İstihbarat-Neonazi ilişkisinin tarihsel bağlantısı

79

NSU cinayetleriyle gündeme gelen istihbarat-Neonazi bağlantısının yanıtları aslında Fedaral Anayasayı Koruma Teşkilatı’nın tarihinde saklı.

Faşist NSU’nun göçmen esnafları katlettiğinin ortaya çıkmasından bu yana, iç istihbarattan sorumlu Anayasayı Koruma Örgütü (Bundesverfassungsamt-BfV) ile Neonaziler arasındaki bağlantı çok daha yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı. Neredeyse cinayetleri aydınlatmak için kaldırılan her taşın altından çıkan BfV, gelinen aşamada Alman Anayasası’nda yer alan insan hayatını korumaya dair sorumluluklarını yerine getirip getirmediği tartışılıyor. Getirmediğine dair artan endişelerden ötürü bu örgütün dağıtılmasından tutun, yeniden yapılandırılmasına kadar değişik öneriler bulunuyor.

Peki, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleştirilen en önemli cinayetler olan NSU cinayetleriyle bağlantılı olduğu ileri sürülen bu örgütün tarihi nerede ve nasıl başladı? Bugüne kadar yapılan pek çok girişime rağmen kapılarını tam olarak araştırmacılara açmayan ve geçmişiyle tam olarak yüzleşemeyen BfV’nin tarihi eski nazilerle dolu. Bugün olup biten ve pek çok kesimin anlamakta ve yanıtlamakta zorlandığı soruların cevabı tam da bu geçmişin içinde saklı.

SIRADIŞI BİR KURULUŞ

Hitler faşizminin yenilmesi, Almanya’nın doğu ve batı olarak bölünmesinden sonra 1949’da kurulan Federal Almanya Cumhuriyeti’nde, pek çok kurumun başına Naziler atanırken, BfV’de tersi bir adım atıldı. 1950-54 yılları arasında BfV’nin ilk başkanı olan Dr. Otto John, 20 Temmuz 1944’te Adolf Hitler’e yönelik suikast girişiminde bulunan grupla bağlantılıydı. Hukuk öğrenimi gören John, 1938-44 yılları arasında Lufthansa’da çalıştı. Hitler’e yönelik suikast girişimi başarısızlıkla sonuçlanınca John’un kardeşi Hans John tutuklandı ve 2 Şubat 1945’te idama mahkum edildi ve 23 Nisan’da SS komandoları tarafından kurşuna dizildi. Otto John ise 24 Temmuz günü Madrid üzerinden İngiltere’ye kaçtı. Burada asker radyosu Calais’te çalışmaya başlayan John, Nürnberg Mahkemeleri’nde faşist Mareşal Erich von Manstein’e karşı tanıklık yaptı.

Federal Almanya’nın kurulmasından sonra Dışişleri Bakanlığı’na çalışmak üzere başvuruda bulunan John, ilk cumhurbaşkanı Theodor Heuss tarafından, kuruluşuna karar verilen ve merkezi Köln’e olacak Anayasayı Koruma Örgütü’nün başkanlığına atandı.

Böylece, ülke içinde istihbarat bilgiler toplamakla görevlendirilen istihbarat örgütünün başına Hitler faşizmi döneminde orduda ya da Gestapo’da görev yapmayan birisi atanmış oldu.

Genel olarak devlet kadrolarının Naziler ve faşistler olduğu genç federal cumhuriyette John’un görev süresi fazla sürmedi.

20 Temmuz 1954’te, 20 Temmuz 1944’teki başarısız suikastın yıl dönümü etkinliğine katılmak için gittiği Batı Berlin’de, halen bilinmeyen bir şekilde Doğu Berlin’e geçti. Her ne kadar John daha sonra uyuşturularak kaçırıldığını söylese de, geçtiği Doğu Berlin’de Federal Almanya’ya karşı yapılan toplantılara, radyo programlarına katıldı. Açıklamalarında iki Almanya’nın yeniden birleşmesinin Doğu’dan olacağına inandığını ifade ediyordu.

Dünya genelinde büyük bir yankı yaratan BfV başkanının Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ne kaçışı daha sonra John’a ve FAC’ye pahalıya mal oldu.

Aralık 1955’te yeniden FAC’ye dönen John hakkında „vatana ihanet“ davası açıldı ve 4 yıl hapse mahkum edildi. 1958’de Cumhurbaşkanı Heuss tarafından affedilerek hapisten çıkan John, vefat ettiği 1997 yılına kadar Avusturya’nın Innsbruck kenti yakınlarındaki bir kasabada geçirdi.

