İnsan hakları ihlâlleri had safhada

6

 

Türkiye İnsan Hakları Derneği Genel Başkanı (İHD) Öztürk Türkdoğan Birleşmiş Milletler ve çeşitli insan hakları örgütleriyle görüşmek üzere Cenevre’ye geldi. Bu vesileyle Türkiye’de İnsan Hakları genel durumu üzerine söyleştik.

Sinan Kutluk

 

Sayın Türkdoğan İHD Genel Başkanı olarak Türkiye de ve Kürt illerinde çok ciddi olaylar yaşanıyor. Çok ciddi insan hakları ihlalleri var. Bize son durumu aktarır mısınız?

Evet, şimdi Türkiye de gerçekten çok ağır insan hakları ve insancıl hukuk ihlalleri yaşanıyor. Bizim dokümantasyon birimimizin hazırladığı raporlara baktığımızda bu ortaya çıkıyor. Çok ağır yaşam hakkı ihlalleri var. İşkence ve kötü muamele çok yaygınlaştı. İfade ve örgütlenme özgürlüğü önünde çok ciddi engeller var. Dolayısıyla Türkiye’nin geldiği nokta itibariyle biz buna otoriter yönetim anlayışı diyoruz. Bazen de polis devleti diyoruz. Kaygımız ve korkumuz o ki otoriter yönetim böyle giderse otokrasiye gidebilir. Yani böyle bir tehlike de var. Dolayısıyla insan hakları bağlamında durumumuz hiç iyi değil. Çünkü yeniden silahlı çatışmalar başladı. Türkiye devlet olarak yeniden PKK ye bağlı silahlı güçlerle ciddi bir savaş halinde. Biz buna küçük çaplı bir savaş diyoruz. Bu savaş şimdilik Kürt illeriyle sınırlı. Bazı Kürt kentlerinde doğrudan doğruya savaş yaşanıyor. Cizre de olup bitenlerle ilgili insan hakları derneğinin ve diğer örgütlerin birlikte hazırladığı gözlem raporunu okursanız,ne demek istediğimizi çok net anlarsınız. Bizzat ben şahsen 3 – 6 Mart tarihlerinde Cizre de incelemelerde bulundum. Cizre’nin dört mahallesi haritadan silinmişti. Kobane den daha kötü durumdaydı. Cizre halkı hala yaralarını sarmaya çalışıyor. 10 bin kişilik bir ordunun Cizre de yürüttüğü operasyonların sonucudur bu. 300’e yakın sivil insan yaşamını yitirdi Cizre de.. Dolayısıyla bu bize çok önemli şeyler söylüyor. Cizre de uygulanan askeri müdahale yöntemleri, bunun bir savaş olduğunu ortaya koyuyor. Dolayısıyla hükümet « terörle mücadele ediyorum « anlayışıyla uluslararası destek arayışını sürdürüyor ama. Bu artık terörle mücadele anlayışını aşıp savaş halini almış durumda. En son Türkiye İnsan Hakları Vakfı bir rapor hazırladı. Sokağa çıkma yasağında yaşanan yaşam hakkı ihlalleriyle ilgili. Fakat şunu da eklemekte fayda görüyorum. Sağlık bakanlığının resmi açıklamasıdır. En son şubatta bir açıklama yapmıştı. Çatışmaların yaşandığı Kürt kentlerinden 355 bin kişi evlerini terk etmek zorunda kaldı.. Yani Cizre’den, Sur’dan, Yüksekova’dan, Silopi’den Silvan’dan Dargeçit’ten İdil`den ve Şırnak merkezden. Şubat ayına kadarki rakam böyle. Şuan da son Nusaybin ve Yüksekova’daki müdahaleleri eklediğimiz zaman tahmini olarak yarım milyon ( 500. 000 ) civarında insan evlerini terk etmek zorunda kaldı..

