GŁncel Haberler...
Bağlantılar
İsviçre‘nin aylık haber ve yorum gazetesi

Fuat AKYÜREK
Kapitalizmin krona hali

Ergün ÖZALP
Doğu Akdeniz ve Ege'de 
neler oluyor?

Yaşar ATAN
Yağdıkça göklerden 
bu yıldızlar

B.M.AY
(D)ein Freund und Helfer?

Haydar SANCAR
Bir oylamanın anatomisi


Müslime KARABATAK
La poète de l’espoir : Sennur Sezer


Saadet TÜRKMEN 
Travma ve İsviçre İltica Yasası'ındaki yeri


Ali KORKMAZ
İsviçre 27 Eylül'de Referanduma gidiyor


Metin ALAN
Tarım işçilerinin örgütlenme 
ve mücadele olanakları






Çok okunanlar



EMEK PARTİSİ’NİN KORONA VİRÜSÜ SALGININA KARŞI MÜCADELEYE İLİŞKİN İŞÇİLERE, EMEKÇİLERE VE BÜTÜN KAMUOYUNA ÇAĞRISIDIR

BU KÖHNE DÜZENİ SIRTIMIZDA TAŞIMAYALIM









Koronavirüs salgını Çinlilerin yarasa yemesi sonucunda, birdenbire ortaya çıkan bir musibet değildir. Bir doğal afet, beklenmedik bir anormallik de değildir. Tersine böyle bir salgının ortaya çıkma ihtimali daha önceden sağlık kurumları tarafından tespit edilmiş, ülkelerde ilgili kurumlar arasındaki yazışmaların konusu olmuş, beklenen felaket için hazırlık yapılması gerektiği not düşülmüştür. Bizde de Sağlık Bakanlığının Nisan 2019 tarihinde bir rapor hazırladığı yakın zamanda ortaya çıkmıştır. Fakat uyarılar dikkate alınmamış, Çin’de ilk vakalar ortaya çıktığında epidemi uyarısı yapan bilim insanları ve sağlık kuruluşlarına da kulak asılmamıştır. İnsanları öldürecek silah teknolojisini geliştirmek için milyarlarca dolar harcayan, destekleyen, silah tekellerine arka çıkan kapitalist devletler böyle bir salgında halkları hazırlıksız bırakmıştır.
Tüm ülke devletleri salgının yaygınlaşıp gelişmesini engelleyecek hiçbir tedbir almadıkları gibi kapitalist ekonomi ve sömürü mekanizmasını aksatacak düzeye gelinceye kadar kendi halklarının karşısında tehlikeyi küçümseyerek önemsiz gösterdiler.
Dünyada daha önce de nüfus kırımına yol açan salgın hastalıklar yaşanmıştır. Bugün de belirli aralıklarla yeni tipte farkı salgınlar ortaya çıkmaktadır. Yakın zamanlarda virüs mutasyonlarıyla ortaya çıkan Kuş Gribi, Domuz Gribi, Sars-Mers gibi salgınlara eklenen Koronavirüs salgınının bir son durak olduğunu söylemek de mümkün değildir.
Günümüzdeki salgınları tetikleyen başlıca nedenler, kümes ve küçük baş hayvanların yetiştirilme koşullarından bakliyatla baklagillerdeki melezleştirme süreçlerine, neredeyse tüketilen her gıdanın genetiğiyle oynanmasına kadar doğanın ‘doğal’ akışına yapılan, doğal çevrenin bütünlüğüne darbe indiren, kâr amaçlı endüstriyel müdahalelerdir. Ormanların yağmaya açılması, büyük su kaynaklarına müdahalelerle canlı hayat dengesinin bozulması bunara eklenebilir. Açıkçası salgın geliyorum diye diye gelmiştir.
Ne var ki salgının bu kadar büyük bir nüfusu etkileyip çok sayıda insanın ölümüne neden olmasının sebebi ise tek başına hastalığın kendisi değildir. Asıl sorun işçi sınıfı ve emekçilerin sağlık alanındaki kazanımlarının çoktan tasfiye edilmesi ve sağlığın bir ticari metaya dönüştürülmesidir.  Sağlık hizmetleri büyük sermayenin yatırım yaptığı ve en fazla karı elde etmeyi umduğu alanlardan biri haline gelmiştir. Kapitalizm salgın hastalıkların ortaya çıkmasının olduğu kadar tahrip edici sonuçlarının ağırlaşacağı zemini ve koşulları da geliştirmektedir. 

