GŁncel Haberler...
Bağlantılar
İsviçre‘nin aylık haber ve yorum gazetesi

Fuat AKYÜREK
Salgın herkese felaket getirmiyor

Ergün ÖZALP
Ekim Devrimi ve Sovyetik Bilim

Yaşar ATAN
Bitmeyen acıların ozanı

B.M.AY
Verdammt dünnes Eis

Haydar SANCAR
İkinci dalganın gösterdikleri 
ve sovyet tipi sağlık sistemi


Müslime KARABATAK
La poète de l’espoir : 
Sennur Sezer


Saadet TÜRKMEN 
Travma sonuçlarıyla yaşamak


Ali KORKMAZ
29 Kasım Referandumu
İsviçre parası öldürüyor,
savaş ticaretine son


Metin ALAN
Kapitalizmde aşının
 adil dağıtımı mümkün mü? 






Çok okunanlar
Arkadaş  WEB TV
arkadas@arkadas.ch

GÖÇMEN HAKLARI VE ADALET GİZLİLİKLE ÖRTÜLÜYOR

Ahmet Tamer Fazıl



























İsviçre’nin NZZ gazetesinde geçtiğimiz hafta çıkan bir haber İsviçre’deki göçmen grupları arasında yankı buldu.
Habere göre özellikle Eritre, Suriye, Tibet gibi bazı ülkelerden gelen mültecilerin, kökenlerini ve verdikleri bilgileri kontrol etmek üzere Devlet Göçmenlik Dairesi (SEM) içinde, Lingua Birim’i isimli gizli bir bölüm bulunmaktadır.
Bu özel birimde çalışan 100’den fazla uzmanın kimlikleri gizli olduğu gibi, hazırladıkları raporlar da başvurucu mültecilerden gizlenmektedir.
Raporlarda uzmanların isimleri “AS19” gibi kısaltmalar ya da takma isimler olarak geçiyor.
Ayrıca iltica başvurusunun reddedilmesinin ardından tek ve son itiraz mercii Federal İdare Mahkemesi’ne başvurulduğunda, bu raporların sadece kısa bir özetini görmek ve itirazları bu özete göre formüle etmek zorunda kalmaktadırlar.
Gazetenin görüştüğü çeşitli üniversitelerden öğretim görevlileri bu raporları güvenilirlik ve bilimsellik açısından sert bir şekilde eleştirmektedirler. 
Görüşleri alınan SEM sözcüsü ise bu gizliliğin uzmanların güvenliklerinin sağlanması için alındığını belirterek kendilerini haklı çıkarmaya çalışmıştır.
SEM’in iltica dosyalarında uyguladığı bu gizlilikle, toplumun en alt kesimlerini oluşturan mültecilere yönelik ayrımcılığın, hak ve özgürlük kısıtlamasının yeni bir örneğini öğrenmiş bulunmaktayız.
İltica başvuruları kabul edilmeyen mülteciler bu gizlilik örtüsü altında, kendi beyan ve bilgilerini reddeden, SEM ve Federal İdare Mahkemesi’nin esas aldığı Lingua raporlarına gerektiği gibi karşı çıkmak olanağından mahrum kalmaktadırlar. Bu mahrumiyetin sonucu olarak da baskılar ve insan hakları ihlalleri nedeniyle kaçıp geldikleri ülkelere geri gönderilmek zorunda bırakılmaktadırlar.
Yargı prosedürlerinin çeşitli gerekçelerle gizlilik örtüsü altında yürütülmesi, esas olarak otoriter iktidarların seçtikleri bir yöntem olduğunu belirtmek durumundayız.
Türkiye pratiğinde bu kendini daha çok gizli tanıklarla kendini göstermektedir. Birçok siyasi davada muhalifler kim oldukları bilinmeyen, bilinenlerin de gizlilik yaftası altında duruşmalardan kaçırıldığı, hatta hiç olmayan gizli tanıkların ifadeleri ile ağır cezalara mahkum edilebiliyorlar. HDP’li siyasetçiler, Grup Yorum üyeleri, Halkın Hukuk Bürosu avukatları bu uygulamanın en önde gelen örnekleri arasındadır.
Gizli yargıçlar ise daha çok Latin Amerika diktatörlüklerinde görülmüştür.
Amerika’da, Yabancı İstihbarat İzleme Yasası kapsamında da kurulu bir gizli mahkeme bulunmaktadır. Bu gizli mahkeme ABD’ye yönelik dış tehditlerle ilgili yabancı vatandaşlar hakkında bilgi toplama kararları aliyorlar. Ancak 11 Eylül’den sonra, ABD’nin kendi vatandaşları hakkında da bu mahkemeler kararlar almaya başlamışlardır.
Terörle mücadele adına İngiltere başta olmak üzere, demokratik standartları göreceli olarak yüksek olan birçok ülkede gizli mahkemelerin kurulması tartışılmaktadır.
Ancak gizli mahkemeler yargılamada ki açıklık, yüz yüzelik, savunma hakkı ve bütün olarak adil yargılama ilkelerinin ihlali anlamına gelmektedir.
Gizli bilirkişilik de “ulusal çıkarlar” nedeniyle gizlenen, iktidar sahiplerinin güvenliklerini korumayı amaçlayan gizli mahkemeler, gizli tanıklar uygulamasının bir parçası olarak düşünülmelidir.