Sayın Başkan bu göçler 90’lı yıllarda olduğu gibi Türk illerine mi kayıyor yoksa Kürt illerinde mi kalıyor?

Şimdi bu göçlerin çok büyük bir kısmı Kürt illerinde kalıyor. Yani burada büyük bir fark var. Kürt halkı her türlü baskıya rağmen Kürt illerini terk etmiyor. Yani bu göçlerin belki % 10’u Türkiye’nin Batısına gitmiştir.

Siz İHD olarak bunun küçük çaplı bir savaş olduğunu söylediniz. Peki hayatını kaybedenler hakkında bir bilan- çonuz var mı?

Evet, bir bilançomuz var. Bunu sizinle paylaşabilirim. Hem 2015 bilançosunu hem de 2016 yılının ilk 3,5 (üç buçuk ) ayının bilançosunu vereceğim ben size.

2015 sayılarına göre Haziran ve 31 Aralık dönemini kapsayan sürede

Öldürülen sivil sayısı; 263 ( Yani güvenlik görevlilerinin öldürdüğü sivil sayısı ) Yaralı; 521

Biz buna yargısız infaz vakaları diyoruz. Bu 263 kişi doğrudan doğruya güvenlik kuvvetlerinin ateşinden kaynaklı öldürme vakaları. Ayrıca yıkılmış bina sayısı henüz tespit edilemedi. Belediyeler o konudaki çalışmalarını sürdürüyorlar ama bu 2015 rakamı. Bir de silahlı çatışma arasında kalıp ölen siviller var. Onların sayısı da sivil bakımından; 13 sivil ölü, 92 yaralı…

Ayrıca asker polis korucu ölü sayısı: 236

Korucular burada nasıl bir rol oynadı?

Korucuların büyük bir kısmı çatışmalara girmek istemiyor. Katılanların oranı çok az miktardadır. Fakat ilginçtir. Yaralıların sayısı ise 616’dır. Biz bu bilançoları tespitini tarafların birbiriyle ilgili yaptığı açıklamalara itibar ederek yapmıyoruz. Her iki tarafın kendisinin kabul ettiği kayıpları esas alarak bilanço oluşturuyoruz. Biz somut olarak kamuoyuna yansımış,ismi belli,olayı belli kayıpları esas alıyoruz.. Bu bizim rakamlarımız minimum rakamlardır. Her zaman kayıplar daha yüksektir. Bazı olayları incelediğimizde gerçekten de ordunun kendi kayıplarını gizlediği izlenimini ediniyoruz. Mesela bir karakol binası toptan havaya uçurulmuş, infilak ettirilmiş. Ordu açıklama yapıyor. 3 ölü 15 yaralı diyor. Fakat o karakol binasında toplam da 100 kişi var. Nasıl oluyor? Onunla ilgili ciddi sıkıntılar oldu.

Silahlı militan ölü sayısı 231, yaralı sayısı 23

İlk defa, bizim istatistiklerimize yansıdığı kadarıyla asker polis ve korucu sayısı, yaşamını yitiren militan sayısından yüksek. Yani bu bilanço çatışmada yeni bir evrede oldu- ğumuzu gösteriyor. İHD`nin bilançolarına göre ilk defa çatışmalarda yaşamını yitiren asker polis sayısı daha fazla. Özellikle yaralı çok yüksek düzeyde. Muazzam bir fark var.