KAPİTALİST SİSTEM VE HÜKÜMETLERİ SALGININ FATURASINI İŞÇİLERE, EMEKÇİLERE KESİYOR
Koronavirüs salgınının ağır kayıplarla seyretmesindeki en büyük etken halk sağlığı sorununun öncelikli görülmediği bir sistemde yaşıyor olmamızdır. Kamu sağlığıyla ilgili, yüzlerce yıllık bilimsel gelişmelerin ve hak mücadelelerinin sonucunda sistemleştirilmiş olan temel prensiplerin gözetilmemesi; sağlık kurumlarının özelleştirilmesi, tıbbi malzeme ve ilaç üretiminin büyük ölçüde denetimsiz bir biçimde, azami kar peşinde koşan endüstriyel şirketlere bırakılması; koruyucu ve önleyici sağlık hizmetlerinin sıfıra yaklaşması; sosyal güvenlik politikalarının tasfiyesi bugünkü tablonun başlıca failidir. Halkların yüzlerce yıllık birikimi ve elde ettiği kazanımlar öylesine çarçur edilmiş, kamusal kaynaklar o derece yağmalanmıştır ki bu süreçle baş etmek neredeyse imkânsız hale gelmiştir. Karlarından vazgeçmeyen kapitalist şirketleri gözeten devletlerin izolasyon ve karantina ile ilgili tutumları da bu tabloya eklenince ortaya çıkan sorun şudur: Çalışmadıkları taktirde açlıktan, çalıştıkları taktirde de salgında ölecek işçiler ve emekçiler için, sistemin sahipleri viral ayıklanmayı reva görmektedir. Ölen ölsün kalan sağları sömürmeye devam ederiz mantığıdır bu.
Salgının ortaya çıkması için gerekli elverişli koşulları elbirliğiyle yaratan ve ortaya çıktıktan sonraki tutumlarıyla hastalığın yayılmasını kolaylaştıran kapitalist çarkın işleyişinin en ağır sonuçlarını işçi ve emekçiler yaşıyor. Bu virüs, toplumsal sınıflar arasındaki derin uçurumu bir kez daha ortaya çıkardı. Kapitalistler kendi korunaklı alanlarına çekilip izole olurken, onların sahibi oldukları fabrikalarda, şirketlerde, işletmelerde üretim ve hizmet sunumu işçi ve emekçilerin canı, kanı pahasına devam ediyor.  Virüs salgınının korunaklı tarafında burjuvalar, korunaksız tarafında ise işçiler-emekçiler yer alıyor.

