Kemal Yalçın ile söyleşi

11

Ali Korkmaz – Almanya/Bochum – Haziran 2017

Öncelikle evinizin kapısını bizlere açtığınız için teşekür ederiz. Arkadaş Gazetesi okurlarına kendinizi, kendi yönteminizle tanıtır mısınız?

Ben de sizlere çok teşekkür ederim. Hoş geldiniz! Kendimi kısaca tanıtayım. 1952 yılında Denizli’nin Honaz Bucağı’nda doğdum. İlkokulu okuduktan sonra altı yıllık Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’na yatılı olarak gittim. Bu okul Köy Enstitülerinin devamı olan bir okuldu. 1964-1968 döneminde Gönen’de okudum. Okulun kapladığı alan 600 dönümdü. Okulumuzun yemekhaneleri, 2000 kadar tavuğu, arı kovanları, bahçesi, tarlası, bağları, iş atölyeleri, ahırları, inekleri vardı. Bunlar Köy Enstitüsünden kalmıştı. Biz o dönemde yaparak, yaşayarak eğitim gördük, yani yediğimiz eti, yumurtayı, sürü, balı, meyveyi, sebzeyi kendimiz üretiyorduk.

1939-1942 Türkiye 17 bölgeye ayrılmış ve her bölgeye bir Köy Enstitüsü inşa edilmişti. Bu 17 Köy Enstitüsü 10 yıl eğitim verdi. 17 500 kadar öğretmen yetiştirdi. Sonra “Bu okullar köy çocuklarının gözünü açıyor, tehlikeli oluyor,” denilerek kapatıldı.

Kapatılan okullar öğretmen okullarına dönüştürüldü. Gönen Öğretmen Okulu’na Denizli, Muğla, Isparta, Burdur, Afyon şehirlerinin köy çocukları yazılı ve sözlü sınavla seçiliyordu. Ben de Denizli bölgesinden seçilen beş çocuktan birisiydim. Gönen benim için tek şanstı. Gönen’de okuma hakkı kazanınca hayatımın akışı değişmiş oldu. Öğretmenlerimiz nitelikliydi.

1960 sonrası yıllarda Türkiye’de okullarda bilimsel bir eğitim verilmeye çalışılıyordu. Okuma ve araştırma sevgisini Gönen’de kazandım.

1967-1968 ders yılında İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na seçildim. İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü 1973’de bitirdim. Felsefe, sosyoloji ve psikoloji öğretmeni oldum. Hemen Kırşehir Kaman Lisesi’ne atandım.

1976’da İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde doktora öğrenciliği sınavını kazanarak yüksek lisans eğitimine başladım. O yıllarda fakültemiz faşistler tarafından işgal edilmişti. Can güvenliği kalmamıştı. Eğitimime devam edemedim. 1978’de öğretmenlikten ayrıldım, gazeteciliğe başladım. Halkın Yolu adlı gazetenin sahibi oldum. Gazetem haftalıktı, tirajı 15-20 bin dolayında idi.

1978 Maraş katliamından sonra Türkiye’nin 13 ilinde sıkıyönetim ilan edildi. İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı gazetemi sıkıyönetim bölgelerinde yasakladı. 12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra ise gazetem tüm Türkiye’de yasaklandı. Hakkımda yakalama emri verildi. Yazdığım yazılardan dolayı, düşüncemden dolayı aranır duruma düştüm. Avukatım Orhan Apaydın, hakkımda vur emri verildiğini bildirdi. Türkiye’de yaşayamaz duruma geldim ve bu nedenle 1982 yılında Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım, Almanya’ya geldim, siyasi iltica başvurusu yaptım. Talebim kısa zamanda kabul edildi. 15 yıl Türkiye’ye gidemedim. 1995 yılında bütün davalardan beraat ettim. İçişleri Bakanlığı “Türkiye’ye giriş çıkış yapabilir,” diye bir belge verdi. Böylece Türkiye’ye gidip gelmeye başladım.

1989 yılında NRW Eyalet Eğitim Bakanlığı tarafından Bochum şehrinde Türkçe öğretmeni olarak atandım. Halen öğretmenliğe devam ediyorum.

1973 yılında Türkiye’de gazete ve felsefe yazıları yazmaya başladım. Aralıksız 44 yıldan beri yazıyorum.

Bugüne kadar 30 kitap yazdım ve yayınladım. Türkiye’de tabu olan konuları yazdım. Almanya’daki öğrenciler için Türkçe-Almanca iki dilli 8 tane çocuk kitabı yayınladım.

Yazarlık hayatıma şiirle başladım. Üç şiir kitabı yayınladım. Daha sonra düz yazıya, belgesel romana geçtim. Türkiye’de esas olarak belgesel roman yazarı olarak tanındım.

Emanet Çeyiz adlı kitabımla Türkiye’de belgesel roman ya da mikro tarih dediğimiz edebiyat türünde eserler vermeye başladım. Belgesel roman ya da mikro tarih yazarlığı alanında Türk edebiyatında yeni bir yol açtım.

Kitaplarımın hepsini Almanya’da bir dağ otelinde yazdım ve yazıyorum.

Sadece o otelde mi size ilham geliyor, başka yerde yazamıyor musunuz?

