Kemal Yalçın ile söyleşi 2. Bölüm

11

Kemal yalçın: ‘Anadolu’nun Evlatları’ nı yazdım

Ali Korkmaz

« Sarı Gelin kitabım’da anlattığım, Adıyaman/Kahta’da kendilerine ‘bizimkiler’ diyen gizli Ermenileri buldum. Anılarını dinledim ve yazdım. »

« Hayatta Kalanlar » kitabınızdan örnekler verebilir misiniz?

Hayatta Kalanlar adlı kitabım da, Sinop’un Boyabat ilçesi Aloluş köyündeki ermenilerin başına gelenleri anlattım. Sinop bölgesinde 1974- 1975 yıllarına kadar 15 tane Ermeni köyü vardı. 1974 yılı sonuna kadar bu köylerde yaşayan Ermeniler zorla bu köylerden göç ettirildiler ve İstanbul’a ya da yurt dışına kaçmak zorunda bıraklıdılar. Kitabımda Sinop Boyabat ilçesine bağlı Aloluş Ermeni köyünde doğup büyüyen, şu anda dünyada yaşayan tek Ermeni halk ozanı olan Aşık Armani isimli Agop Yıldız’ın hayatını anlattım. Agop Yıldız aynı zamanda büyük bir saz ustasıdır. Arif Sağ başta olmak üzere Türkiye’de ne kadar büyük saz çalanlar varsa, çoğunun sazlarını Agop Yıldız yapmıştır. Kendisi şu an Holanda’da yaşıyor. şiirler de yazmış ve şiir kitabı da var. Beni en çok etkileyen de Agop Yıldız’ın hayatı oldu.

1974 yılını 1975 yılına bağlayan yılbaşı gecesi Agop Yıldız’ın babası iki tane hindi almış. Birini pişirmiş, diğeri de evin önünde duruyormuş. Agop’un babasının adı Kırikor. Ona köylüler cinli anlamına gelen « Cinoslu » diyorlarmış. Yani cinli adam. Cinoslu’nun iki oğlu var biri Agop Hollanda’da yaşıyor diğeri de Almanya’da yaşıyor. Köylüler başta muhtar Çengel Ali olmak üzere, « bu Cinoslu’nun oğullarında çok para var, bunların paralarını almak için plan kuralım » diyorlar. Ve bu plan çerçevesinde altı kişi 1974 yılı’nın 31 aralık günü Agop’un babasının evine geliyorlar ve diyorlar ki « Cinoslu sen hindileri nerden çaldın? » Cinoslu diyor ki « ben çalmadım pazardan aldım » « hayır sen bunları çaldın diyorlar. » Bunu bahane ederek Cinoslu’yu döve döve perişan ediyorlar. Cinoslu’nun kardeşi gelip müdahale ediyor. « Ne istiyorsunuz paraysa derdiniz söyleyin haledelim » diyor. « Hayır mesele para değil bir Türk’ün malını bir Ermeni nasıl çalar bunu göstereceğiz » diyerekten köylüler, ocakta pişen hindi tenceresini Cinoslu’nun boğazına bağlıyorlar. Önce köyün içinde dolaştırıyorlar, sonra kamyonla Boyabat’a gidiyorlar. İlçedeki zahire pazarının içinde boğazında hindi tenceresiyle Cinoslu’yu döve döve dolaştırıyorlar. Bunu bekçi, jandarma, tüm halk görüyor. Hiç kimse de ‘ya bu devletin polisi var, savcısı var, hakimi var. Siz kim oluyorsunuz ? Bu adamı niye rezil ediyorsunuz’ demiyorlar. Sonunda, yine Cinoslu’nun kardeşi diyor ki, « ya Çengel Ali birbirimizi tanıyoruz kaç para istiyorsan verelim » Çengel Ali « dört bin vereceksiniz » diyor ve bu dört bin liranın, bin lirasını köydeki çavuşa sus payı veriyorlar, üç bin lirayı da aralarında paylaşıyorlar.