Prof. Kemal Gözler’in Gözler v. Çağlayan Davası kitabında belirttiği gibi “Gizli hâkim olmayacağı gibi gizli bilirkişi de olmaz. Bilirkişi raporu bir kanaattir. Kanaat bir makineden değil, bir insandan çıkar. Dolayısıyla kanaatin sahibi olan kişinin isminin bilinmesinde yarar vardır. “
Mahkeme kararlarının yayınlanmasında nasıl kamu yararı var ise, aynı kamu yararı bilirkişi raporlarının yayınlanmasında da vardır. Zira bilirkişi raporları mahkeme kararının dayanağıdır. Nasıl mahkeme kararlarını yayınlamaya ve eleştirmeye hakkımız var ise, bu kararların dayanağı olan bilirkişi raporlarını da yayınlamaya ve eleştirmeye hakkımız vardır. Zaten pek çok durumda bilirkişi raporu yayınlanmaz ise, bilirkişi raporunda yapılan değerlendirme ve ulaşılan sonuçlar bilinmez ise, bu rapor üzerine kurulu olan mahkeme kararının değerlendirilmesi ve eleştirilmesi de mümkün olmaz. … Bilirkişi raporundaki hata ortaya çıkarılmadan mahkeme kararının hatalı olduğu ispatlanamaz.”
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) 6/3. maddeye göre; Her sanık, “iddia tanıklarını sorguya çekmek veya çektirmek, savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı şartlar altında çağrılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek” hakkına sahiptir. 
“Hakkaniyete uygun yargılanma hakkı içinde yer alan “çelişmeli yargılama” ve “silahların eşitliği” ilkeleri ile “delil kuralları”nın bir uzantısı olan bu hüküm, tanıklarla sınırlı görülse de, AİHM tarafından, bilirkişileri ve tüm ispat araçlarını da içerebilecek şekilde geniş yorumlanmaktadırlar. Örneğin Bönisch/Avusturya ve Brandstetter/Avusturya davalarında, ulusal mahkemece atanan bilirkişilerle diğer savunma tanıkları arasında eşitlik bulunduğunu, ulusal mahkeme tarafından eşit muamele yapılması gerektiğini vurgulamıştır. 
Yani AİHM, AİHS 6. md/3’ün (d) bendinde açıkça bilirkişiden bahsedilmese de 1. fıkradaki adil yargılanma hakkı çerçevesinde bu bendin bilirkişileri de kapsadığını, sadece tanıklarla sınırlı görülmeyip, geniş yorumlandığını savunmaktadır. Özellikle ulusal mahkemece atanan bilirkişinin hazırladığı rapor, sanık aleyhine ise “sanık aleyhine tanık”, sanık lehine ise “sanık lehine tanık” olarak kabul edildiğini de tespit etmiştir.
Yine H v. France, 24.10.1989, davasında AİHM m. 6/III, d hükmünü 6/I hükmüyle birlikte değerlendirmiş ve başta bilirkişiler olmak üzere diğer tüm ispat araçlarını kapsayacak genişlikte yorumlamıştır.(*)
Türk ceza usul yasası (CMK) 201/1’e göre sanık, mağdur ve tanıklarla birlikte, bilirkişiler ve soruşturmada görev alan kolluk görevlileri de çapraz sorguya alınabilmektedir.Yani maddi gerçeğin ortaya çıkarılması ve adil bir yargılamanın yapılması için bu usul gerekli görülmüştür.
Yine CMK’ya göre hakimler gibi bilirkişilerin de, tarafsızlığından şüphe edilmesi halinde reddedilmesi bir hak olarak kabul edilmiştir.
AİHM gizli tanığın yargılama usullerinde yeri olabileceğini kabul etmekle birlikte, kararlar sadece ya da temel olarak bu gizli tanıklardan alınan bilgilere, beyanlara dayandırılmamalı yahut dengeleyici güvenceler öngörülmelidir görüşündedir.
Yargılamada açıklığın korunması, keyfiliğin önlenmesi şarttır. Açıklık sadece hakimler, tanıklar için değil, bilirkişiler ve raporları için de sağlanmalıdır.
SEM’in gizli bilirkişilik uygulaması adil yargılama ve mülteci hakları için açık bir tehdittir.
Mülteciler, sanıklar, şüpheliler, borçlular, alacaklılar ve her türlü kişisel, idari, cezai hak talepleri ile ilgili başvurularda bulunan kişiler hakkında karar alan ya da tanıklık, bilirkişilik yapanların güvenlikleri gerekçe gösterilerek; açıklığı, şeffaflığı, hesap verilebilirliği ve sorgulanabilirliği ortadan kaldıran yöntemler adaleti de yok edecektir.
Terör, mülteci akını vb. gerekçelerle uygulamaya sokulan bu usullerin, eğemenlerin kendilerini tehdit altında hissettiği her durumda benzer ya da farklı gerekçelerle gittikçe tüm yargılama alanlarını kapsayacağı da açıktır.

(*)Ramadan Sanıvar, “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’nin 6. Maddesi Çerçevesinde Adil Yargılanma Hakkı Ve Sanığa Tanınan Temel Haklar”