak sundukları inisiyatif girişimleri karşısında, kara bir yıkım tablosu çizerek çıkan, hür demokratlar, halk üzerinde dolaştırdığı gizemli kara bulutlarla korku ve endişe pazarlayıcılığı yaparak seçimlere girdi. Bu da FDP’ye yaradı.

SP ise ileri geri oynamalarla yerinde saymaya devam etti. Ülke ortalamasında stabil hale gelmiş bir seviye göze çarparken, Fransız Kantonları’nda SVP’ye karşı sağladığı üstünlük ortadan kalkmış durumda. Seçim çalışmaları boyunca savunulan talepler inandırıcı olmaktan uzak bir profil çiziyordu. Ayrıca SP’nin çoğunlukta olduğu bir çok kanton yönetiminde, kamusal alanda uygulanan tasarruf tedbirleri, eğitim sağlık ve sosyal hizmetlerde kısıtlamalar gibi bir çok adımın altında imzası bulunuyordu. Ülkede cereyan eden güncel meselelerde de politika üretmekte zorlanan SP’nin pozisyonunun ancak kendi durumunu korumaya yettiği söylenebilir.

Yeşiller, Yeşil Liberaller, BDP gibi partiler, halk kitlelerinin sorun olarak gördükleri olguların sıralamasında ileri sürdükleri talep ve vaatlerle mevcut durumlarını koruyacak bir pozisyon yakalayamadılar. Dolayısıyla 2011 seçimlerinde keşfedilmiş yeni liberal merkez iddiası bu yenilgi ile beraber ortadan kalktı.

Lobi ve pazarlıklar

Capture2Nihayetinde SVP, seçimlerin galibi olarak, önceki seçimlerden farklı olarak 2. bakanlık koltuğunu daha yüksek sesle dillendirmeye başladı. 4 Parti arasında dağılan bakanlık koltuğu üzerinde iddiasını sağlam tutmaya çalışan SVP’ye karşı ise Aralık ayından parlamentoda yapılacak aday oylamaları için SP ve CVP kulis çalışmalarını sürdürmekte, bu koltuğu SVP’ye bırakmak yerine, Blocher’i bakanlıktan eden yöntemle yine BDP’yi ileri sürmeye çalışmaktalar. Seçimlerden oy arttırarak çıkmayı fırsat edinerek 2. koltuk üzerinde baskısını arttırmaya çalışan SVP’nin bu çabasının sonuç verip vermeyeceği muhtemelen son güne kadar netlik kazanmayacak ve düğüm oylamada çözülecek.

Bundan sonra ne olacak?

Birleşik İsviçre Parlamentosu, toplamda 246 seçilmiş tarafından temsil edilen, 200’ü federal 46’sı ise kanton temsilcileri olmak üzere 2 parlaCapture1mentodan oluşuyor. Bizim değerlendirdiğimiz sonuçlar ise federal parlamento seçimi sonuçları. Kanton temsilcileri seçimleri, bu yazı yazıldığında 12 kantonda 2. tura kaldığı için tamamlanmış değildi. Federal parlamentodaki sandalye sayısını 11 arttırarak 65’e ulaşan SVP ile beraber FDP’nin toplam sandalye sayısı 98’i buluyor buna Lega ve diğer ırkçı ve sağ partilerin 3 kişilik sandalyesi de eklenince liberal-sağ-ırkçı bloğun toplam sandalye sayısı 101’i bularak parlamento çoğunluğuna erişiyor. Bu işin sayısal boyutu. Ancak Kanton Temsilcileri Meclisi, dağılımında durum biraz daha farklı, 2015’in tablosu daha belli olmadı ancak, 2011 de FDP (11 Temsilci) ve SVP(5 Temsilci) karşısında kimi meselelerde, SP,CVP,LGP,GP,BDP ittifakı göze çarparken, bu ittifak konu işçi ve emekçiler olduğunda ise dağılmakta ve bir araya gelenler farklılaşmaktadır.

Sonuçta hem federal parlamentoda hem de kanton temsilcileri meclisinde vekil sıfatıyla bulunanların ezici çoğunluğu, üst bürokratik yapı temsilcileri, şirket sahipleri ve yöneticileri, yönetim kurulu üyelerinden oluşmakta, işçi ve emekçilerin temsil edildiği bir parlamento sıfatı taşımamaktadır. Bu açıdan emekçiler için sürpriz sayılabilecek bir durumdan bahsedilemez. Bakanlar kurulu ve meclislerin yasama ve yürütmesinde ortaya çıkan her sonuç işçi sınıfı ve emekçiler için bir saldırı politikasına dönüşmektedir. Irkçı ve işçi düşmanı siyasi odak ve partiler açısından seçimlerden galip çıkmak elbette, yeni bir saldırı dalgasına işaret etmekte, bu saldırıların başını da emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emekli aylıklarının düşürülmesi, işçi ücretleri üzerindeki baskının arttırtması oluşturmaktadır. Göçmen ve yabacılar yasasında sertleştirmeye giden başka inisiyatiflerin oluşturulması ise yine gündem olacaktır.

Sığınmacı ‘sorununa’ bağlı olmak üzere, siyasi ritmin ırkçı odaklar tarafından sürekli yükseltileceği, dini ve etnik ayrılıkların bu dönem daha fazla politik istismara malzeme yapılacağı, toplum bilincini bu yönlü kaşımaya daha çok devam edileceği görülmektedir. Dolayısıyla mevcut parlamentonun, mevcut partilerle şu ya da bu bileşimde olmasının, mesele hak gaspları ve sosyal yıkım politikaları olduğunda bir önemi kalmamakta, uzlaşma sağlanamayan meseleler ise inisiyatiflerle halk oylamasına götürülmektedir. Dolayısıyla önümüzdeki 4 yıllık süre içerisinde kazanımlar açısından sokağın belirleyici olacağını vurgulamak sanırız yanıltıcı olmaz. Hareket ve reaksiyon kabiliyeti yüksek, emekçilerin mücadele birliği etrafında geliştirilecek bir mücadele perspektifi ve buna uygun örgütlü bir kitle çalışması halkın, emekçilerin korkularına vuran istismarcı popülizmi alt edebilecek gücü toparlamaya hizmet edecektir.