FAŞİST SAVCI BfV’NİN BAŞINDA

Bu sıradışı olaydan hemen sonra BfV’nin başına Hubert Schrübbers atandı. John, Hitler faşizmi döneminde devlet aparatından ne kadar uzaktaysa, Schrübbers de o kadar yakındı. Hitler faşizmi yıllarında Düsseldorf Başsavcısı olan Schrübbers’in görevi antifaşistler, Yahudiler ve diğer muhalif güçlere karşı davalar açmaktı. Hitler rejimini ayakta tutmak için canla başla çalışan Schrübbers’in, Yahudi Anna Neubeck’i 1941 yılında Auschwitz Toplama Kampı’na gönderdiği ve orada katledildiği biliniyor. 1941’de savcılığı bırakarak askerliğe geçen Schrübbers, savaşın bitimi sırasında İngiliz askerleri tarafından göz altına alındı. 1946’da serbest bırakıldı. Savaşın bitmesinden sonra İngiltere’nin kontrol ettiği bölgede en yüksek mahkemede başsavcılık görevinde bulunan Schrübbers, 1950 Federal Mahkeme’de, 1953’te Düsseldorf Yüksek Eyalet Mahkemesi’nde başsavcılık görevinde bulundu. 1 Ağustos 1955’te de BfV’nin başkanlığına atandı.

Böylece, dış istihbarattan sorumlu istihbarat örgütü BND’den (Gehlen) sonra iç istihbarattan sorumlu BfV’nin başına da eski bir Nazi getirilmiş oldu.

Der Spiegel dergisinin 1966 yılında yazdığına göre, Schrübbers göreve gelir gelmez BfV’nin yapısında hızlı bir Nazi kadrolaşmasına girdi. Dönemin anti-komünist dalgasının donucu olarak, Hitler faşizmine karşı mücadele eden komünistler, sosyal demokratlar, anti-faşistler Nazilerin yönettiği bu istihbarat örgütü tarafından sıkı takibata alındı. Yasadışı bir şekilde milyonlarca insanın telefonları dinlendi. Bu olay büyük bir skandala yol açtı. Parlamento tarafından kurulan bir komisyon da BfV’yi suçlu bulunca Schrübbers görevinden istifa etmek zorunda kaldı.

Schrübbers’in görevde kaldığı 1955-72 yılları arasındaki süre, bir taraftan on binlerce komüniste karşı cadı avının yürütülerek ‘meslek yasağı’ uygulamasının başlatıldığı, diğer taraftan da NPD gibi ırkçı partilerin istihbarat eliyle kurulduğu yıllar olarak tarihe geçti. Bu yıllarda atılan maya, kurulan ağ, asıl olarak soğuk savaş dönemine uygun olarak, anti-komünist bir anlayışın her alanda egemen kılındığı bir süreçtir.

BUGÜNÜN KÖKLERİ GEÇMİŞE UZANIYOR

Özetle, Almanya’nın iç güvenliğinden sorumlu istihbarat örgütü olarak BfV, asıl olarak Hitler faşizmi döneminde etkili görevlerde bulunan faşistlere dayanılarak kurulmuş, sonrasında da sola, sosyalizme karşı mücadeleyi kendisine baş düşman olarak ilan etmiştir. Bu çerçevede işini kolaylaştırmak, provokasyonlar yapmak üzere para-militer ırkçı örgütler kurmuş ve yönetmiştir. Bu nedenle bugün her tarafından saçılan BfV-Neonazi ilişkisi bir tesadüf ya da „kaza“ değildir. Tam tersine kurulan sistemin kendisidir. Öyle görünüyor ki, bir zamanlar sola karşı kullanılan BfV-Neonazi ilişkisi, iki Almanya’nın birleşmesinden sonra daha çok etnik ayrımcılık üzerine oturan politikaları besleme amacına yönelmiştir.

Cinayetler, bağlantılar, kuruluş mantığı ve işleyişine bakıldığında Alman antifaşistlerin son yıllarda bu örgütün dağıtılması talebinin ne kadar haklı bir talep olduğu kendiliğinden anlaşılıyor.

İlk beş yılı saymazsak, 57 yıldır “sağ gözü kör” olan bu örgüte yeni bir göz takmakla sorun çözülmeyecektir. Bu nedenle, olup bitenlerden ders çıkarmak, ancak tarihselliği içinde kuruluş anlayışını sorgulamak, bunu devletin asıl sahibi olan sermaye sınıfı ile bağlantılandırmakla mümkün olacaktır.

YÜCEL ÖZDEMİR / ALMANYA