2016’nın ilk üç buçuk ayının rakamları çok ilginçtir… 1 Ocak – 15 Nisan 2016 arası bunlar. 249 asker polis, korucu ölü, 374 yaralı. 169 silahlı militan ölü 6 yaralı. Çatışma arasında kalıp ölen siviller 18 ölü,82 yaralı. Çoğunluğu sokağa çıkma yasağında öldürülen siviller. Yani yargısız infaz dediğimiz vakaları da şöyle özetleyeyim; 335 ölü 263 yaralı… Bunların hepsi sivil. İlk 3,5 ayda ki ölü sayısı 2015 teki toplam ölü sayısını aşmış durumda. Bu çatışmanın giderek derinleş- tiğini yaygınlaştığını ve büyüdüğünü gösteriyor ve ilk 3,5 ay kış dönemidir. O nedenle çok kaygılıyız havalar düzeldi önü- müz bahar. Bu çatışmalar durdurulmazsa çok vahim sonuç- larla karşılaşabiliriz. O yüzden bizim bakımından öncelikle konu çatışmasızlık ortamına dönülmesini sağlayacak ulusal ve uluslararası kamuoyu baskısı yaratmak. Bu çok önemli. Her iki tarafta bu konuda pozisyonunu gözden geçirmeli. Bu bilançolardan çıkan bir başka sonuç ilk defa sivil ölümler çatışmanın tarafındaki ölümlerden daha yüksek. Yani buda çatışmalarının sivil yerleşim yerlerine kaydığını gösteriyor ve siviller de büyük zarar görmüş durumda. Bakın bu bilançolar sadece silahlı çatışma nedeniyle. İŞİD veya yasadışı örgütlenmelerin Türkiye’de gerçekleştirdikleri bombalamalarla ilgili bilançolar ayrı. Yine yasadışı örgütlerin gerçekleştirdikleri infazlar ve saldırılarda yaşamını yitirenler ayrı. Onları hiç söylemiyoruz bile. Onları da söylediğimiz zaman çok vahim bir tabloyla karşı karşıya kalıyoruz.

Sayın Başkan ne oldu da 2 yıla aşkın çok iyimser barışçıl bir havanın estiği, karşılıklı umutların geliştiği bir süreçten birden çok kanlı bir savaşa girildi, Siz İHD olarak bunu nasıl açıklıyor sunuz?

Tabi Kürt sorunu Türkiye’nin en önemli sorunu ve mutlaka çözülmesi gereken bir sorunudur. Fakat Kürt sorunu aynı zamanda uluslararası bir sorun. Ve yine Kürt sorunu Ortadoğu’da en az dört ülkeyi ilgilendiren bir sorun. Şimdi böyle olunca sorunun da çok basit bir sorun olmadığı ortaya çıkıyor. Biz son barış sürecini PKK’nin 8. ateşkes dönemi diyoruz. Dolayısıyla bu bir kalıcı çatışmasızlık haline gelemedi. İlk defa fiili bir çatışmasızlık yaşandı sekizinci ateşkes döneminde. İlk defa devlet resmen olmasa bile gayri resmi çatışmaya girmedi. O nedenle umutlarımız çoğaldı. İlk defa devlet doğrudan doğruya Abdullah Öcalan ile diyalogdan müzakereye geçişin hazırlıklarını yaptı ve diyalog ortamı kuruldu ve 28 Şubat 2015 tarihli bildirge diyalogdan müzakereye geçişin bir niyet beyanıdır. Fakat müzakereye geçilebilmesi için tarafların üzerinde anlaşamadığı konular ortaya çıktı. Devlet bakımından bu süreç nihai olarak PKK’nin tasfiyesi ile bitmesi gereken bir süreçtir. Özellikle PKK’ye bağlı silahlı grupların tamamının silahsızlandırılması sürecidir. Öncelikli amaç budur devlet bakımından. İkinci önemli nokta da, bu sürecin sonunda Kürtlerin topluluk olarak haklarının bir güvence altına alınacağı siyasi ortam yok Türkiye de. Türkiye’yi yönetenler, siyasal iktidarda bulunan AKP ve yine devlet kurumları henüz Kürtlerin özerk yönetimi veya federasyon yönetimine hazır değiller. Bu düşünce onlarda da var fakat buna hazır değiller ki sık sık Irak Federal Kürdistan Bölgesel Yönetimi ile ilgili yaptıkları açıklamalarda da bu zaten kendini ortaya koyuyor. Sayın Cumhurbaşkanı’nın sık sık «nereden çıktı bu Kuzey Irak Kürdistanı. Kuzey Irak belası varken başımızda, bir kuzey Suriye belası mı çıkacak? « tarzında cümleleri var biliyorsunuz. Türkiye devleti bu süreci PKK’nin tasfiyesi ve Kürtlerin bireysel haklarının verilmesi süreci olarak kurguluyor. Bu gerçekçi değil tabii ki. Dünyadaki çatışma çözümlerine baktığımız zaman bunun gerçekçi olmadığı anlaşılıyor. HDP’nin aldığı oy oranı ve yine AKP’ye giden oylar vs baktığımızda, çok rahatlıkla 20 milyonluk bir Kürt kitlesinden bahsedebiliriz. Dünyadaki çatışma çözümlerinde diyalogdan müzakereye geçilir. Müzakere edersiniz, müzakere de bir barış anlaşması imzalarsınız veya bir barış protokolü, tarafların imzasını taşıyan yazılı bir belge ortaya çıkarırsınız, ondan sonra tarafların silah bırakma aşamaları gerçekleşir. Dünyanın birçok ülkesinde böyle olmuştur. Silah bırakmanın kurallarının olması lazım. Ne zaman, nasıl, neye göre, kime göre, nasıl olacak. O insanlar toplumsal yaşama nasıl girecek, siyaset yapacak mı,yapmayacak mı vs. bunlar bir antlaşma ile olur. Şimdi devlet böyle bir antlaşma olmadan, «bıraksınlar gitsinler, terk etsinler gitsinler « demekte. Ama nereye gidecekler.