TEK ADAM YÖNETİMİ HALKI DEĞİL SİSTEMİ KURTARMA PEŞİNDE
AKP iktidarının salgın karşısında izlediği yol halk sağlığını değil de düzenin devamını önceliyor. Bu yol, dünyadaki pek çok ülkenin izlediğinden farklı değildir.  Ne var ki küresel salgına karşı ilan edilen ‘milli mücadele’, bildik iktidar refleksinin rengini ve damgasını taşıdığı için durum bizde daha ağır seyrediyor. Koronavirüs salgını kapsamında açıklanan ekonomik paketle sermaye sahiplerine, büyük şirketlere hazinenin ve bankaların imkanları açılır, bunların yükümlülükleri devlet tarafından üstlenilirken emekçilerden bağış toplayacak kadar insafsız ve izansız bir siyaset izleniyor.
Tek adam tek parti yönetimi başta yandaşlar olmak üzere işbirlikçi, tekelci kapitalistlerin hizmetinde olduğunu bir kez daha açıkça göstermiştir. Her musibetten lütuf çıkarmaya ve halkı kendi etrafında kenetlemek için bir Yenikapı Ruhu yaratmaya çalışan iktidar, halkın can derdiyle uğraştığı bu süreci hak gaspları ve siyasi baskıları artırmak için kullanıyor. Erdoğan ve hükümeti için salgın, tıpkı 15 Temmuz darbesinde olduğu gibi tek adam yönetimini güçlendirmenin bir olanağı ve dayanağı olarak görülüyor.
Ülkenin tüm kaynaklarını, emekçilerin yarattığı değerleri başta yandaşlar olmak üzere sermayeye aktaran Erdoğan Hükümeti, salgınla mücadeleyi, yurttaşların kişisel sorumluluğuna atmaktadır. Halk sağlığı için kayda değer hiçbir şey yapılmazken CHP’li belediyelerin bağış kampanyası ile HDP’nin Toplumu Savunuyoruz kampanyalarını durduran Erdoğan Hükümeti, kendi dışındaki her çalışmayı tehdit görüyor. Van ve Elazığ depremlerinde de aynı tutumu gösteren iktidar hem boş bıraktığı yeri kimsenin doldurmasına izin vermiyor hem de ‘kendi başınızın çaresine bakın’ talimatının da sınırlarını çiziyor; ‘benim istediğim kadar, izin verdiğim şekilde.’  
İktidar salgınla mücadele konusunda sorumsuzdur, öngörüsüzdür, beceriksizdir, bilim ve akıl dışıdır.  1000 Tl’lik yardım dağıttığı yurttaşları önce PTT şubelerinin önüne toplayarak birbirlerini enfekte edecekleri ortamı hazırlayan ancak iki gün sonra bu yardımı eve elden göndermeyi akıl eden iktidar, kervan yolda dizilir zihniyetindedir. Bir planı, bir yöntemi yoktur.
Bir plan ve koordinasyon öneren sendikalar ve meslek odaları bu sürece dahil edilmemiştir. Tek adam yönetimi kendi kurduğu bilim kurulunu bile danışman mertebesinde tutarken, bilgi vermek için ekrana çıkan sağlık bakanından bile bağlılık cümleleri talep etmektedir. Sendikaları, başta TTB olmak üzere meslek odalarını, sağlık kuruluşlarını, emek örgütlerini salgın mücadelesinin dışında bırakmanın sonuçlarının yol açtığı acılar her gün artmaktadır. Günü kurtarma ve olağanüstü koşullardan rant devşirme siyasetinin en büyük zararı halka olmaktadır.
Tek adam yönetiminin siyasi baskıları ve yasakları salgın koşullarında bile her geçen gün artıyorsa, buna karşı çıkmak ve demokratik hakları ve özgürlükleri savunmak meşru ve zorunludur.
Yine mevcut koşullarda üretim ve hizmetler ölümle köşe kapmaca oynayarak sürdürülüyorsa işçinin, emekçinin yaşam hakkı için grev yapması, işi durdurması haktır ve meşrudur.
İçinden geçtiğimiz bu olağanüstü koşulları, işçi sınıfı ve emekçilerin dayanışmasıyla, örgütlenme çabalarımızı sürdürmekle ve yarınlarda daha güçlü verilecek olan mücadelelere hazırlanarak aşacağız.
Bunun için Emek Partisi her şartta ve koşulda çalışmalarını kararlılıkla sürdürecektir.

Salgınla mücadele ve halk sağlığı için alınacak acil önlemlerin hayata geçirilmesi doğrultusunda başta işçiler olmak üzere tüm halkımıza, emek ve meslek örgütlerine, demokrasi güçlerine çağrımızdır;