Bu otel bir dağın yamacında, tarlaların arasında. O bölge benim köyüme benziyor. Tarlalar, mısır tarlaları, buğday tarlaları, hayvanlar, çiftlikler hepsi var. Dolayısıyla orda kendimi daha rahat hisediyorum ve çok iyi konsantre oluyorum. Kitaplarımı önce hazırlıyorum, yazma aşamasında otele kapanıyorum. Bir kitabı yazmak için bazen bir ay, bazen iki ay kapanıp yazıyorum. Benim yazarlığım, yazı tekniğim böyle bir teknik.

En çok tanınan romanınız hangisi?

Yayınladığım 30 kitabın arasında en çok tanınan Emanet Çeyiz oldu.

Konusu nedir?

1994 yıllında Emanet Çeyiz’i yazma hazırlığına başladım ve 1998’de bitirip, Türkiye’de yayınladım. Emanet Çeyiz, adından da anlaşılacağı gibi bir çeyiz hikayesidir. 1920 yılında dedemin Rum komşuları mecburi sürgüne giderlerken kızlarının çeyizlerini dedeme emanet bırakmışlar. Gidenler geri gelmemiş. Dedem ölmüş. Çeyizler babama anneme emanet kalmış. 1994 yılında babam Yunanistan’a gitmemi, çeyizlerin sahiplerini bulup emaneti geri vermemi istedi. Babamın isteği üzerine 1994’te Yunanistan’a gittim. İki yıl sonra sahiplerini buldum, 1996’da 76 yıl sonra emanet çeyizleri geri verdim. Bütün bu arama sürecini daha sonra romanlaştırdım.

Emanet Çeyiz bu konuda yazılan ilk kitap oldu. Çok yankı uyandırdı. 1998 Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı Roman Ödülü’nü, 1998 Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Özel Ödülü’nü, 1999 Türkiye-Yunanistan Dostluk ve Barış Ödülünü ve 2000 Yılı Denizli Şeref Ödülü’nü aldım.

Emanet Çeyiz benim yazarlık hayatımda en çok ödül alan bir romanım oldu. Yunanistan’da 2000 yıllında yayımlandı. 2001’de Almanca’ya çevrildi.

Diğer kitaplarınızdan da söz eder misiniz?

Yunanistan’da Anadolu Rumları’nın, canlı tarihlerin bana anlattıklarına inanmamıştım. Bunlardan biri 96 yaşındaki Kayserili Karabaş idi. 1915’te Kayseri’de Ermeni

köylerinde gördüklerini anlattı. “Kayseri’de komşu köyümüz bir Ermeni köyü idi. Bu köyü çeteler bastı, ben gözümle gördüm, papazın bir ayağını birisi tuttu, bir ayağını da ötekisi tuttu. Bir başkası nacakla adamı apış arasından ikiye bölerek öldürdüler.” Dedi. Duyduklarıma inanamadım. “Eğer inanmıyorsan git Türkiye’ye, dağ başlarında kalmış, bir Türkle veya bir Kürtle evlenerek hayatta kalabilmiş yaşlı Ermenileri bul ve konuş,” dediler.

1998’yılında Amasyadan başlayarak, Erbaa, Erzurum, Erzincan, Aşkale, Kars, Van, Adıyaman, Kahta, Elazığ, Diyarbakır, Mardin, Ankara ve İstanbul’u dolaştım. Yaşlı Ermenileri buldum ve konuştum. Canlı tarihlerin anlattıklarını daha sonra romanlaştırdım. Seninle Güler Yüreğim adlı belgesel romanım böyle oluştu.

1915’i yaşamış canlı tarihleri bulabildiniz mi?

Evet! 1915 soykırmını bizzat yaşamış, görmüş Ermenilerle konuştum. Bu insanlar bana hatıralarını, kalplerini, duygularını, acılarını, derman bulunamamış yaralarını açtılar. Seninle Güler Yüreğim Türk edebiyatında ilk kez Ermeni tabusunu yıkan bir kitap oldu.

Seninle Güler Yüreğim kolayca yayınlandı mı?

Seninle Güler Yüreğim, 2000 yılı Aralık ayında İstanbul’da Doğan Kitap tarafından 3000 adet basılmıştı. 15 Ocak 2001 günü piyasaya verilecekti. Dışişleri Bakanlığı’ndan gelen bir emirle yayını durdurulmuş. Daha sonra bana haber verilmeden, sözleşme hükümleri dikkate alınmadan kağıt kıyma makinası ile noter huzurunda imha edilmiş. Ben bu imhadan bir yıl sonra haberim oldu.

Doğan kitaba karşı dava açtım. Dava 13 yıl sürdü. Davayı kazandım. Bu şekilde kitabım Türkiye’de yayınlanabildi.

Diğer kitaplarınız?

Bugüne kadar Anadolu halklarının, Türklerin, Kürtlerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, Arapların, Alevilerin, Kızılbaşların başlarına gelenleri anlatan 10 kitap yazdım. Toplam 5000 sayfa kadar yazdım ve yayınladım. 5000 sayfada yazdıklarım Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin ve Anadolu’nun diğer halklarının çektiği acıların sadece birkaç damlasıdır! Felaket o kadar büyük, acılar o kadar derindir.

Dilerim bu kitaplar ortak acılarımızın dinmesine katkıda bulunur.

Teşekkürlerimle.