Türkiye’nin tarihinde uzlaşma yöntemiyle, barışçıl çözüm yöntemleriyle sorunlarını çözme gibi bir gelenekleri var mı yok mu, bu konuda ne diyebilirsiniz?

Tabi böyle bir gelenek yok. Zaten sık sık darbelerle kesintiye uğramış, defolu bir demokrasiden bahsediyoruz. Avrupa birliği kısmına ayrıca gireceğim. Avrupa Birliği, önce üyelik müzakereleri sonra katılım müzakerelerinin geldiği nokta da bir mülteci pazarlığına dönüştü. O da zaten Türkiye’yi demokratikleştiremedi. Fakat devlet olaya böyle bakıyor. Kürt tarafı ise kesinlikle kendisinin resmen muhatap alınmasını müzakere masasın7ın kurulmasını, müzakere masasında bir hakem heyetinin olmasını, yani bir izleme kurulu olmasını ve yine Türkiye’nin Kürt illerinde en azından son 35 yılda gerçekleşen ağır insan hakları ihlalleriyle ilgili bir hakikat komisyonu kurularak gerçeklerin açığa çıkmasını ortaya koydu. Sayın Öcalan’ın hakikat komisyonu ve izleme kurulu konusundaki görüşleri kamuoyuna da yansıdı zaten. Sayın Cumhurbaşkanı özellikle izleme kurulu fikrini reddetti. Çünkü dedi «bunu kabul ettiğiniz an da müzakere masası kurulmuş oluyor. Resmi bir muhatap kabul ediyorsunuz ve bu anlaşmaya giden sürecin önünü açmak demektir. Şimdi siz müzakereye masasına oturup anlaşma zemini aradığınız zaman, bu iş er ya da geç barışla noktalanacak. Barış ile noktalanacağı zamanda Kürt halkı bir ulustur, bir halktır. Başta birleşmiş milletlerdeki sözleşmelerde tanıdığı halkların kendi geleceğini belirleme hakkı olmak üzere, çok sayı da uluslararası belgedeki hakları gereği, siz onların topluluk olmaktan kaynaklı haklarını tanımak zorunda kalacaksınız. Yani anadilinde eğitim öğretim hakkını kamusal düzeyde kabul etmek zorunda kalacaksınız, anayasal vatandaşlığı kabul etmek zorunda kalacaksınız ve en önemlisi de yönetime katılma hakkı, bulunduğu yerde kendini yönetme hakkını, bunun adına özerklik mi dersiniz, federasyon mu dersiniz,adına ne derseniz deyin, biz buna yönetime katılma,kendi kendini yönetme hakkı,diyoruz,

Eninde sonunda bu noktaya gelinmeyecek mi?

