GÖÇMENLERİN İKİNCİ KÂBUSU: 
ENTEGRASYON POLİTİKALARI

Metin Alan


























    Devletlerin göçmenlere yönelik baskıcı, insanlık dışı politikalarına rağmen, günümüzdeki insan hareketliliği, küresel düzeyde ve tarihte eşi görülmemiş bir hız ve çeşitlilikte gerçekleşiyor. Ekonomik, askeri, siyasi, dinsel, çevresel nedenlerden dolayı insanlar göç etmek zorunda kalıyorlar. Birleşmiş Milletler’in tahminine göre bugün yeryüzünde 272 milyondan fazla insan, doğduğu ülke dışında başka bir yerde yaşıyor. Göç vermeyen ve almayan ülke kalmamış gibi. 

    Kapitalist dünya sisteminin ayrılmaz parçası olan savaşlar, iç savaşlar ve siyasi baskılar, yaşadıkları topraklardan söküp attığı milyonlarca insanı, mülteciliğin ve göçmen işçiliğin zorlu koşulları ile yüz yüze bırakıyor. Göçmenler, sanayi, hizmet, tarım ve inşaat gibi sektörlerin en önemli emek gücü kaynaklarından biri. Bununla birlikte emek hiyerarşisinin en alt tabakalarında yer alan, kamu hizmetlerinden en az faydalanan, örgütsüz, güvencesiz bir biçimde çalışan kesimler, yine ağırlıklı olarak göçmenlerdir. Tartışmasız, yaşadıkları haksızlıklara ve hukuksuzluklara karşı direnen göçmenler, aynı zamanda göç ettikleri ülkelerde toplumları dönüştürücü bir potansiyele de sahipler.

    Göçmenliğin giderek artması, kapitalistler için fırsatlar sunuyor. Sermayenin maaşlı ve sadık politikacıları tarafından, göçmenlere karşı kısıtlayıcı ve seçici göç politikaları uygulanıyor. Kapitalist ülkeler ihtiyaçları olan beyin ve emek gücünü göçmen olarak kabul ederken, diğer göçmenleri engellemeye devam ediyor.

    Devletlerin göçmenlerin yaşamını kısıtlayıcı politikaları, toplumsal yaşamda göçmen karşıtı pratiklere dönüşebiliyor. Özellikle ekonomik kriz dönemlerinin en ağır mağdurları olan göçmenler ve onların aileleri ile vatandaşlar arasında yaratılmış etnik temelli ayrımlar, kısıtlayıcı göç ve entegrasyon politikalarıyla birlikte, sokaklarda göçmen karşıtlığı biçiminde yankılanabiliyor.
   
 Entegrasyon nedir? Ne değildir? Entegrasyon politikalarının göçmenlerin yaşamındaki gerçek yansımaları nelerdir?

Burjuva parti ve politikacıların, bu sorulara verdikleri yanıtlar, birbirinden çok farklı olabiliyor. Çünkü, Entegrasyonun ve entegrasyon politikasının anlamı ve içeriği, sermayenin ve burjuva politikacıların “dönemsel ihtiyaçlarına” göre de değişebiliyor.
    Toplumbilimci ve araştırmacılar arasında entegrasyon konusunda savunulan, birbirinden farklı, çok sayıda düşünce ve model önerisi var. Bunların bir bölümü, “çoğunluk toplumunun kendi değerlerini ve kültürünü azınlık gruplara dayatmasının asimilasyonu savunmak” olduğu üzerinden entegrasyon politikalarına eleştiriler yöneltiyorlar. “Homojen ulus toplumu” döneminin kapandığını; dolayısıyla, “farklılıkların, grup haklarının ve kimlik çokluğunun tanınmasının” alternatif olarak “yönlendirici bir model” olabileceğini savunuyorlar.
    Toplumbilimci ve araştırmacıların bir bölümü ise, farklı model önerileriyle birlikte, “entegrasyonu, bir süreç veya ulaşılacak hedef” olarak ifade ediyorlar. Büyük ölçüde ortaklaştıkları görüş ise; “entegrasyonun oldukça karmaşık, zorlu, değişken ve sonuçta ne ölçüde başarılı olup olmayacağının da birçok etkene bağlı bir süreç” olduğudur!
    Günlük yaşamda en yaygın kabul gören ifade ile entegrasyon; “azınlıkların çoğunluk içindeki yaşamını, kendi özünden uzaklaştırmadan veya değiştirmeden, o toplum içinde uyumlu yaşamasını sağlamak” olarak açıklanmaktadır. Ancak bu süreç tek yönlü işleyen bir süreç değildir. Sosyoloji biliminde ise “entegrasyon”, bütünle birleşmek, tek tek parçalardan (yeni) bir bütünü oluşturmak anlamına geliyor.
    Birleşilecek ve böylece yenilenecek ‘bütün’ün, sahip olması gereken özelliklerine ilişkin, farklı modeller öneren burjuva sosyal bilimciler genelde, inandırıcılıktan ve gerçeklikten uzak, uygulanabilirliği çok düşük olan modellemelerle sadece sorunun etrafında tur atıyorlar. “Çözüyormuş” gibi yaparak burjuvaziye zaman ve manevra kabiliyeti kazandırıyorlar. Kapitalist toplumun; üretim ilişkilerinin, sömüren sömürülen ilişkisinin koşulladığı uzlaşmaz sınıf karşıtlık ve çelişkileri ile karakterize olan bir “bütün” olduğu gerçeği yok sayılarak, “birleşme, bütünleşme” üzerine modeller öneriyorlar. Kapitalist toplumun bu gerçekliği yok sayıldığında, soyut olarak birleşmek- bütünleşmek üzerine söylenen sözler, önerilen bu modeller de havanda su dövmeye benziyor; pratikte bir karşılık bulmuyor!
    