Aradan üç ay geçiyor. Önce Çengel Ali’nin samanlığı yanıyor. Daha sonra birinin çocuğu düşüyor ve ayağı kırılıyor. Bir başkasının ineği ölüyor. Derken ; bunlar diyorlar ki « Allah bizim yalanlarımıza razı olmadı, yalana ve iftiraya kızdı bizi cezalandırıyor. Gidelim aldığımız bu parayı Cinoslu’ya geri verelim. Cinoslu bizi afetsin ». Cinoslu’nun yanına gidiyorlar. « Cinoslu bu yaptıklarımıza Allah razı olmadı, sana biz iftira attık arkadaş, sen şu paranı al bizi afet » diyorlar. O da « affetmem ben sizi, öteki dünya da Allah bunun cezasını versin » diyor. « Ulan al parayı » Cinoslu almaz. « Ulan biz almasını da vermesinide biliriz » diyorlar ve tekrar Cinoslu’yu dövmeye başlıyorlar. Yine kardeşi geliyor « yahu o parayı zaten ben vermiştim. Verin bana bitsin bu mesele. Bırakın kardeşimi » diyor. Aynı yıl Ermeni köylerin’de Ermeni evlerinin bacalarını yıkıyorlar. Bunun anlamı şudur, ‘sizin bacalarınızı yıktık, ocağınızı da söndürürüz, namusunuzu da alırız’. Bunun anlamını bilen Ermeni köylüler, 1975 yılında köylerini terk ederek gavur mahalesi dedikleri, Gökırmağı bölgesine yerleşiyorlar. Bir yıl sonra buradan da İstanbul’a ve Avrupa’ya göç ediyorlar.

Biraz da « Anadolu’nun Evlatları » adlı kitabınızdan bahseder misiniz ?

Anadolu’nun Evlatları » nda yirminci yüzyılda siyasi ya da başka nedenlerle anayurtlarını, memleketlerini terk etmek zorunda kalmış olan; Türk, Kürt, Ermeni, Suryani, Rum, Kapadokya’lı, Arap, Çerkez, Kızılbaş ve Zaza’lardan bulabildiğim insanların, otuz altı kişinin hayat hikayesini yazdım. « Anadolu’nun Evlatları » bunların hayat hikayelerinden meydana gelmiştir

Haymatlos (Vatansız, yersiz yurtsuz) kitabınız da anlatmak istediğiniz nedir ?

Hitler faşiziminden kaçarak Türkiye’ye sığınan Alman bilim insanlarının Türkiye’deki hayatlarını ve bunların Çorum, Yozgat ve Kırşehir’de başlarına gelenleri anlatım. Çünkü 1944 yılının Ağustos ayından, 1946 yılının sonuna kadar, Kırşehir’e iki yüz Yahudi, Yozgat’a iki yüz kadar Protestan Alman ve Kırşehir’e üç yüz kadar katolik Alman yerleştiriliyor. Haymatlos’da bunların hayatını yazdım. Yazılanları Yahudiler kolay kolay anlatmazlar.

SEYFO kitabınız için kısa bir açıklama yapabilir misiniz?

SEYFO, 1800 sayfa. Suryanice’de ‘Kılıç, kesmek, soykırım’ anlamındadır. Suryaniler, SEYFO diyerek, Süryani soykırımını ifade ederler. 2002 yılında araştırmaya başladım. 2014 yılında bitirip yayınladım. 12 yıl sürdü. Süryanilerin başına gelenleri birebir kendileriyle konuşarak yazdım. Masamızda birbirine bağlı ve bir dizi halindeki bu on adet kitap, toplam beş bin sayfadır. Bu kitaplarda Ermenilerin, Süryanilerin, Pontusların, Rumların, Kürtlerin, Türklerin başına gelenleri anlatmaya çalıştım. Bu yazdıklarım sadece yaşanan, gerçek olayların birkaç damlasıdır. Olay bu kadar büyük ve acıdır

Sayın Kemal Yalçın sizin gösterdiğiniz bu cesareti bir çok yazar gösteremiyor. Bu cesaretinizi neye borçlusunuz? Bire bir mağdurları bulup, muhatapları arayıp bulma ve araştırma çok büyük bir özveri ! Cesaretinizin sırrı nedir sizce?3