Elbette ki gelinecek. Tarihte ki birçok olay ve dünyadaki çatışma çözümleri göstermiştir ki, bu noktaya zaten gelinecek. Fakat burada başka sorunlar ortaya çıktı. Meselenin bir boyutu bu. Bir başka boyutu ise Rojava`daki gelişmeler. Bu konu da Türkiye hükümetinin Suriye politikası bize göre tam bir faciadır. Türkiye Suriye`de anti-Kürt, anti-Şii ( milliyetçi ve mezhepçi ) bir politika izledi. Her fırsatta böyle yapmadığını söylüyor ama sahaya yansımasına baktığımızda Türkiye Cumhuriyeti devletinin Suriye`de Kürt karşıtı bir politika izlediği ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin Suriye`de Selefi Müslümanları, ( Sünni Arap’ları ) desteklediği, onun dışında kalan Şii Nusayiri veya Alevi Arapları desteklemediği, onlara karşı savaşan grupları desteklediği ve yine orada yaşayan Hıristiyanları, Ezidileri, Asurîleri, farklı din ve inanç gruplarını desteklemediği ortaya çıktı. Şimdi böyle bakınca Türkiye devleti aslında bizim en çok eleştirdiğimiz Türk etnisitesine dayanan Sünni-Müslüman anlayışını benimsemiş klasik resmi ideolojiyi Suriye`de uygulamaya koyduğunu gördük. Bu çok vahim bir durum. Deniz Baykal gibi birisinin çıkıp televizyonda « Halep Sünnidir, Türkiye seyirci kalamaz, bu koridora girmeliyiz. « sözü, Türkiye Cumhuriyeti devletinin resmi ideolojisini deşifresi eden bir sözdür. Biz bunun böyle olduğunu biliyoruz zaten. Fakat Türkiye Cumhuriyeti devleti burada 20 milyon Kürt yine 20 milyona yakın Alevi’ye borcu var. Bunlar sizin vatandaşınız.

Yani yüzyıllık laiklik « bir laik devlet « hikâye mi?