    Entegrasyon da, ‘sınıfsal kimlikler’ üzerinden gerçekleşiyor!

    Somut olarak ele alırsak; birleşilecek bütün(yerli toplum), nasıl ki tek bileşenli değilse, yani farklı sınıf ve tabakalardan oluşuyorsa; göçmenler ve sığınmacılar da, kendi içlerinde homojen değiller. Ezici çoğunluğunu işçi ve emekçiler oluşturmakla birlikte, toplam içindeki oranları düşük olsa da burjuva-kapitalist sınıfa mensup olan kesimler de var. Ve toplumsal sınıfların tabiatı gereği, yerli toplum ile birleşme de bu “toplumsal - sınıfsal kimlikler” üzerinden gerçekleşiyor. Göçmen - sığınmacı işçiler İsviçre işçi sınıfının, burjuva - kapitalist olanlar da İsviçre burjuva sınıfının bir unsuru-parçası haline geliyor.
    Göçmen işçiler ucuz işgücü olarak kapitalist sömürü çarkının bir dişlisi oldukları andan itibaren, daha yoğun bir sömürüye kaynaklık teşkil ediyorlar. Burjuvazi, ucuz işgücü olmaları nedeniyle, genel olarak sermayenin, ücretleri baskılama-düşürme ve çalışma koşullarının daha da ağırlaştırılmasında, göçmen işçilere diğer işçilerden farklı bir rol biçer.
    İşçi sınıfının ana kitlesinin karşısına bir ‘rekabet gücü’ görünümü ile çıkartılır. Örgütsüz işçiler nezdinde, burjuvazi, yerli işçilerin, ücretleri ve işleri konusunda, göçmen ve sığınmacı işçileri bir “rakip-tehdit” olarak görmesi yönünde, bir algı oluşmasının da önünü açar.
    Göçmen işçilerin sonraki kuşaklarının çoğunluğu da, ucuz işgücü olarak bu algı filminin birer aktörleri olmaya devam eder. Emek pazarındaki “açıklar” veya “yeni ihtiyaçlar” da, bu yeni göçmen ve sığınmacılarla karşılanır. Günümüzde, taşeron ve kiralık şirket işlerinde, düşük ücretli ve güvencesiz olarak çalışanların önemli bir ağırlığını göçmen ve sığınmacı işçilerin oluşturduğu görülür.
    Dünden bugüne, sermaye hükümetlerinin göçmen ve sığınmacı politikalarının merkezinde, hep sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı olmuştur. İşte, sermaye ve hükümetleri açısından, entegrasyon politikalarında bahsedilen, “bütünle birleşmenin” ya da entegrasyonun anlamı özünde bundan ibarettir.
    İsviçre’de neredeyse her yıl sertleştirilerek yenilenen göç ve göçmen yasasının yap-boz tahtasına çevrilmesinin altında yatan gerçek budur. Federal Konseyin ‘ekonomik yararlılık’ prensibi üzerine oturtmaya çalıştığı entegrasyon ve göç politikaları, sermayenin ucuz işgücü ihtiyacı ve burjuva sınıf oportünizminin doğal bir gereğidir. İsviçre’de akademik eğitim ve özellikle meslek-eğitimi alanında yaşanan sorunların ağırlığı, vasıfsız veya iş piyasasında geçerli bir mesleğe sahip olmayan gençlerin oranının oldukça yüksek olduğu ve göçmen gençlerin bu sorunlardan en fazla etkilenen kesim olduğunu belirtmeye bile gerek yok.
Durum böyleyken, bu alanlara bütçeden daha fazla kaynak sunmak yerine, neden sınır ülkelerden on binlerce vasıflı ucuz işgücü getirilmesi tercih ediliyor? Sermayeye, silahlanmaya, yeni savaş uçakları almaya vb. daha fazla kaynak ve olanak sunmak için; eğitim, sağlık ve konut gibi birçok alanda “tasarruf” yapmak, içerideki ucuz işgücü potansiyelini el altında tutmak, dışarıdan sıfır maliyetli vasıflı ucuz işgücü getirmek Federal hükümetin politikalarının temelini oluşturuyor.