Her şeyden önce kendi vicdanımdan sorumluyum. Kimseyi bu gerçeklere inandırmak için değil ama Kemal Yalçın olarak kendi vicdanımı, insani görevimi yerine getirmek için yazıyorum. Bu yazdıklarım tarihi gerçeklerin ortaya çıkmasına yardımcı olursa mutlu olurum. « Emanet Çeyiz » kitabımı yazdığımda, Yunanistan’a gittiğimde bana, « sen Yunanca biliyorsun demek ki, senin soyunda Yunanlılık var onun için mi yazıyorsun » diyorlardı. Ermeniler için yazdım. Onlar da « senin soyunda, sopunda Ermenilik de var. Bak çat pat Ermenice de konuşuyorsun » dediler. Haymatlos’u yazdım, ‘senin soyunda sopunda Yahudilik var mı ?’ dediler. Bütün okuma günlerimde hep aynı soruları soruyorlar. Süryanimisin, Rummusun, Kürtmüsün, Türkmüsün, sen nesin ? diye soruyorlar. Ben hepsiyim. Ben hem Türküm, hem Kürdüm, hem Ermeniyim, hem Süryaniyim, hem de Rumum ! Her şeyden önce bir insanım ve bir yazarım. Bu anlamda bu gerçekleri araştırıp, bildikten sonra Türk olmak, Ermeni olmak, Süryani olmak önemli değildir. Vicdan sahibi bir insan olmak yeterlidir. Ben bu insanların acılarını bilmiyordum. Araştırıp gördükten sonra, onlarla görüştükten sonra, o insanların göz yaşlarını gördükten sonra bu gerçekleri yazmaya başladım. Lozan anlaşmasından sonra 1924’de Yunanistan’dan gelen Mubadiler vardı bizim köyde. Onlardan Yunancayı öğrenmiştim. Annem de, babam da, dedem de, komşularımız olan Rumlar veya Ermeniler hakkında tek kelime kötü söz söylemediler. Sunni bir aileden geliyorum. Dedem hocaydı, İsmet Paşa’nın da emir erliğini yapmıştı. Dedem tek şunu derdi « bizim Honaz’ın sütü bozukları, çok Rum kadınının ırzına geçtiler, eza cefa etiler, Allah bunların cezasını versin ». Dedemden ve ailemden gelen bir hoşgörüdür. Mesela kiraz toplarken, bizim komşumuz Muhacirlerin kızları Rumca türkü söylerdi, bizde Türkçe cevap verirdik onlara. Böyle sıcak bir ortam vardı. Tabi bu konuları yazmamdaki bir başka etken de iyi bir okulda eğitim görmüş olmamdır. Isparta-Gönen Öğretmen Okulu gibi temel bir okulda eğitim görmem de bu cesareti bana vermiştir. Dünya’ya sol bir bakış açısından bakmam, Halkın Yolu gibi sol bir gazetenin sahibi olmam, dünyaya bilimsel felsefi açıdan bakmam, tabi ki benim bu gerçekleri yazmamın siyasi, felsefi temelerini oluşturdular. « Seninle Güler Yüzüm » Amerika’da ve Ermenistan’da tiyatro olarak sergilendi. Ancak biz Ermenilerin, Süryanilerin, Rumların acılarını kendi acılarımız kabul edebilirsek, bu insanların acılarını bir miktar dindirebiliriz. Ben katıldığım toplantılarda özelikle Ermenilerden Süryanilerden bir Türk yazarı olarak özür diliyorum. Özür dilemek belki zordur ama affetmek çok daha zordur. Türkiye 100 yıldan beri yapmış olduğu bu cinayeti inkar ediyor, inkar ederek acıları daha da artırıyor. Türkiye’de 1915 de yaşananlar, gerçek olarak halka anlatılabilseydi ve 1915 ile biz yüzleşmiş olabilseydik, 1938 de Dersim olmazdı. Biz Dersim’e hayır deseydik Dersim’le yüzleşseydik, 1955’deki 6-7 Eylül katliamları da olmazdı. Eğer biz bu tarihle yüzleşmiş olsaydık, 1993 yılında Sivas Madımak otelinde insanlar, Aleviler diri diri yakılmazdı. Yine biz bu gerçeklerle yüzleşmiş olsaydık, Türkiye’de şimdi akan kanlar, akmamış olurdu. Ne yazık ki tarihî acılarla yüzleşmeyince, bir ulus kendi hatalarıyla yüzleşmeyince, aynı hataları işlemeye devam ediyor. Şu andaki durumun zorluğu budur.

3. ve son bölüm, bir sonraki sayımızda.