Bir hikâyedir tabiki de. Bu Suriye politikası laikliğin bir hikâye olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye Cumhuriyeti devleti gerçekten laik bir çizgide olsaydı Suriye`de mezhepçilik yapmazdı. Dolayısıyla Suriye politikası aynı zamanda Türkiye’nin kendi içinde uyguladığı anti-demokratik politikayı da deşifre etti. Böyle olunca Suriye`de yaşayan Kürtler ve Kürtlerle birlikte hareket eden diğer halklar birlikte önce kantonları ilan ettiler ve sonra bir güç birliği kurdular. Suriye Demokratik Güç Birliği. Bu güç birliği Kuzey Suriye Federasyon oluşumuna gitme kararı aldı. Normalde Türkiye Cumhuriyeti devletinin bize göre şunu yapması gerekiyor. « Zaten benim ülkem de 20 milyon Kürt, 20 milyona yakın Alevi,1,5 milyon Arap ve zaten benim ülkem de çok fazla azınlık grupları var,o halde ben Kuzey Suriye Federasyon oluşumunu desteklemeliyim. « demesi gerekirdi. Fakat burada garip bir durumla karşı karşıya kaldık. Suriye`de siyasi oluşumun önderliğini yapan PYD’nin siyasal önderlik olarak kendisine Abdullah Öcalan’ı benimsemesini, Türkiye PYD=PKK olarak lanse etmeye kalktı ve daha sonraları kendini şuna ikna etti. « Bütün yasadışı örgütler bizim için eşittir. O halde IŞİD’te PKK’de PYD’de YPG de,hepsi yasadı- şı örgüttür,bunların hepsi teröristtir. Biz hepsiyle birlikte savaş- malıyız « gibi kendi yanlış politikasını haklı çıkaracak daha da yanlış bir adım attı. Ortadoğu sahasında, Suriye ve Irak’ta cihatçı, dinci yapılanmaya karşı savaşan tek laik hareket Kürtlerdir. PKK ve PKK’ye bağlı gruplar Irak’ta,yine PYD ve PYD’ye bağlı gruplarda Suriye de bunlara karşı savaşıyor.Uluslararası toplum bunu kabul etmiş durumda. Siz uluslararası toplumun meşru gördüğü, kabul ettiği bir yapılanmayı terör örgütü olarak ilan edip ona karşı cephe alırsanız, bu problemli bir yaklaşımdır. Kaldı ki barış ve çözüm süreci boyunca Türkiye PYD ile olan ilişkilerini sürdürdü. Çoğu zaman Rojavaya insani yardım akışları, bazen sorun çıksa da izin verdi. Bizler Kobane ye gidip gelebiliyorduk. Temmuz 2015’e kadar PYD ve PYD’ye bağlı YPG ve YPJ güçleri Türkiye de terör örgütü değildi. Siyasi bir kararla terör örgütü ilan edildi. Bu aslında mevcut mevzuatına da aykırı. Çünkü size yönelik faaliyeti olmayan, sizin topraklarınızda hiçbir faaliyeti olmayan bir yapılanmayı siz terör örgütü ilan edemezsiniz. Burada da hukuksal bazı sorunlar var. Devlet aslında olaya şöyle yaklaşıyor; Kürtlerin Kuzey Suriye’deki kazanımları ve elde edecekleri statünün kendi üzerinde bir baskı yaratacağı endişesini düşündükleri İçin süreç sona erdi ve bir türlü müzakereye geçilemedi. Yeniden bir çatışmanın alt yapısı örüldü ve 7 Haziran 2015 seçimleri bu anlamda kabul edilmedi. Burada tabi Kürt Siyasal hareketine yani HDP ye yönelik eleştirilerimizde var. Bunları her zaman söylüyoruz siyaset grubu 7 Haziran 2015 seçim sonuçlarına sahip çıkamamıştır. Siyaset kurumu bu seçim sonuçlarına sahip çıkabilseydi belki farklı bir şeyler olabilirdi ama belki diyoruz. Siyaset kurumunun 7 Haziran seçimlerine sonuna kadar sahip çıkarak Türkiye’nin yönetimine talip olduğunu siyaset kurumunun ancak Türkiye’nin sorunlarını çözeceğini ortaya koyup bunu ilan etmesi gerekiyordu. Tabii ki bu yapılamadı,bu yapılamadığı için de Tayyip Erdoğan AKP üzerindeki nüfusunu siyasi yetkisini ve liderlik vasfını kullanarak Türkiye’yi fiili bir başkanlık dönemine koydu. Şu anda Türkiye fiili bir başkanlık dönemi yaşıyor ve Bu fiili başkanlık döneminde karşı da Kürtler kendilerinin seçeneksiz olmadığını göstermek noktasında çeşitli bazı girişimlerde bulundular. Bunlara yönelik de bazı eleştirilerimiz de var. Yani özyönetim veya demokratik özerklik talebi yeni bir talep değil ki. 2005’ten beri konuşulan bir talep ama Kürt siyasal hareketinin bunu ete kemiğe büründürmesi gerekirdi. Bunu daha planlı programlı bir şekilde ve siyasetçilerin yapması gerekirdi.

Türkiye’de hukuk ne durumda?