Göçmenlerin “başarılı bir entegrasyon”u için; yaşadığı ülkenin dilini üst seviyelerde öğrenme, tarih, coğrafya ve kültürünü bilme gibi ‘ölçü ve kriterlere ihtiyaç olduğunu’ söyleyenlerin esas dertlerinin bu olmadığını, gerçek amacın “başarılı bir entegrasyon” için esas ölçü ve kriterleri gizlemek ve bunlardan imtina etmek olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü bunlar göçmenlerin ihtiyaçtan kaynaklı, zamanla ve doğal yollarla edinebilecekleri bilgilerdir. Şayet amaç “başarılı bir entegrasyon” ise, bunun yolu çok basit!
    1) Bu ülkeyi yaşam merkezi olarak seçmiş göçmen ve sığınmacıların, kalıcı oturum alabilmesinin ve vatandaş olabilmesinin önündeki engeller kaldırılsın. 
    2) İş piyasasından konut ve eğitim alanına, vergilendirme sisteminden sigorta prim ödemelerine kadar, toplumsal ve ekonomik yaşamın değişik alanlarında uygulanan ayrımcılığa izin verilmesin. 
    3) Eğitim, meslek-eğitimi, konut, sağlık, emeklilik gibi sosyal alanlara daha fazla bütçe ayrılsın. 
    4) Belli ülke kökenli göçmenlerin sürekli “sorun” olarak gündem yapılmasına; din, etnik köken ve kültürel kimlik üzerinden tartışmalara, ayrıştırıcı ve kutuplaştırıcı politikalara son verilsin!
    Bu konularda atılacak adımlar; bu ülkeye aidiyet duygusunun ve yine kutuplaşma yerine ortak yaşamın ve sınıfsal bütünleşmenin güçlenmesine hizmet edecektir.
Tabiî ki sadece göçmenlerin değil, yerli emekçilerin ve gençlerin önemli bir kısmının da talepleri olan bu konularda Federal hükümetten adım atmasını beklemek, ‘ölü gözünden yaş beklemek’ gibi bir şey olduğunu biliyoruz. Uygulaya geldikleri kriter ve ölçülerin de entegrasyon politikasını iyileştirme gibi bir anlam taşımadığı-taşımayacağı da aşikâr.
    Hükümetin “entegrasyon politikasından” olumlu anlamda bir beklenti içinde olmak, kapitalizmin doğasına aykırı olmanın yanı sıra, somut durumu tersten okumak olacaktır. İşçi ve emekçileri başarılabildiği ölçüde bölmek-parçalamak, kendi içinde kutuplaştırıp karşı karşıya getirmek, sermaye ve partilerinin hiç bir zaman vazgeçemeyeceği bir politika ve hedeftir. Dışarıdaki ve ülke içindeki tüm veriler önümüzdeki süreçte bu yönlü politikanın daha da sivriltileceğine işaret ediyor! (Anti-Burka inisiyatifi gibi, dini ve etnik yasaklar ve uygulamalar)
    Karşılıklı kutuplaşma ve önyargılardaki derinleşme… Kışkırtıcı propaganda ve faaliyetlerdeki yaygınlık… Etnik ve özellikle de inanç ve kültürel ‘kimlik’ üzerinden neredeyse gündemden hiç düşmeyen tartışmalar; bunun üzerinden ayrıştırma ve saflaşmalar. UDC(SVP) gibi aşırı sağcı ve ırkçı bir partinin kitleler üzerindeki etkisi. Göçmen kitleleri içerisindeki içe kapanma eğilimlerinin kışkırtılıp yönlendirilmesi. Ve bunlara günlük yaşamda giderek daha sık rastlanması…
Tablonun bundan ibaret olmadığı; bütün bunların yanı sıra, küçümsenemeyecek bir muhalefetin, yükselen seslerin ve mücadelenin de olduğu söylenebilir ki, DİDF gibi göçmen işçi örgütleri mücadelenin örgütleyicileri konumundadır. Muhalefetin ve faaliyetlerin yaygınlaştırılması ve güçlendirilmesine ve özellikle de tabana, işyerlerine, semtlere ve eğitim alanlarına oturtulmasına ihtiyaç olduğu da açıktır.
    Bu konularda DİDF gibi göçmen işçi örgütlerinin önünde ertelenemez görevler vardır. Yerli ve göçmen emekçileri ayrıştırıcı, kutuplaştırıcı politikaları; gerici, milliyetçi ve ırkçı demagojileri boşa düşürecek olan, sistemli olarak sürdürülecek bir aydınlatma çalışmasının yanı sıra, ortak sorun ve talepler üzerinden bir çalışma ve mücadele elzemdir. İşçi ve emekçilerin, gençlerin, kadınların bir araya gelip sorunları-sorunlarını birlikte tartışıp, çözümler aradıkları, tabandan girişimlerin örgütlenmesi ve teşvik edilmesi özellikle önemlidir.