1 – Salgına karşı mücadele kapsamında her türlü özel sağlık kuruluşu, ihtiyaç olan medikal malzeme ve ilaçları üreten fabrika ve işyerleri dahil bütün sağlık işletmelerinin yönetimi ve denetimi, sağlık alanındaki sendika, meslek örgütü, dernekler ve sağlık çalışanlarının temsilcilerine verilmelidir.
2 – Sağlık kar ve ticaret konusu olamaz. Sağlık hizmetlerinin özelleştirilmesine son verilmeli, halkın nitelikli ve parasız sağlık hizmeti alması güvence altına alınmalıdır.
3 – Zorunlu üretim alanları haricindeki bütün fabrika ve işyerlerinde üretime ara verilmeli ve bu süre boyunca işçiler ücretli izinli sayılmalıdır. Salgını fırsata çevirerek esnek çalışmayı yaygınlaştıran uygulamalardan vazgeçilmeli, işten atmalar yasaklanmalıdır.
4 – Korona vakasının ortaya çıktığı fabrikalar, işyerleri ve yaşam alanları başta olmak üzere riskli tüm alanlarda test taramaları yapılmalı, maske, eldiven ve dezenfektanların parasız dağıtılması sağlanmalıdır.
5 – Salgın süreci sona erene kadar yoksulluk sınırının altında geliri olan ya da hiç geliri olmayan her hane için doğalgaz, su, elektrik, telefon-internet hizmeti ücretsiz olmalıdır. Bu durumdaki yurttaşların kredi borçları faizsiz olarak ertelenmeli ve asgari bir gelir temin edilmelidir.
6 – Açıklanan ekonomi programında bütün hazine kaynakları başta yandaşlar olmak üzere sermaye sahiplerine açılmış ve bu kesimlerin her türlü yükümlülüğü devlet tarafından üstlenilmişken, daha önce de işsizlik fonu aynı biçimde boşaltılmışken halktan bağış adı altında toplanan paraların halk sağlığı için harcanacağı kuşkuludur. Halkın sözde bağış kampanyalarıyla oyalanmasına son verilmeli, servet vergisi uygulanmalıdır.
7 – İşsizlik fonunun amacı dışında kullanımına son verilerek işçiler ve aileleri için kullanılması, bütün kaynakların halkın ihtiyaçları temel alınarak dağıtılması sağlanmalıdır.
8 – Çalışmak zorunda olan işçi ve emekçilerin çalışma süreleri ücretlerinde kesinti yapılmaksızın kısaltılmalı, sağlıklı çalışma ortamı sağlanmalı, koruyucu ekipman ve malzemeler ücretsiz temin edilmelidir.
9 – Kanal İstanbul Projesi derhal durdurulmalı, köprü, havalimanı, şehir hastaneleri gibi garanti verilen ödemeler iptal edilmeli ve bu işler için ayrılan bütçeler halk sağlığı için kaynak olarak kullanılmalıdır.
10 – Koronavirüs dayanak yapılarak gündeme getirilen her türlü anti demokratik uygulamaya, hak gaspına ve siyasi baskılara son verilmelidir.


EMEK PARTİSİ

MERKEZ YÜRÜTME KURULU (MYK)

Nisan 2020

















Arkadaş  WEB TV














EMEP: Barış halkların direnişi ve 
kardeşlik ve eşitlik mücadelesiyle gelecek


Emek Partisi, 1 Eylül Dünya Barış Günü dolayısıyla açıklama yaptı. Açıklamada barışın halkların eşitlik ve kardeşlik mücadelesiyle kazanılacağı ifade edildi.

