Bu soruya şöyle cevap vereyim; birkaç gün önce Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu başkanvekilinin verdiği çok güzel bir cevap var. Diyor ki; « eskiden Türkiye’de yargıya güven %70 idi, şu anda yargıya güven % 30 lara inmiş durumda. Şu anda Türkiye’de Türkiye halkının en az güvendiği kurum yargı kurumudur. Yani yargı şu anda tamamen siyasal iktidarın denetimine geçmiş durumda. Tabii ki bunda bir çok grubun etkisi var. Gülen cemaatinin de AKP’nin de Kemalistlerin de etkisi var ama bu bizi ilgilendirmez. Ben bir vatandaş olarak yargıya güvenmek isterim ama güvenemiyorum. Yargı siyasal iktidarın etkisi altında. Akademisyenler konuştukları için tutuklanabiliyor, gazeteciler haber yaptıkları için tutuklanabiliyor. Kürt siyasetçilerinin hele hiç şansları yok. Belediye başkanları tutuklu belediye meclis üyeleri tutuklu İl genel meclis üyeleri tutuklu İl ilçe başkanları tutuklu. Tutuklu olmayanlar hakkında yakalama kararı var. Yani şu anda korkunç bir cadı avı var. Muazzam bir yargı baskısı var. İnsan hakları savunucularının üstünde de bu yargı baskısı var. Dolayısıyla hukuk ve yargıyı birlikte ele alıp hukukun üstünlüğü noktasındaki durumun çok vahim olduğunu söyleyebiliriz.

Son olarak şunu sormak istiyorum. Türkiye’de laikliğin neresindeyiz?

Bu ülkede laiklik hep sözdeydi. Fakat Ak Parti hükümetleri döneminde çok ciddi manada din referans alınmaya başlandı. Özellikle 4+4+4 eğitim sistemine geçilmesi ile birlikte eğitimde dinin rolü arttırıldı. Sosyal yaşamda din kurallarının rolü artmaya başladı. Özellikle kadınlar üzerinden çok ciddi bir sorunla karşı karşıyayız. Kadının eve kapatılması, çocuk doğurmaya teşvik edilmesi ve giderek artan bir muhafazakârlaşma bu bakımdan hepimizi kaygılandırıyor. Türkiye laiklik konusunda ciddi manada geriye düşmüş durumda. Muhafazakâr kesim Türkiye’de yaşanan ağır hak ihlallerine sesini dahi çıkarmıyor. Buda dinin ne kadar araçsallaştığını gösteriyor. Din kurumu Türkiye’de iktidarın çıkarı uğruna araç- sal bir hale getirilmiş durumda. Hâlbuki Müslümanların zulme karşı çıkması gerekir, kimsenin etnisitesini tartışmayıp kabul etmesi lazım. İnandıkları kutsal kitap bunu onlara emrediyor. Ama şu anda Türkiye’de Kürt halkı üzerinde muazzam bir zulüm var. Buna seslerini çıkarmıyorlar. Ve yine Türkiye’de 20 milyona yakın Alevi insanın eşit yurttaşlık hakkı talepleri konusunda onları desteklemiyorlar. Mesela cem evlerinin ibadethane statüsü noktasında siyasal iktidarın adım atmasını bizzat bu muhafazakâr kesim engelliyor. Türkiye bence bu uygulanan ılımlı İslam politikalarının etkisiyle zaten olmayan laiklik ilkesinden giderek uzaklaştı. Türkiye toplumu bakımından çok ciddiye alınması gereken bir durumdur. Çünkü dinin referans alınarak halkların yönetilmeye çalışıldığı ülkelerin hiçbir tanesi başarıya, refaha, huzura ve demokrasiye ulaşamamıştır. Demokratik değerler varken insanoğlunun aklıyla yüzyıllarca verdiği mücadele sonucu geliştirdiği insan hakları değerleri varken, siz bazı dogmatik değerlere bağlı bir sistem kuramazsınız. Kurarsanız da başarılılar olamazsınız.

Bize zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyoruz…

Ben size teşekkür ediyorum.