1 Eylül Dünya Barış günü dolayısıyla “Barış halkların direnişi ve eşitlik ve kardeşlik mücadelesiyle gelecek” başlığıyla açıklama yapan Emek Partisi (EMEP) dünyada, bölgede ve ülkede karanlık bir tablo olduğunu belirtti. Açıklamada barışın işçi sınıfının ve halkların emperyalizme ve işbirlikçi kapitalist gericiliğe karşı birleşik mücadelesiyle kazanılabileceği belirtildi.
Gerici savaşlar ve paylaşım mücadelesi nedeniyle işçi sınıfının, sömürünün en ağır biçimleri ve güvencesizlikle ve ezilen halkların ise açlık, yoksulluk, ölümle karşı karşıya kaldığı, milyonlarca insanın da göç etmek zorunda kaldığı hatırlatıldı.
Emek Partisi Genel Merkezi imzası ile yapılan açıklamanın devamı şöyle:
“Suriye’den Yemen’e, Irak’tan Filistin’e ve Libya’dan Doğu Akdeniz’e yaşadığımız bölge sahip olduğu enerji kaynaklarının paylaşımı ve geçiş yollarının denetimi mücadelesi nedeniyle emperyalistlerin ve bölge gericiliklerinin taraf olduğu savaş ve çatışmaların en önemli merkezlerinden biri olmayı sürdürüyor. Bu emperyalist ve gerici güçler, yüz binlerce insanın ölümüne ve milyonlarca insanın yıkıma uğratılmasına, yaşadığı yerlerden göç etmek zorunda bırakılmasına sebep olan kendileri değilmiş gibi her fırsatta ‘barış’ ve ‘çözüm’den söz etmekte ancak onlar ‘barış’tan söz ettikçe savaş ve çatışmalar ve ‘çözüm’den söz ettikçe de çözümsüzlük derinleşmektedir.
Ülkemizdeki tek adam iktidarı yayılmacı emelleri temelinde Suriye ve Libya’da sürdürdüğü müdahaleleri ve Doğu Akdeniz’de gerilimi tırmandıran hamleleriyle tekelci burjuvazinin çıkarları temelinde ülkeyi bu gerici savaşların içine sürüklemekte ve ülkede yaşayan halkları yeni tehditlerle yüz yüze bırakmaktadır. ABD ve Rusya’nın başını çektiği emperyalist güçler arasındaki çelişkilerden yararlanarak paylaşım mücadelesinden pay kapma politikası, bu güçlerin Erdoğan iktidarının yayılmacı emellerini birbirlerine karşı kullanmasına yol açmakta; Türkiye’yi bölgedeki savaş girdabının içine daha fazla çekmektedir.
Pandeminin de ağırlaştırdığı ekonomik kriz nedeniyle işçi-emekçiler daha fazla işsizlik ve yoksulluğa sürüklenirken Türkiye, ülkedeki iktidarın yayılmacı politikalarının bir sonucu olarak 2019 verilerine göre, 20,4 milyar dolar ile gayri safi milli hasılasına (GSMH) göre silahlanmaya en fazla kaynak ayıran 5. ülke durumundadır.
Bir ulusal hak eşitliği sorunu olan Kürt sorunu, tek adam iktidarının ülke içindeki baskı politikalarında ve bölgedeki yayılmacı emellerle gerçekleştirdiği müdahalelerde önemli bir rol oynamaktadır. İktidarın, kayyumlardan siyasetçilerin hapishanelere konulmasına kadar Kürtlerin ulusal demokratik mücadele ve istemlerini baskı ve şiddet ile engelleme politikası, Kürtlerin sınırların ötesindeki statü ve kazanımlarının da bir tehdit olarak görülüp müdahaleler yapılmasına yol açmaktadır. Ancak bu politika sorunun daha geniş alana yayılmasına ve daha fazla aktörün soruna müdahale edip kendi çıkarları için kullanmasına, dolayısıyla çözümsüzlüğün derinleşmesine yol açmaktadır. Bu bağlamda Kürt sorununun çözümü, ülkede demokrasi ve bölgede barış mücadelesiyle iç içe geçmiş durumdadır.
Dünyada, bölgede ve ülkemizdeki bu karanlık tablo, barış ve güven içinde insanca yaşanabilecek bir dünya ve ülke için işçi sınıfı ve halkların emperyalizme ve işbirlikçi kapitalist gericiliğe karşı birleşip mücadele etmesinden başka bir çıkar yol bulunmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla 2020 Dünya Barış Günü, emperyalistlerin ve işbirlikçi burjuva gericiliklerin müdahalelerine son verip silahlı güçlerini geri çekmeleri, ezilen halkların kendi kaderlerini belirleme hakkının tanınması ve ülkelerarası/bölgesel sorunların barış ve demokrasi temelinde çözümü için mücadeleyi yükseltme günüdür.
Emperyalistlerin ve kapitalist gericiliğin savaş ve yıkım politikalarına karşı, barış için birlik, mücadele ve dayanışmayı büyütme çağrısıyla işçi sınıfı ve halklarımızın Dünya Barış Günü’nü selamlıyoruz.”